Dêrsim: Kayıp kızlar ve gerçekleşmeyen yüzleşme

Dêrsim Katliamı’nda hedef alınan kadınlar ve kız çocuklarının hikayeleri hala aydınlatılmadı. “Kayıp kızlar”ın akıbeti belirsizliğini korurken, kadınların taşıdığı hafıza adalet ve yüzleşme talebini canlı tutuyor.

SARYA DENİZ

Haber Merkezi- Dêrsim Katliamı’nın üzerinden geçen onca yıla rağmen, tarihin en ağır yüklerinden birini hala en çok kadınlar taşıyor. Resmi kayıtların ötesine geçen bu büyük yıkımda, yalnızca can kayıpları değil; koparılan hayatlar, sürgün edilen çocuklar ve izleri silinmeye çalışılan kadınları yaşadıkları derin bir sessizliğe gömüldü. Özellikle “kayıp kızlar” olarak anılan kadınların akıbeti, aradan geçen yıllara rağmen hala aydınlatılmadı; bu durum, yüzleşmenin eksikliğini en çarpıcı biçimde ortaya koydu- koyuyor.

Dêrsim’de yaşananlar, sadece bir katliam değildi. Aynı zamanda kadınların hafızadan silinmeye çalışıldığı çok katmanlı bir kırılmaydı. Kadınlar bu süreçte hem doğrudan şiddetin hedefi oldu hem de toplumsal belleğin taşıyıcıları olarak susturulmak istendi. Buna rağmen, yaşananları kuşaktan kuşağa aktaran, yasın ve direnişin dilini koruyan yine kadınlardı. Bugün anlatılan her tanıklık, her ağıt ve her hatırlayış, bu sessizliğin aslında hiç tamamlanmadığını gösteriyor.

Yaşamın ve hafızanın taşıyıcısı kadınlar

Dêrsim’in kadınları, sadece tanık değil aynı zamanda direnişin, inancın ve kimliğin sürekliliğini sağlayan özne konumunda oldu. Alevi inancında yaşamın taşıyıcısı olarak görülen kadın, bu tarihsel kırılmada da toplumsal hafızayı ayakta tutan temel güçlerden biriydi. Savaşın, sürgünün ve yok sayılmanın ortasında varlığını koruyan bu kadınlar, bugün de hem geçmişle yüzleşmenin hem de geleceği yeniden kurmanın anahtarı olarak öne çıkıyor.

Eşi benzeri görülmemiş bir katliam 

Kürt ve Alevi coğrafyasında özgür bir yaşam sürerken tüm iktidarlar tarafından sefer yapılıp da zafer elde edilememiş kentlerden biri olarak anılan Dêrsim’de 1937-38 yıllarında Türkiye’de yapılan en büyük katliamlardan biri gerçekleştirildi. Bu katliama “Tertele” adı verildi.

Dêrsim’deki tüm aşiretlerden silahlarını devlete teslim etmeleri istendi. Bunun ardından 25 Aralık 1935 tarihinde “2884 sayılı Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun” çıkarılıp, ‘tedip’ ve ‘tenkil’ harekâtı başlatıldı. Tunceli Kanunu’yla ilin adı resmi olarak değiştirildi. 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla; resmi kayıtlara göre 13 bin kişi, resmi olmayan kayıtlara göre ise 70 bin civarında insan katledildi. Bu katliam kayıtlara Cumhuriyet tarihinin en kanlı, en vahşi, eşi benzerine rastlanmayan; ırkı ve inancı yok etmek için yapılan soykırım olarak anıldı. Resmi verilere göre 11 bin 818 kişi batıya sürgüne gönderildi. Ancak kimi kaynaklar bu sayının daha fazla olduğunu ortaya koydu.

Kadınlar ve kız çocuklar hedef alındılar

Alevi inancında kadın, yaşamın her alanında önemli ve kutsal bir yere sahiptir; koruyan ve yaşatan bir rol üstlenir. Erkekle eşittir. Kadınlar sadece anne olarak değil; aklı, vicdanı ve toplumsal hafızayı taşıyan kişiler olarak da bu inancın şekillenmesinde etkili olur. Aleviliğin bilgisi ve değerleri yalnızca dedelerden değil, aynı zamanda kadınların düşüncesi, emeği ve katkısıyla da kuşaktan kuşağa aktarılır. Tam da bu yüzden kadınlar ve kız çocukları katliamda hedef alındılar.

Katliamda ortaya çıkan şiddet sadece ırk ve inançsal politikalarla sınırlı kalmadı. Katliamda aynı zamanda bir cins kırımı da yaşandı. Kadınlar doğrudan şiddetin hedefi oldu. Kadınlar akıl almaz işkencelere maruz kaldı, cinsel saldırıya uğradı. Cansız bedenleri bile işkence gördü. Yaşananlar ‘insanlık dışı’, ‘vahşet’ olarak anlatıldı.

Koparılan kız çocukları

Katliamla birlikte ailelerinden koparılan kız çocukları gerçeği ise onlarca yıl konuşuldu. Tertele sonrasında kız çocukları zorla ailelerinden koparıldı ve askerlere verildi. Kimileri de yatılı okullara yerleştirildi. Kız çocukları köklerinden sökülerek acımasız bir asimilasyonun içine sürüklendi. Ailelerin çocuklarını araması ve bulma çabası neredeyse kuşaklar boyu devam etti. ‘Dêrsim’in kayıp kızları’ hiç bitmeyen bir yasın da adı oldu. Kayıp edilen kız çocuklarının yaşadıkları, o dönemden günümüze gelen anlatılar pek çok gerçeği açığa çıkardı.

