Şeyma Caf: Savaşın ön cephesine gazetecilik sorumluluğuyla gittim

IŞİD'in Güney Kürdistan'a saldırdığı günlerde ön cepheye giden ilk kadın gazetecilerden biri olan Şeyma Caf, savaş haberciliği deneyimini anlattı. Şeyma Caf, genç kadınlara "Kendinize güvenin ve gerektiğinde 'hayır' demeyi bilin" mesajını verdi.

HEVÎ SELAH

Silêmanî- 2014 yazında bölge, tarihinin en karanlık dönemlerinden biriyle karşı karşıya kaldı. IŞİD'in Musul'u ele geçirmesi ve ardından Şengal'e saldırarak büyük bir insani felaket yaratması, yalnızca kentlerin işgali değil, aynı zamanda Güney Kürdistan'ın güvenliği ve geleceği açısından da büyük bir tehdit oluşturdu. O günlerde gazeteci Şeyma Caf’da yaşananları belgelemek için ön cepheye gitti.

Güney Kürdistan'da savaşın ön cephesine giden ilk kadın gazetecilerden biri olan Şeyma Caf, mikrofonunu gerçekleri, göçzedelerin yaşadıklarını ve halkın direnişini dünyaya aktarmanın aracı haline getirdi. Ateş hattında yalnızca haber yapmakla kalmadı, aynı zamanda Kürdistan'ın en kritik dönemlerinden birine de tanıklık etti.

*IŞİD'in gelişiyle birlikte gazetecilik nasıl yapılıyordu? Özellikle kadın gazeteciler için süreç nasıldı?

O dönem benim için çok farklıydı. IŞİD'in Güney Kürdistan'a yönelik tehdidi giderek büyüyordu. Yaklaşık 12 yıl önce örgüt Suriye'den ilerleyerek Musul'u işgal ettiğinde, tehlikenin hissedildiği bir süreç yaşanıyordu. O dönemde birçok kişi tehdidin Güney Kürdistan'a ulaşmayacağını düşünüyordu ve bu yönde açıklamalar yapılıyordu. Ancak yaşananlar bunun tam tersini gösterdi.

Şengal'in işgaliyle birlikte büyük bir insani trajedi yaşandı; binlerce insan göç etmek zorunda kaldı ve katliamlar meydana geldi. Ben o dönemde NRT televizyonunda muhabirdim. IŞİD, Hristiyanların ve Kakeyilerin yaşadığı köylere yaklaşmaya başladığında birçok Kürt gazeteci henüz savaş haberciliğine hazır değildi. Açıkçası savaş muhabirliği konusunda hiçbirimiz özel bir eğitim almamıştık.

Ön cepheye gitme kararı aldığımda kanal yöneticilerinin bir kısmı bunu destekledi, bir kısmı ise karşı çıktı. Kimileri güvenliğim için endişeleniyordu, kimileri ise kadınların bunu yapabileceğine inanmıyordu. Ben ise kararımda ısrar ettim ve savaşın ön hattından haber yaptım.

O dönemde siyaset ve savaş alanında çalışan tek kadın muhabirdim. Başka kadın gazeteciler de vardı ancak onlar daha çok toplumsal ve kültürel alanlarda görev yapıyordu. Benim için ulusal dava bir çocuk gibidir; insanın içinde büyür. Bu nedenle kararımda kararlıydım. Annem başlangıçta çok korkuyordu çünkü ailemizden vatan uğruna yaşamını yitiren biri vardı. Fakat gidip geldikçe benimle gurur duymaya başladı ve her yerde "Bu benim kızım" diyordu.

'Kanalın haberi olmadan Hazır Cephesi'ne gittim'

Şengal'deki gelişmelerin üzerinden üç gün geçmişti. Halk arasında büyük bir korku vardı ve Erbil'in boşaltıldığı yönünde söylentiler dolaşıyordu. O gece Hewler Kalesi önünde canlı yayın yaptık. Ertesi sabah da kent merkezinden canlı yayın gerçekleştirdik.

