Doğum şiddetinde ispat sorunu adalete erişimi zorlaştırıyor

Avukat Zeynep Ebu Talib, doğum şiddetine ilişkin davaların yasal boşluklar ve delillendirme güçlüğü nedeniyle sonuçsuz kaldığını belirterek, kadınların haklarını güvence altına alacak kapsamlı yasal düzenlemeler çağrısı yaptı.

ASMAA FATHI 

Mısır - Doktor Ümniye Süveydan'a, Mısır'daki bir hastanede yaşanan doğum şiddeti vakalarına ilişkin yaptığı sosyal medya paylaşımı nedeniyle altı ay hapis cezası verilmesi, doğum sırasında kadınların maruz kaldığı ihlalleri kamuoyuyla paylaşma hakkını yeniden gündeme taşıdı.

Tartışmalar yalnızca mahkeme kararıyla sınırlı kalmadı; doğumhanelerdeki uygulamalar, kadınların bu alanlardaki hakları ve olası ihlaller karşısında işletilecek hukuki denetim mekanizmaları da yeniden sorgulanmaya başlandı. Son yıllarda hak savunucuları ve sağlık çevrelerinde daha fazla gündeme gelen “doğum şiddeti” kavramı, uzun süre rutin tıbbi uygulama ya da mesleki hata olarak değerlendirilen birçok davranışın, aslında kadının onurunu, iradesini ve güvenli sağlık hizmetine erişim hakkını ihlal eden uygulamalar olabileceğine dikkat çekiyor.

Yargıtay avukatı Zeynep Ebu Talib, konuyu hukuki ve insani boyutlarıyla değerlendirerek, doğum şiddetiyle mücadelenin yalnızca ihlallerden sorumlu kişilerin cezalandırılmasıyla sınırlı kalmaması gerektiğini söyledi. Zeynep Ebu Talib, tıbbi uygulamaları düzenleyen yasal çerçevenin gözden geçirilmesi, kadınların bilgi edinme, aydınlatılmış onam verme, ihlalleri bildirme ve tam hukuki korumaya erişim haklarını güvence altına alacak düzenlemelerin güçlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Ümniye Süveydan davası, belgeleme sorununu yeniden gündeme taşıdı

Doktor Ümniye Süveydan hakkında açılan dava, doğum şiddeti vakalarında delillendirme sorununu yeniden gündeme getirdi. Kamuoyu büyük ölçüde mahkeme kararına odaklanırken, paylaşımın temelini oluşturan ihlallerin niteliği ikinci planda kaldı.

Avukat Zeynep Ebu Talib, mahkemenin kararının yayımlanan iddiaları doğrulayacak somut delillerin bulunmaması nedeniyle verildiğini belirterek, asıl sorunun doğumhanelerde yaşanan ihlalleri belgeleyebilmenin son derece güç olması olduğunu söyledi. Zeynep Ebu Talib'e göre mevcut hukuk sistemi, gerçekleşmiş olabilecek ihlallerden ziyade mahkemede ispatlanabilen delillere öncelik veriyor.

Bu nedenle, tıbbi sorumluluk kavramının yalnızca cerrahi hatalar veya tıbbi

komplikasyonlarla sınırlı kalmayacak şekilde yeniden düzenlenmesi gerektiğini savunan Zeynep Ebu Talib, kadınların onurunu zedeleyen, psikolojik ve manevi bütünlüğünü ihlal eden ya da kendi bedenleri üzerindeki karar hakkını kısıtlayan uygulamaların da hukuki sorumluluk kapsamına alınmasını istedi.

Zeynep Ebu Talib ayrıca, hastaneye kabul sırasında imzalatılan onam formlarının da yeniden düzenlenmesi gerektiğini vurguladı. Buna göre her tıbbi müdahale için ayrı ve bilinçli onam alınmalı; hekim, uygulanacak işlemi, gerekçelerini, olası riskleri ve alternatif tedavi yöntemlerini hastaya ayrıntılı biçimde açıklamalı. Böylece hastanın kararı genel bir onaya değil, tam ve doğru bilgiye dayanmalı.

Zeynep Ebu Talib, tıbben mümkün olan durumlarda doğum sırasında birinci derece yakınının kadına eşlik etmesine izin verilmesinin de önemli bir güvence sağlayacağını belirtti. Zeynep Ebu Talib, kadının güvendiği bir kişinin yanında bulunmasının doğum sürecinde yaşanan kaygı ve korkuyu önemli ölçüde azaltacağını ifade etti.

Tıbbi hatanın ötesinde bir kavram

Son yıllarda “doğum şiddeti” kavramı daha yaygın kullanılmaya başlasa da, hukuki düzeyde tanınması hala sınırlı. Kadınların maruz kaldığı birçok uygulama, psikolojik ve insani boyutları göz ardı edilerek hala tıbbi müdahalenin ya da mesleki hataların bir parçası olarak değerlendiriliyor.

