Kadına yönelik şiddeti besleyen döngü: Yasa, toplum ve ‘namus’

Namus Cinayetlerini Durdurma Kampanyası Sözcüsü Rızvan Mukaddem, kadına yönelik şiddetin özel değil insan hakları sorunu olduğunu belirterek, ayrımcı yasaların değiştirilmesi ve etkili koruma mekanizmalarının oluşturulması gerektiğini vurguladı.

ŞEHLA MUHAMMEDÎ

Haber Merkezi – Son yıllarda kadınlara yönelik şiddet, gerek toplumsal yaşamda gerekse dijital alanda daha geniş boyutlara ulaştı. Sözlü şiddet ve cinsel tacizden tecavüz, cinayet ve tehdide kadar farklı biçimlerde ortaya çıkan şiddetin çeşitli nedenleri bulunuyor. Yasal ve toplumsal koruma mekanizmalarının yetersizliği de bu şiddet döngüsünün devam etmesinde etkili oluyor.

Namus Cinayetlerini Durdurma Kampanyası (Stop Honor Killings Campaign) Sözcüsü Rızvan Mukaddem (Rezvan Moghaddam) ile İran toplumunda kadınlara yönelik şiddetin kamusal alanda ve dijital medyada neden arttığını, bu süreçte hangi toplumsal, kültürel ve hukuki etkenlerin rol oynadığını ve şiddetin azaltılması ile önlenmesi için neler yapılabileceğini konuştuk.

*Kadınlara yönelik cinayet, cinsel şiddet, taciz ve sözlü tehdit vakalarının arttığı göz önüne alındığında, sizce bu durumun temel nedenleri nelerdir ve İran’da kadınların mevcut durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kadınlara yönelik şiddet yeni bir sorun değil; yüzyıllardır farklı toplumlarda varlığını sürdürüyor. Ancak şiddetin yoğunluğu ve aldığı biçim, her toplumun inançlarına, yasalarına, geleneklerine ve toplumsal koşullarına göre değişiyor.

İran’da da şiddetin, özellikle kadın cinayetleri gibi ağır biçimlerinin artması kaygı verici. Bunun önemli nedenlerinden biri yasaların yetersizliği ve caydırıcı cezaların bulunmamasıdır. Şiddet uygulayan kişi ciddi bir yaptırımdan korkmadığında ya da yasalar bir şekilde şiddetin uygulanmasına zemin hazırladığında bu döngü devam ediyor.

Örneğin ‘itaat’ (temkin) ile ilgili yasalar, kadınların kontrol edilmesine, cezalandırılmasına ve şiddete maruz bırakılmasına zemin hazırlayabiliyor. Mevcut koşullarda, siyasi krizler ve savaş sürerken kadına yönelik şiddet ikincil bir mesele haline getirilmemeli. Bir kadının öldürülmesi de yaşam hakkının elinden alınması, bir tür infazdır. Bununla mücadele yalnızca iktidarın sorumluluğu değildir; toplumun da bu konuda duyarlı olması gerekir.

*Loristan’da genç kadınların şantaja maruz kaldığı ve özel görüntülerinin yayıldığı bazı vakalara değinmek istiyorum. Kadınlar neden bu koşullarda şantajın hedefi haline geliyor ve aile ile toplumun mağdur üzerindeki baskısı neden artıyor? Bu baskının intihara yol açtığı durumlarda toplumsal ve ailevi sorumluluğun da göz önünde bulundurulması gerekir mi?

Dijital alandaki şiddet, ailede ve toplumda yaşanan şiddetin devamıdır. İnternet ve sosyal medya şiddeti yaratmıyor ancak şiddetin yayılma hızını ve ulaştığı alanı katbekat artırıyor. Hakaret ya da tehdit içeren tek bir mesaj birkaç dakika içinde onlarca kişiye ulaşabiliyor.

Kadın düşmanı ve kontrolcü anlayışın hakim olduğu toplumlarda bazı erkekler, kadınların özel ilişkilerine, giyimlerine ve toplumsal yaşamdaki varlıklarına müdahale etmeyi kendilerinde hak görüyor. Kendi ailelerindeki kadınlara karşı sergiledikleri aynı davranışları, hiç tanımadıkları kadınlara karşı da uygulayabiliyorlar.