Yayın bittikten sonra arkadaşlarıma, "Bu tamamen benim sorumluluğumda, Hazır Cephesi'ne gidelim" dedim. Kanalın bundan haberi yoktu ancak ekip arkadaşlarım kabul etti. Cepheye ulaştıktan sonra kanalı bilgilendirdim. Orada peşmerge komutanları ve savaşçılarla röportajlar yaptım, onların sesi olmaya çalıştım.

Döndüğümüzde hem kanal hem de halk bizi büyük bir ilgiyle karşıladı. Ancak Hazır'da gördüklerimi hayatım boyunca unutmayacağım. Peşmergelerin ne kadar zor koşullarda mücadele ettiğine tanık oldum.

Yaklaşık iki saat cephede kaldık. Ardından komutanlardan biri bölgeyi terk etmemiz gerektiğini söyledi çünkü saldırı bekleniyordu. Biz ayrıldıktan kısa süre sonra gerçekten saldırı gerçekleşti ve çok sayıda peşmerge yaşamını yitirdi ya da yaralandı.

Hewler'deki muhabirler yalnızca uzaktan gelişmeleri takip edebiliyordu. Duhok'taki ekip ise Şengal'e daha yakın çalışıyordu. Biz daha çok Hewler'e ulaşan yerlerinden edilenleri karşılıyor ve onların hikayelerini aktarıyorduk.

O dönem çekilen fotoğraflara bugün baktığımda çocukların gülümsediğini görüyorum. Renkli kıyafetler içindeydiler ve ben hep "Kürt halkı yaşamayı çok seviyor" diye düşünürdüm. Hiç kimse onların hayallerini ellerinden alamaz.

Şunu da özellikle belirtmek isterim; Şengal'in içinde benden önce görev yapan Ronahî TV muhabiri bir kadın gazeteci vardı. Kimsenin emeğini görmezden gelmek istemem. Ancak Güney Kürdistan'dan savaşın ön cephesine giden ilk kadın muhabir bendim.

Hiç kimse bir başkasının tarihini sahiplenemez ya da değiştiremez. Aradan 12 yıl geçtikten sonra sadece daha fazla beğeni ya da izlenme almak için başkasının emeğini sahiplenmeye çalışmak doğru değildir.

O dönemde peşmerge güçleriyle sürekli iletişim halindeydim. Bir gün komutanlardan biri bana, "Sanırım ölümü seçmişsin" dedi.

İngiltere Savunma Bakanı'nın ziyareti sırasında peşmergenin savaşa katılıp katılmayacağı tartışılıyordu. Bu kararı kamuoyuna ilk duyuran gazeteci ben oldum. Sabah saat yediden akşam altıya kadar aralıksız cepheden yayın yaptım.

'Kadının olduğu her meslekte yaşam vardır'

Bugün kadınlar birçok alanda görünür durumda. Benim her zaman söylediğim bir söz var: "Kadının bulunduğu her meslekte yaşam vardır."

"Jin, Jiyan, Azadî" sloganının kadınların önünü açtığını düşünüyorum. Elbette hala sorunlar var. Bazı medya kuruluşları ne yazık ki kadınları yalnızca reyting ya da izlenme aracı olarak görüyor. Ancak buna rağmen hak ederek gazetecilik yapan, haber üreten ve yazarlık yapan çok sayıda kadın bulunuyor.

Unutmamak gerekir ki Ortadoğu'da erkek egemen anlayış hala kadınların kendileriyle eşit şekilde çalışmasını kolay kolay kabul etmiyor. Buna rağmen ben her zaman kadınların yanında oldum ve olmaya da devam edeceğim.

Medyaya yeni adım atan genç kadınlara ise şunu söylüyorum: Cesur olun, korkmayın. Başarı yolunda "evet" demekten çok, gerektiğinde "hayır" demeyi öğrenin. Kendinize güvenin ve kimsenin sizi sınırlandırmasına izin vermeyin.