Avukat Zeynep Ebu Talib, doğum şiddetinin yeni ortaya çıkan bir olgu olmadığını, uzun yıllardır var olmasına rağmen kamuoyunda yeterince tartışılmadığını ve hak ettiği hukuki tanımı bulamadığını belirtti. Kadınların deneyimlerini daha fazla paylaşmaya başlamasıyla birlikte, bu uygulamalara yönelik yaklaşımın yeniden değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

Zeynep Ebu Talib'e göre gerçek değişim, yalnızca yeni bir kavramın kullanılmasından değil; kadının onuru, bedeni üzerinde karar verme hakkı ve mahremiyetinin temel haklar olarak kabul edilmesinden geçiyor. Bu hakların ancak gerçek bir tıbbi zorunluluk halinde ve açık hukuki güvenceler çerçevesinde sınırlandırılabileceğini vurguladı.

Bazı kadınların yeterli bilgilendirme yapılmadan normal doğumdan sezaryene yönlendirildiğini belirten Zeynep Ebu Talib, bazı hastanelerin ise kadınların hastaneye kabul sırasında imzaladığı genel onam formlarını, hastanın bilgisi dışında gerçekleştirilen tıbbi müdahaleleri meşrulaştırmak için kullandığını ifade etti.

Zeynep Ebu Talib ayrıca, doğumun ileri evresindeki bazı kadınların hastaneye kabul edilmemesi ya da daha sonra gelmelerinin istenmesinin hem annenin hem de bebeğin yaşamını tehlikeye atabileceğine dikkat çekti.

Kadınların doğum sırasında küçümseyici ve aşağılayıcı sözlere maruz kaldığını da belirten Zeynep Ebu Talib, doğum sancısıyla attıkları çığlıkların “şımarıklık” olarak nitelendirildiğini ya da başka kadınlarla kıyaslandıklarını söyledi. Zeynep Ebu Talib, bazılarına sıradan görünen bu ifadelerin kadınlar üzerinde derin ve kalıcı psikolojik etkiler bıraktığını vurguladı.

Kadınlar neden şikayette bulunmaktan çekiniyor?

Zeynep Ebu Talib, kadınların doğumun hemen ardından fiziksel ve psikolojik olarak büyük bir yorgunluk yaşadığını, bu nedenle maruz kaldıkları bazı uygulamaların hak ihlali olduğunu o anda fark edemeyebildiklerini belirtti. Özellikle ilk doğumunu yapan kadınların, kendilerine uygulanan bazı müdahalelerin “tıbbi sürecin doğal bir parçası” olduğu söylenerek normalleştirildiğini, bu yüzden mesleki sınırları aşan uygulamaları sorgulayamadıklarını ifade etti.

Zeynep Ebu Talib'e göre toplumsal damgalanma korkusu, aile ve çevrenin tepkisi ile ihlalleri kanıtlamanın güçlüğü, birçok kadının sessiz kalmasına neden oluyor. Hak ihlaline uğradığını düşünen kadınlar dahi, şikayette bulunmanın gerçekten bir sonuç doğurup doğurmayacağını sorguluyor; psikolojik ve toplumsal bedelin, elde edilecek hukuki kazanımdan daha ağır olacağını düşünüyor.

Zeynep Ebu Talib, mevcut mevzuatın büyük ölçüde Ceza Kanunu ile Tıbbi Sorumluluk Yasası'na dayandığını, doğum şiddetini bağımsız bir hak ihlali olarak düzenleyen açık yasal hükümlerin bulunmadığını söyledi. Bu alanda yapılacak yasal düzenlemelerin mevcut hukuki boşluğu gidereceğini belirten Zeynep Ebu Talib, açık ve net hükümler sayesinde kadınların ihlalleri bildirme konusunda daha fazla cesaret bulacağını, sağlık kurumlarının hasta haklarına uyma konusunda daha bilinçli hareket edeceğini ve fiziksel, psikolojik ya da aydınlatılmış onam hakkının ihlali gibi durumlarda hesap verebilirliğin güçleneceğini vurguladı.

Karar kadınların sesini kısar mı, yoksa belgelemeyi mi güçlendirir?

Davada verilen karar, gelecekte yaşadıkları deneyimleri paylaşmayı düşünen kadınlar üzerinde nasıl bir etki yaratacağı sorusunu da yeniden gündeme taşıdı. Kararın, kadınların ihlalleri dile getirmekten çekinmesine mi yol açacağı, yoksa bunları kanıtlamanın daha güvenli yollarını aramalarını mı teşvik edeceği tartışılıyor.

Avukat Zeynep Ebu Talib, kararın ilk etapta kadınlar üzerinde korku yaratabileceğini ve yaşadıkları ihlalleri kamuoyuyla paylaşma ya da şikayet etme konusunda tereddüt oluşturabileceğini söyledi. Ancak bu etkinin kalıcı olmayacağını belirten Zeynep Ebu Talib, aksine kadınlarda yaşananları hukuka uygun biçimde belgelemek ve mümkün olduğunca delil toplamak konusunda farkındalık yaratabileceğini ifade etti.

Zeynep Ebu Talib'e göre doğum şiddeti, yalnızca iki taraf arasındaki hukuki bir uyuşmazlık değil; kadının saygı, onur ve bilinçli onama dayalı sağlık hizmeti alma hakkını ilgilendiren daha geniş bir insan hakları meselesi. Her doğum deneyiminin güvenli olması gerektiğini vurgulayan Zeynep Ebu Talib, kadınların doğum sırasında ihlale uğrama ya da bunu kanıtlayamama korkusu yaşamaması ve sessiz kalmanın tek seçenek haline gelmemesi gerektiğini söyledi.