Özel görüntülerin izinsiz yayılması da aynı şiddet anlayışının bir parçasıdır. Bir fotoğraf başlangıçta sınırlı sayıda kişiyle paylaşılmış olabilir ancak bir başkası bu görüntüyü alıp yayabilir. Bu tür davranışlara karşı etkili yasalar ve mekanizmalar bulunmadığında, platformlar da yeterli sorumluluğu üstlenmediğinde, bunu yapan kişinin hareket alanı genişliyor.

Bazı durumlarda ailenin ‘namus’ ve ‘itibar’ üzerinden kurduğu baskı da şiddeti ağırlaştırıyor. Baba, erkek kardeş ya da diğer aile üyeleri genç kadını tehdit edebiliyor, suçlayabiliyor ve bu baskı onu intihara kadar sürükleyebiliyor. Öte yandan kadın cinayetlerinin intihar gibi gösterildiği vakalar da bulunuyor.

Bir diğer sorun ise bu vakaların ‘aile içi anlaşmazlık’ gibi genel bir ifadeyle aktarılmasıdır. Bu tanımlama kadınlara yönelik gerçek şiddeti görünmez kılabiliyor. Çünkü bu ifadenin arkasında tehdit, özel görüntülerin yayılması, kontrol ve ağır şiddet biçimleri bulunabilir.

*Kadın katliamları ve kadına yönelik şiddet vakalarında ‘aile içi anlaşmazlık’ ifadesinin kullanılmasına değinmek istiyorum. Bir kadın eşi, babası veya erkek kardeşi tarafından katledildiğinde ya da yaralandığında, yaşananlar neden çoğu zaman yalnızca ‘aile içi anlaşmazlık’ olarak tanımlanıyor?Bu ifadenin kullanılması cinayet ve şiddetin özel bir meseleymiş gibi algılanmasına ve toplumun müdahil olmaması gerektiği düşüncesine yol açmıyor mu? Bu dil, kadına yönelik şiddetin normalleştirilmesinde ve suçların gerçek boyutlarının görünmez kılınmasında nasıl bir rol oynuyor?

Ne yazık ki medyada, özellikle de ülke içindeki medyada, birçok namus cinayeti ‘aile içi anlaşmazlık’ başlığıyla aktarılıyor. Bu ifadenin kullanılması toplumsal, hukuki ve siyasi bir meseleyi özel alana indirgiyor. Bunun sonucunda iktidarın ve yasaların sorumluluğu görünmez hale geliyor.

Oysa bu şiddet biçimlerinin önemli bir bölümünün kökleri yasalara ve resmi yapılara dayanıyor. Örneğin İslami Ceza Kanunu’nun kadın-erkek ilişkilerine ilişkin bazı maddeleri veya ‘itaat’ konusundaki düzenlemeler, erkeğin kendisini kadını kontrol etme, hatta cezalandırma hakkına sahip görmesine zemin hazırlayabiliyor. Bu yasalar Meclis tarafından çıkarılıyor. Dolayısıyla mesele yalnızca aileyi ilgilendiren bir sorun değil; ülkenin siyasi ve hukuki yapısıyla doğrudan bağlantılıdır.

Bir erkek kardeş, kız kardeşini yalnızca bir erkeğin yanında gördüğü için öldürdüğünde ve bu olay ‘aile içi anlaşmazlık’ olarak adlandırıldığında, aslında ‘namus cinayeti’ kavramı ve kadına yönelik mülkiyetçi anlayış görmezden geliniyor. Erkek, ailedeki kadını kendisine ait görüyor ve onu denetlemeyi, üzerinde güç kullanmayı kendi görevi olarak değerlendiriyor.

Asıl tehlike, bu cinayetlerin aile içi anlaşmazlığa indirgenmesiyle iktidarın şiddeti önleme ve caydırıcı yasalar oluşturma sorumluluğunun göz ardı edilmesidir. Mevcut yasalar birçok durumda yeterince caydırıcı olmadığı gibi bazı düzenlemeler bu tür şiddetin devam etmesine de zemin hazırlayabiliyor. Öte yandan yıllarca şiddete maruz kaldıktan sonra kendisini savunmak için eşini öldüren kadınlar, kimi zaman idam da dahil olmak üzere en ağır cezalarla karşı karşıya kalabiliyor.

