İran’da 1 Mayıs: Emek, savaş ve politik tercihler

İran’da 1 Mayıs, yalnızca daha yüksek ücret talebinin dile getirildiği gün olarak değerlendirilemez. Aynı zamanda, “savaş” ve bilinçli biçimde çatışmayı önleme yollarını tıkayan politikalar gibi iki yıkıcı olguya karşı bir protesto günü niteliği taşır.

PERŞENG DOLETYARİ

Haber Merkezi- 1 Mayıs İşçi Bayramı, yalnızca bir kutlama günü değil, emek mücadelesinin tarihsel hafızasını taşıyan bir gündür. Ekonomiyi ayakta tutan işçilerin emeğini görünür kılma ve üretimin gerçek sahiplerini hatırlama günüdür. Fabrikadan limana, madenden şehre kadar her alanda çalışanların katkısı bugün yeniden hatırlanırken, 1 Mayıs aynı zamanda işçi hareketlerinin tarihsel mücadelelerinden, grevlerden ve hak arayışlarından doğan bir dayanışma simgesi olarak öne çıkar.

1 Mayıs’ın felsefesi, işçi sınıfının çoğu zaman karar alma süreçlerinde son sırada yer alırken, kriz dönemlerinde ilk fedakarlığı üstlenen kesim olduğunu hatırlatır. Bu tarih, emeğin görünürlüğünü ve toplumsal adalet arayışını simgeler. Rosa Luxemburg ise bir asırdan fazla önce, kriz anlarında siyasi ve ekonomik düzenlerin hayatta kalmak için çoğu zaman yıkım üretmek zorunda kaldığına dikkat çekmişti. Rosa Luxemburg’un yaklaşımına göre savaş, yalnızca orduların çatışması değil, aynı zamanda iktidar yapılarının varlığını sürdürebilmek için maliyetleri toplumun alt kesimlerine yüklediği bir süreçtir.

Bir itiraz günü

1 Mayıs İşçi Bayramı bu anlamda yalnızca ücret talebinin dile getirildiği bir gün değil, işçilerin yaşamını ve siyasetin işleyişini belirleyen mekanizmalara karşı bir itiraz günüdür. Bu yıl ise bu gerçek, İran’da yaşanan gelişmelerle daha sert biçimde görünür hale gelmiştir. 1 Mayıs, milyonlarca işçi kadının düşük ücretler, geçici çalışma koşulları, yüksek enflasyon ve kronik ekonomik istikrarsızlıkla mücadele ettiği bir döneme denk geliyor. Buna ek olarak, önlenebileceği ifade edilen bir savaşın sonuçları da toplumsal yükü artırmaktadır. Söz konusu savaşın yalnızca dış bir müdahalenin sonucu olmadığı, yıllardır biriken gerilimlerin, ülke yönetiminin dış politika tercihleri ve diplomatik süreçlerin reddedilmesinin de etkili olduğu yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır.

Asıl bedeli işçi sınıfı ödüyor

Gerçek şu ki, bu savaş sadece askeri alanda başlamadı, çok daha önce, siyasetin odalarında başlamıştı. Burada her türlü uzlaşma olasılığı, her türlü diplomasi penceresi ve “direniş” adı altında toplumun aşınmasına karşı her türlü uyarı bir kenara bırakılmış ve milyonlarca insanın kaderi sloganlara rehin alınmıştı. Bir füze ateşlenmeden önce, İran siyasi düzeyde başarısız olmuştu, çatışmaya karşı diyaloğu, ideolojik heyecana karşı rasyonelliği ve güç gösterisine karşı kamu yararını tercih etmede başarısız olmuştu. Ancak tarihte her zaman olduğu gibi, krizi yaratanlar asıl bedeli ödeyenler değiller. Müzakere etmemeye karar verenler bugün seyahatlerinden ekmeklerini kaybetmediler. Gerilimi patlama noktasına getirenler bugün üç aylık sözleşmelerini yenileme veya gecikmiş kira ödemeleri konusunda endişelenmiyorlar. “Kahramanca direniş”ten bahsedenler bugün petrol, ilaç ve pirinç için kuyrukta beklemiyorlar. Bu sefer, asıl bedeli, krizin oluşmasında hiçbir payı olmayan aynı işçi sınıfı ödüyor.