‘Kim yaşıyorsa kalksın’

2023 yılında yaşamını yitiren katliam tanığı Eşliye Çiçe yaşadıklarını şöyle anlatmıştı:

“Herkesi toplayıp harman yerine götürdüler. Orada makineli silah kurulmuştu herkes bağırmaya başladı, kaçanlar oldu. Tanıdığım çocuklarını alıp saklanıp kurtuldular. Kadın ile erkekleri ayırarak dağa çıkartıp sizin resminizi çekeceğiz demişlerdi. Bizi dağa götürdüler çocuğuz ağlıyoruz açız, ekmek ve su istiyoruz bazı askerler yanımızdan geçerken ağlıyorlardı, bazıları gizli olarak bize su ve ekmek verdiler. Annem beni bacaklarını arasına koydu, kardeşimi de göğsüne koyup yüzüstü uzanarak bizi sakladı. Bir süngü sırtıma geldi onu elimle çıkardım, bir diğerini elimle çıkarınca elim hareketsiz kaldı onlarda benim öldüğümü sanıp gittiler. Akşam çöktüğünde bir genç kadın gelip askerler gitti kim yaşıyorsa kalksın diye bağırıyordu. Bizleri Hopik’te (Beyaz Dağ) katlettiler, ölülerimizi kıyafetleriyle tanıyorduk. Askerliğini yapıp ‘bizi öldürmezler’ diyenleri de götürüp katlettiler.”

‘Çocukların çığlıkları hala kulağımda’

Katliam sürecinde doğduğu köy Xecîriya’da (Gülveç) 6-7 yaşlarında olan ve 2020 yılında yaşamını yitiren Axçê Nine (Emine Küllahçı) da yaşanları bir televizyon programında şu sözlerle dile getirmişti:

“Her şeyi hatırlıyorum, Demenan ve Haydaran aşiretlerini toplayıp bizim köye getirdiler. Bir talimat geldi dediler. Alan aşiretini ayırın dediler. Bizi onlardan ayırdılar. Onları, Çıxur köyünden Alan aşiretine ait üç aileyi ekleyip Kertê Mazgiri mıntıkasına götürdüler. Ve Qirxlerû (Kırklar) ziyaretinin orada hepsini katlettiler… Demenan ve Haydaran aşiretine ait çok kalabalık bir kitleyi katlettiler, çocukların çığlıkları hala kulağımda.”

‘Köy meydanı ceset tarlası gibiydi’

Fatma Bayraktar da katliamın tanıklarından biriydi. O da yaşananları şöyle anlatmıştı:

“Köyümüze 40 süvari asker geldi. Silahları topladılar katliamdan birkaç gün önce. Babam da silahları teslim etti. Ondan sonra köylerden herkesi toplamaya başladıklarını duyduk. Demirkapı’da topladılar yüzlerce köylüyü. Biz çocuklar, kadınlar, kızlar kaçıp ormanlara sığındık. Kaçmayanlar, kaçamayanları toplayıp karşılarına büyük makineli tüfekler getirdiler. Bir anda kurşuna dizdiler hepsini. O kadar insan öldürüldü ki, köy meydanı ceset tarlası gibiydi.

Miço Ağa askerler tarafından öldürüldü. İki kızı vardı ki dünyalar güzeli. Birisinin adı Naciye diğeri Xatun’du. Sapsarı, upuzun saçları, renkli gözleri vardı iki bacının. Dillere destandı güzellikleri. Adlarına türküler yazılırdı. Yüzbaşı bunları karşısına alıp ‘Biriniz beni kabul edin, canınızı bağışlayayım’ dedi. Kızlar diz çöktürülmüştü. Bunun üzerine ayağa kalkıp birbirlerine baktılar önce. Sonra ‘Babamızı, ailemizi, aşiretimizi öldürdünüz. Sana varacağımıza, kanımızın akrabalarımızın kanına karışmasını tercih ederiz’ dediler. Bunun üzerine yüzbaşı kurşuna dizdi bu iki kardeşi. Aylar sonra asker gidince bulundu cesetleri. Sapsarı saçları, toprağa karışmıştı.”

Tarihin bu sayfası kapanmıyor

Bugün aradan geçen onca yıla rağmen Dêrsim’de yaşananların izleri hala silinmiş değil. Kadınların taşıdığı bu hafıza, sadece geçmişe ait bir acı olarak kalmıyor; aynı zamanda adalet, hakikat ve yüzleşme talebinin de en güçlü dayanağını oluşturuyor. “Kayıp kızlar”ın akıbeti açıklanmadıkça, yaşanan cins kırımı ve sorumlulukla yüzleşilmedikçe bu tarih kapanmıyor. Bugün kadınların mücadelesi, yalnızca geçmişi hatırlamak değil; aynı zamanda benzer acıların bir daha yaşanmaması için hakikati görünür kılma ve toplumsal adaleti sağlama mücadelesi olarak sürüyor. Tam da bu sebepten bugün hala bu topraklarda kadınlar hiçbir zaman direnmekten vazgeçmiyor.