*Katledilen birçok kadın daha önce şiddete ve tehdide maruz kalıyor, hatta yaşamını koruyabilmek için yargı mercilerine başvuruyor. Buna rağmen şikayetleri kayıt altına alındığı halde neden etkili bir koruma sağlanmıyor ve tehditler cinayete dönüşmeden önce neden yeterince ciddiye alınmıyor? İran’daki yasalar ve yargı sistemi risk altındaki kadınların belirlenmesi ve şiddetin önlenmesi konusunda nasıl işliyor? Bu alandaki en önemli hukuki ve uygulamaya ilişkin eksiklikler nelerdir?

Cinayete kurban giden kadınların büyük bölümü daha önce defalarca tehdit veya şiddete maruz kalmış oluyor. Bazıları şikayette de bulunuyor ancak mahkemeler bu uyarıları yeterince dikkate almıyor. Boşanma davalarında dahi hakim kimi zaman kadın ve erkeği uzlaşmaya çağırıyor ve şiddete maruz kalan kadını yeniden şiddet uygulayan kişiyle karşı karşıya bırakıyor.

Bazı Avrupa ülkelerinde, örneğin Almanya’da, şiddet uygulayan kişinin şiddete maruz kalan kişiye belirli bir mesafeden fazla yaklaşmasını engelleyen yasal düzenlemeler bulunuyor. Bu mesafenin ihlal edilmesi durumunda hukuki işlem yapılabiliyor. İran’da ise bazı durumlarda kadın, tehdit veya şiddete maruz kaldığı ortama geri dönmeye zorlanabiliyor. Bu da yeni bir şiddetin, hatta cinayetin önünü açabiliyor.

Diğer yandan kadınlara destek sağlayan sığınma evleri gibi kurumların sayısı oldukça sınırlı. Birçok eyalette bu tür merkezler bulunmuyor; mevcut az sayıdaki merkez de çeşitli sorun ve baskılarla karşı karşıya kalıyor. Yasal korumanın yetersizliğinden destek mekanizmalarının eksikliğine kadar bütün bu etkenler kadınlar açısından güvensiz bir ortam yaratıyor.

*Kadına yönelik şiddet döngüsünden çıkmak ve kadınlar için güvenli bir ortam oluşturmak ciddi değişiklikler gerektiriyor. İran’da yasalar, medya ve bazı toplumsal kurumlar kimi zaman ‘namus’ ve kadınları kontrol etme anlayışını yeniden üretiyor. Bazı filmler ve medya içerikleri de bu bakış açısının normalleşmesine katkıda bulunuyor. Sizce bu anlayışla mücadele etmek için hukuki, kültürel ve medyaya ilişkin hangi değişikliklerin yapılması gerekiyor? Öte yandan İran dışındaki medya ve dijital platformlarda kadınlara yönelik sözlü ve cinsel şiddet içeren paylaşımlar, İran toplumuna nasıl yansıyor ve şiddetin ve ‘namus’ anlayışının yeniden üretilmesinde nasıl bir rol oynuyor?

Kadına yönelik şiddetin önlenmesi kapsamlı bir yaklaşım gerektiriyor. Aile, okul, yasalar, polis, yargı ve medya bu konuda sorumluluk taşıyor. Eşitlik, karşılıklı saygı ve sorunları şiddete başvurmadan çözme becerileri çocukluktan itibaren öğretilmeli. Okullar da toplumsal cinsiyet kalıplarını ve ‘namus’ anlayışını yeniden üretmek yerine insan haklarını ve toplumsal cinsiyet eşitliğini öğretmeli.

Hukuk alanında ayrımcı düzenlemeler değiştirilmeli ve şiddet riski altındaki kadınlara acil koruma sağlanmalı. Polis ve yargı da şiddete maruz kalan kadını yeniden şiddet uygulayan kişiyle karşı karşıya bırakmamalı.

Medya ve dijital platformlar da kadınlara yönelik şiddeti, tehdidi ve cinayeti normalleştirmemeli; bunları ‘namusu savunma’ gibi ifadelerle meşrulaştırmamalı. Şiddet içeren içerikler ciddiye alınmalı ve bunların failleri hakkında gerekli işlemler yapılmalı. Bunun yerine eleştirenlerin ve sivil toplum aktivistlerinin kısıtlamalarla karşı karşıya bırakılması doğru değildir.

Sonuç olarak kadına yönelik şiddet özel bir mesele değil, toplumsal ve insan haklarıyla ilgili bir sorundur. Medyanın bu şiddeti nasıl aktardığı da şiddetin azaltılmasında veya yeniden üretilmesinde önemli bir rol oynayabilir.