Kirmanşah katliamından sağ kurtulan Somayeh’in ölümden kaçış hikayesi
Kirmanşahlı Somayeh T.’nin aktarımları, Ocak protestolarında yaşanan şiddet ve baskıyı ortaya koyarken, aynı zamanda toplumsal dayanışmayı da görünür kılıyor. Bu anlatılar, baskı koşullarına rağmen gelişen destek ağlarının önemini ortaya koyuyor.
SARAH POURKHAZARİ
Kirmanşah- İran-İsrail-Amerika arasındaki savaşın başlamasının üzerinden 40 günden fazla zaman geçti ve ülke savaş halinde. Bu durumda, baskı, kontrol ve toplumsal kısıtlamalar konusu bir kez daha iç politikanın ana eksenlerinden biri haline geldi. Bu koşullar altında, Ocak ayındaki protestoların anlatılarını yeniden okumak, sadece geçmişe dönüş değil, hükümetin toplumla yüzleşme biçiminde tekrar tekrar ortaya çıkan kalıpları anlamaya yönelik bir girişimdir.
Tarihin doğru anlatımı
Tarihte baskının ve zulmün tekrarını önleyebilecek bir engel, özgürlükçü insanların yaşadığı anların kaydedilmesi ve hatırlanmasıdır; yöneticilerin "adalet" adına ve kanlı bir kılıçla, sadece özgürlük için haykıran masumları katlettiği anlar. Tarih, doğru anlatıldığı takdirde, yalnızca kolektif hafızayı canlı tutmakla kalmaz, aynı döngüye tekrar düşmek istemeyen nesiller için de bir yol gösterici olabilir.
İran'daki son protestolarda, yapısal şiddeti ortaya çıkaran da bu bireysel anlatılardı. Bugün, savaş atmosferi ve artan askeri baskıyla birlikte, bu anlatılar iki kat daha önemli bir anlam kazanıyor; çünkü baskı kalıplarının koşullar ne olursa olsun nasıl yeniden üretildiğini ve tekrarlandığını ve hükümetin anlatıları değiştirerek geçmişi nasıl önemsizleştirmeye çalıştığını gösteriyorlar.
Tanıklık edilen şiddet
Kirmanşah kentinde protestolar sırasında yaşananlara tanıklık eden Somayeh T., güvenlik güçlerinin müdahalesini ve yaşanan şiddeti anlattı. Golestan Mahallesi’nde yaşayan Somayeh T., olay günü Kaşani Caddesi’nde kalabalığın arttığını duyduklarını belirterek arkadaşlarıyla birlikte bölgeye gittiklerini söyledi. Şahed Meydanı’na yaklaştıklarında slogan atan kalabalığa katıldıklarını ifade eden Somayeh T., kısa süre sonra meydanın yanındaki camiden çıkan güvenlik güçlerinin protestoculara müdahale ettiğini aktardı.
Somayeh T., “Güvenlik güçleri yaklaşırken insanlara coplarla saldırdı, bazı kadınları saçlarından sürükleyerek caminin avlusuna götürdü. Kalabalığın içinde ben de yaralandım ve arkadaşlarımdan koptum. Güçlerin protestocu gruplarını kuşattığını, onları hedef alarak darp ettiklerini gördüm. Saldırıda ölenler daha sonra taşınmak üzere meydanın yanındaki boş arazinin kısa bir duvarının arkasına atılıyordu” dedi.
Yaşanan kargaşa sırasında yaralı halde kaçmaya çalıştığını anlatan Somayeh T., iki askerin kendisini fark ettiğini, ancak karanlık bir sokağa girerek izini kaybettirdiğini belirterek, “Bir evin garaj kapısı yarı açıktı. İçerideki kişi beni hemen içeri aldı. Eşi de tanınmamam için kıyafetlerimi değiştirdi. O gece bu şekilde kaçmayı başardım” ifadelerini kullandı.