İşçi sınıfı için savaş çok daha önce başlar

Resmi anlatıda savaş; sirenler, duman ve patlamalarla tanımlanır. Ancak işçi sınıfı için savaş çok daha önce başlar: fabrikanın yeni sipariş alamadığı anda, müteahhidin “şu anda işçi istemiyoruz” dediği anda, ekmek, ilaç ve kira fiyatlarının her hafta arttığı noktada ve ailelerin ev kiralayıp kiralamama ile gıda alıp almama arasında seçim yapmak zorunda kaldığı anlarda. Alt sınıflar için savaş, yıkım ortaya çıkmadan önce hayatın yavaş yavaş askıya alınmasıdır. Bugün İran’da yaşanan durum da büyük ölçüde budur: geçim ve istihdam düzeyinde kademeli ama derinleşen bir ekonomik çözülme. Ekonominin temel direkleri olan petrol, petrokimya, çelik, madencilik, limanlar, ulaşım ve tedarik zincirleri; artan güvensizlik, üretim aksaklıkları, durgunluk ve azalan talep nedeniyle krizin merkezine yerleşmiş durumdadır.

Binlerce ailenin can damarı kesildi

Bu merkezlerin tamamen veya kısmen kapanması sadece birkaç üretim hattının durması anlamına gelmiyor; binlerce ailenin can damarı kesildi. Bu yıkım artık istatistiklerde ve şehirlerin yüzlerinde görülebiliyor. Dört ila 20 yıllık deneyime sahip, hatta emekliliğin eşiğinde olan işçiler aniden işten çıkarıldı. Madencilik ve sanayi birimlerinde yüzlerce işçi işini kaybetti. Örneğin, Borujerd tekstil fabrikasında yaklaşık 800 işçiden neredeyse 700'ü işsiz kaldı ve büyük özel sektör ve dijital ekonomi şirketlerinde bile işten çıkarmalar dalgası depolama, finans, lojistik ve hizmet sektörlerine ulaştı. Bu, savaşın bir işsizler ordusu yarattığı anlamına geliyor. Kapanan bir maden binlerce aileyi işsiz bırakıyor. Kapalı bir fabrika sadece üretimi değil, umudu da uyutuyor. Kesintiye uğrayan bir liman sadece ticareti yavaşlatmıyor; hamalın, şoförün, satış elemanının ve günlük ücretli işçinin ekmeğini askıya alıyor.

Geçim kaynakları başarısızlığa sürüklendi

Yıllarca, bilgisiz ideolojilerle müzakerenin geri çekilme, uzlaşma ve zayıflık anlamına geldiği söylendi. Yıllarca, resmi politika, gerilimi artırarak ve diplomasiyi aşındırarak ülkenin patlamanın eşiğinde tutulabileceği ve halkın yine de katlanmasının istendiği fikri etrafında döndü. Ancak kasıtlı olarak göz ardı edilen şey, diplomasinin başarısızlığının sadece siyasi bir başarısızlık olmadığı; yakında halkın geçim kaynaklarının başarısızlığına dönüşeceğiydi. Savaş öncesinde müzakere olasılığı ciddiye alınmış olsaydı, gerilimi azaltmanın insanların yaşamlarını korumak için bir zorunluluk olarak anlaşılmış olsaydı, milyonlarca ücretlinin çıkarları bölgesel sloganların önüne geçmiş olsaydı, İran bugün askeri yıkım ve paramparça olmuş bir ekonominin baskısı altında olmazdı. Müzakereyi reddetmek sadece müzakere masasına oturmayı reddetmek değildi; bu düzeyde bir toplumsal çöküşü önlemeyi reddetmekti. Sonuç artık açık: kısa bir süre içinde binlerce işsizlik sigortası başvurusu, milyonlarca resmi ve dijital iş kaybı ve gayri resmi işler de dahil olmak üzere milyonlarca geçim kaynağının askıya alınması.

İşçi sınıfının hiçsizleştirilmesi

Bu, siyaset dilinde çoğu zaman küçümsenen ama toplumun gerçek yaşamında işsizlik, yoksulluk ve güvencesizlik olarak karşılık bulan aynı “barış” anlayışıdır. Hannah Arendt, 20. yüzyılın felaketlerini analiz ederken, insanların iktidar mekanizmaları içinde “göz ardı edilen varlıklar” haline gelmesinden söz eder; yani varlığı ya da yokluğu siyasi ve ekonomik düzen açısından neredeyse fark yaratmayan insanlar. Bugünkü İran işçi sınıfı da giderek bu tanıma yakın bir noktaya sürüklenmektedir. Siyasi kararlar veya ekonomik dalgalanmalar nedeniyle işini kaybeden, yeterli sosyal güvenceye erişemeyen, enflasyon baskısı altında yaşam mücadelesi veren ve örgütlenme imkanları sınırlanan işçiler, mevcut sistem içinde kolayca göz ardı edilebilir hale gelmektedir. Bu durumda işçi yalnızca ekonomik olarak değil, toplumsal olarak da kırılganlaşır; zamanla görünmezleşir ve sistemin gözünde “fazla nüfus” olarak algılanan bir konuma itilir.

Savaş krizi felakete dönüştürdü

Savaştan önce İran işçi sınıfı toplumu da yoksulluk sınırının altındaydı; geçici sözleşmeler, etkisiz sigorta, orantısız ücretler ve bağımsız örgütlerin bastırılmasıyla karşı karşıyaydı. Ancak savaş bu durumu kronik bir krizden tam bir felakete dönüştürdü. Şimdi mesele sadece ücret eşitsizlikleri ve enflasyon değil; iş kayıpları, üretim durmaları, düşen satın alma gücü, ilaç kıtlığı, psikolojik güvensizlik ve mutlak geleceksizlik meselesi. Bugünün işçisi sadece sömürülmüyor; yarını hayal etme imkanından mahrum bırakılıyor. Fabrikasının gelecek ay açık olup olmayacağını bilmiyor. Kirayı ödeyip ödeyemeyeceğini bilmiyor. Çocuğunun ilacının bulunup bulunamayacağını bilmiyor. Bu, savaşın sadece çatıları yıkmakla kalmadığı, aynı zamanda işçi sınıfının geleceğini de çaldığı anlamına geliyor. Savaşı yukarıdan emrediyorlar ve aşağıda bedelini ödüyorlar. Bu, krizin tepede yaratıldığı ve enkazının aşağıya düştüğü aynı eski güç denklemidir.

Ücret talebenin ötesinde bir gün

Bu nedenle, İran’da bu yılki 1 Mayıs, yalnızca daha yüksek ücret talebinin dile getirildiği bir gün olarak değerlendirilemez. Aynı zamanda, “savaş” ve bilinçli biçimde çatışmayı önleme yollarını tıkayan politikalar gibi iki yıkıcı olguya karşı bir protesto günü niteliği taşır. İranlı işçiler yalnızca bombaların ya da doğrudan çatışmaların değil; aynı zamanda uzun yıllar boyunca ihmal edilen barış süreçlerinin de mağdurudur. Müzakere kanallarının kapatıldığı, akılcı çözümlerin geri plana itildiği ve toplumun dayanma gücünün hesaba katılmadığı bir düzen içinde, ülkenin sürekli bir gerilim halinde tutulabileceği ve ardından halktan “direniş” beklenebileceği yönündeki yaklaşımın yükünü taşımaktadırlar.

İşçi sınıfı seçmedikleri savaşın bedelini ödüyor

Boş bir masadan talep edilen direniş, artık sahte bir erdem değil, organize bir acı çektirme biçimidir. Bu 1 Mayıs, bu gerçeği açıkça söyleme günüdür: İran işçileri, seçmedikleri bir savaşın bedelini ödediler, yöneticilerin ciddiye almadığı bir barışın bedelini ödediler ve şimdi de ardından gelen yeniden yapılanma ve enflasyonun bedelini ödemek zorundalar. Bu ülkede büyük kararlar hep en tepede alınır ve enkaz hep aşağıya düşer; bu enkazın altında ise en başta, elleri hala çalışan, yolculukları her geçen gün daha da boşalan ve ekmeğinin neden hep siyasetin bedeli olmak zorunda olduğu sorusuyla boğuşan işçi durur.