‘Meydan tamamen değişmişti’
Somayeh T., olay gecesine ilişkin görüntülerin hafızasından silinmediğini söyleyerek, “Camiye sürüklenen kadınları, kuşatılan ve şiddet gören insanları unutamıyorum. Sadece protesto etmek için orada olan insanlar ağır şekilde bastırıldı. Birkaç gün sonra yeniden Şahed Meydanı’na gittim. Meydan tamamen değişmişti. O geceden hiçbir iz yoktu. Oradan geçenler, birkaç gün önce burada yaşananları bilemezdi. Geriye sadece asfalt ve duvarlarda kalan şiddet izleri kalmıştı” diye belirtti.
Yaşanan katliamların sınırlı bir kısmı yansıyor
Bu görgü tanığının anlatımı, Aralık ayında protestoculara yönelik müdahaleler sırasında işlenen suçların ve katliamların yalnızca sınırlı bir kısmını yansıtmaktadır. Bu bağlamda, söz konusu baskı pratiğinin son protestolar süresince farklı şehir ve bölgelerde gözlemlenen çok sayıdaki benzer vakadan yalnızca biri olduğu söylenebilir. Nitekim güvenlik güçlerinin müdahale biçimlerinin büyük ölçüde benzerlik gösterdiği ve tekrar eden bir yapı sergilediği dikkat çekmektedir. Anlatım daha yakından incelendiğinde, pek çok protestoda karşılaşılan kuşatma, ayrıştırma ve tecrit stratejilerinin burada da yeniden üretildiği görülmektedir. Bu stratejilerin temel amacının, kolektif hareket kapasitesini zayıflatmak, direniş dinamiklerini kırmak ve alternatif ya da bağımsız anlatıların ortaya çıkmasını engellemek olduğu değerlendirilmektedir.
Kutsal yerlerin protestoculara saldırmak için kullanılması
İnsanlar arkadaşlarından ve yoldaşlarından ayrıldıklarında daha savunmasız hale gelirler ve anlatıları kaydetme, iletme ve yayınlama olasılığı en aza indirgenir. Güvenlik güçlerinin Şahed Meydanı'nın yanındaki camiyi kullanması, kamusal ve dini mekanların da kontrol ve baskı araçları haline geldiğini göstermektedir. Bu saldırı sadece psikolojik ve sembolik bir mesaj taşımakla kalmaz, aynı zamanda güçlerin ani giriş için kapalı, yüksek ve kontrol edilebilir noktaları kullanmasına da olanak tanır. Bu tür mekanlarda protestocuların bastırılması daha kolay gerçekleşir, çünkü hükümet, gerçeği tersine çevirerek, dini merkezlerdeki güçlerinin varlığını kutsal yerleri savunmak olarak ve protestoculara yönelik saldırıyı saldırganlığa bir yanıt olarak sunabilir.
Protestocuların eylemlerini saptırma çabası
Son üç ay içerisinde, hükümete yakın medya organlarının protesto hareketine ilişkin söylemlerinde belirgin bir yönlendirme çabası gözlemlenmiştir. Bu çerçevede, protestocuların eylemleri kolektif talepler bağlamından uzaklaştırılarak kutsal değerlere yönelik bir hakaret olarak sunulmuş; bu yolla hem protestoculara yönelik şiddetin meşrulaştırılması hem de kamuoyu nezdindeki imajlarının zedelenmesi amaçlanmıştır.
Son savaşın başlamasıyla birlikte hükümet söyleminde yeni bir çerçeve öne çıkmıştır. Ocak ayında gerçekleşen protestolar, savaş öncesinde kurgulanmış bir planın parçası olarak sunulmuş ve bu süreç, ABD ve İsrail’in ülkede istikrarsızlık yaratmaya yönelik girişimleriyle ilişkilendirilmiştir. Savaşın başlangıcından itibaren ise protestolar ve protestocular bütünüyle dış aktörlerle bağlantılı olarak tanımlanmış; ayrıca Ocak ayındaki can kayıplarının sorumluluğu da bu gruplara atfedilmiştir.
İran devletinin söylemleri karşısında protestoların yeniden tanımlanması
Son iki ayda, söz konusu söyleme dayanarak hükümet, “vatanı satmak” gibi ifadeleri öne çıkarmış ve bunu ülkenin bütünlüğünü koruma meselesiyle ilişkilendirerek güçlü bir meşruiyet zemini oluşturmuştur. Bu söylem çerçevesinde, Ocak ayında protestoculara katledilmesini ve gözaltına alınan kişilere yönelik ağır uygulamaları kamuoyu nezdinde gerekçelendirilmeye çalışılmıştır. Bununla birlikte, İran İslam Cumhuriyeti’nin propaganda, çarpıtma ve anlatıları yeniden çerçeveleme stratejilerinin etkisi mutlak değildir. Bu etkinin azaltılması, ancak alternatif ve doğrulanabilir anlatıların güçlendirilmesiyle mümkün olabilir. Bu nedenle, Ocak ayında gerçekleşen protestoların yeniden tanımlanması çok önemlidir.
Protestolarda kadınlara dönük cinsiyetçi saldırılar
Görgü tanığı anlatımlarına göre, protestocular acımasızca bastırılmış, birçok kız çocuğu ve genç kadın çıplak ve vahşi bir şiddete maruz kalmıştır. Bu davranış, kadın bedenlerini tüm toplum üzerinde psikolojik baskı alanı haline getiren, cinsiyete dayalı korku yayma politikasının bir parçası olarak görülebilir. Bu şiddetin amacı korku yaratmak, kadınların devrimci ayaklanma gibi protestolara tekrar tekrar katılmasını engellemek ve ailelere tehdit mesajı göndermektir. Bu tür saldırılar genellikle toplumsal dayanışmayı kırmak, kadınlar ve kız çocukları arasında güvensizlik duygusu yaratmak amacıyla gerçekleştirilir.
Şiddet karşısında oluşan birlik
Ancak bu örgütlü şiddet karşısında bir protestocuyu saklayan çiftin davranışı, sessiz bir sivil direniş örneğidir. Kamera kayıtlarını silmek, kıyafet değiştirmek, yaralıları saklamak gibi bu küçük ama cesur eylemler, İran İslam Cumhuriyeti'nin baskı makinesine karşı duran bir sosyal destek ağı oluşturuyor. Bu davranışlar, hükümetin yaygın katliam ve baskı dalgasına rağmen, insanların direnişten vazgeçmediğini ve korkunun taleplerini susturamadığını gösteriyor. Hükümetin isteklerinin aksine, sosyal dayanışma sadece ortadan kaybolmakla kalmamış, birçok yerde güçlenmiştir.
Protestoların başlamasının üzerinden neredeyse üç ay geçmesine rağmen, bu dayanışma hala sağlamdır. Ölenlerin aileleri ve protestocuların destekçileri, sevdiklerinin ölümünün 40. gününde bir araya gelip, tehditlere ve güvenlik baskılarına rağmen anılarını canlı tutarak hükümet karşıtı sloganlar attıkları gibi, bu direniş de toplumun henüz teslim olmadığını ve tüm gücüyle taleplerinde ısrar ettiğini gösteriyor. Ancak bu kolektif varlık sadece bir yas töreni değil, aynı zamanda devam eden bir direnişin ilanıdır. Kolektif hafızanın silinmediğini ve gerçeğin, geçici olarak bastırılmış olsa bile, bir kez daha toplum düzeyine ulaşacağını gösteren açık bir mesajdır.
‘Beni saklamak herhangi bir aile için işkence riskini göze almaktı’
Somayeh T., “Ben de protestoculardan biriydim; yaralı, bitkin ve kaçak durumdaydım. Güvenlik güçleri beni tutuklamak için yoğun ve sert bir şekilde peşimdeydi. Beni saklamak, herhangi bir aile için ölüm, tutuklanma ya da işkence riskini göze almak anlamına geliyordu. Buna rağmen, bir adam gece karanlığında benim gibi insanların sığınabilmesi için otopark kapısını bilinçli olarak aralık bırakmıştı. İçeri girdiğimde ailesinin en ufak bir tereddüt göstermeden hazırlıklı olduğunu gördüm. Kıyafetlerimi değiştirdiler, yaralarımı sardılar ve benden geriye herhangi bir iz kalmaması için güvenlik kameralarının kayıtlarını sileceklerini ifade ettiler. Hükümet güçlerinin her an evlerine baskın düzenleyebileceğini, kendilerini tutuklayabileceğini, işkenceye maruz bırakabileceğini ya da ortadan kaybolmalarına neden olabileceğini biliyorlardı. Buna rağmen, içinde bulundukları koşulları göz önünde bulundurarak bilinçli ve cesur bir şekilde hareket etmeyi tercih ettiler. Kayıtsız kalabilir, kapıyı kapatabilir ve olanları görmezden gelebilirlerdi, ancak bunu yapmamayı seçtiler” dedi.
Dayanışmanın sürdüğüne dair umut
Mollaların bu topraklardan ayrılma zamanının geldiğini belirten Somayeh T., bunun ancak halkın bir araya gelip birleşmesiyle mümkün olacağını kaydetti. Bu ifadelerin amacı, hükümetin güç ve şiddet araçlarının toplumsal talepleri bastırmada tek başına yeterli olmadığını vurgulamaktır. Korku ve baskı yoluyla insanları taleplerinden vazgeçirme çabalarının her zaman sonuç vermediği görülmektedir. Baskı ve terör ortamına rağmen cesaretleri ve insanlıklarıyla umudu koruyan insanlar bulunmaktadır. Bu aile de, dayanışmanın sürdüğünü ve insanların birbirinden vazgeçmediğini gösteren örneklerden biridir.
Birçok görgü tanığı, protesto günlerinde göstericilerin çeşitli şekillerde birbirlerini desteklediklerini anlattı. Bu deneyim birçok kişi tarafından tekrarlandı ve sokaklarda bulunan hemen herkes bu dayanışmanın örneklerini gördü veya yaşadı. Birçok görgü tanığı, bağırış çağırışlar, sloganlar, kavgalar ve güvenlik güçleri tarafından kovalanma arasında, tanımadıkları insanların birbirlerinin ellerini tuttuklarını, sığınak sağladıklarını, yaraları sardıklarını ve birbirlerinin hayatlarını kurtardıklarını ifade etti.
Işıklar kapatıldı, yaralar sarıldı
Bu görgü tanıklarının çoğu, bu desteğin sadece sokaktaki kritik anlarda değil, evlerde, dükkanlarda, otoparklarda ve hatta kapalı kapılar ardında da devam ettiğini söylüyor. Birbirlerini hiç tanımayan insanlar, o günlerde bir güven ve empati çemberi oluşturdu. Aslında, o gecelerde, aralık bırakılan her kapı, göstericilerin kimliklerinin tespit edilememesi için kapatılan her ışık ve yara saran her el, kolektif bir direnişin parçasıydı. Tüm bu dayanışmanın sonucu, hükümetin sokakları güçle doldurabileceğini, ancak insanların kalplerini bölemeyeceğini gösterdi.
Bu anlatılar, şiddetli baskıya rağmen insanların birbirlerinden uzaklaşmak yerine daha da yakınlaştığını gösteriyor. Toplumda korkunun hakim olmasını engelleyen ve umudu canlı tutan da bu küçük ama yaygın dayanışma ağlarıydı. Bugün, savaş ve askeri atmosfer bir kez daha insanların hayatlarına gölge düşürürken, geçmişteki aynı kalıpların izleri görülüyor; bilgi ve anlatıların kısıtlanmasından, protestoları yabancı faktörlere bağlama ve baskıyı "ulusal güvenlik" çerçevesinde haklı çıkarma girişimlerine kadar.
Toplum en zor koşullarda direnmenin yolunu buluyor
Ancak, tıpkı Ocak ayında olduğu gibi, popüler anlatılar propaganda katmanlarının altından gerçeği ortaya çıkarabilmişti; şimdi de çarpıtmaya karşı koyabilen şey kolektif hafıza ve deneyimlerin anlatımıdır. Sokaklardan, evlerden ve endişeli gecelerden gelen anlatılar, en zor koşullarda bile toplumun sadece susturulmadığını değil, hayatta kalmanın, direnmenin ve birleşmenin yeni yollarını bulduğunu gösteriyor. Bu arada, geriye kalan en önemli şey resmi anlatı değil, aksine geçmişin unutulmasına ve bugünün sorgusuz sualsiz geçilmesine izin vermeyen, dağınık ama canlı seslerdir.