İran’da yargı ve idamlar: Rojhilat güvenlik politikalarının en sert uygulandığı bölge
İranlı avukat Shiva Moeini, savaş sonrası güvenlikçi politikaların sertleştiğini belirterek, Rojhilat Kürdistan’ın yargı baskısı ve idam uygulamalarının en yoğun yaşandığı bölgelerden biri haline geldiğini söyledi.
PARSHANG DAWLATYARİ
Haber Merkezi - Son savaşlar ve bölgesel gerilimlerin tırmanmasıyla birlikte İran’ın siyasi ve hukuki atmosferi yeni bir döneme girdi. Bu süreçte “ulusal güvenlik, casusluk, düşmanla işbirliği” ve “dış tehdit” gibi kavramlar, resmi söylemin merkezine yerleşirken, güvenlik gerekçesiyle yapılan tutuklamalar, ağır cezalar ve idam infazlarına ilişkin haberler de artış gösterdi.
Bu gelişmeler, insan hakları örgütleri, avukatlar ve sivil toplum temsilcileri arasında adil yargılanma hakkı ve sanıkların hukuki güvencelerine ilişkin kaygıları derinleştirdi.
İran’da avukat ve insan hakları aktivisti Shiva Moeini (güvenlik gerekçesiyle ismi değiştirilmiştir), ajansımızın sorularını yanıtlayarak, söz konusu gelişmelerin hukuki ve siyasi boyutlarını değerlendirdi.
*Son savaşların ardından güvenlik politikalarında ne gibi değişiklikler yaşandı? “Savaş hali” söylemi, tutuklama ve idam uygulamalarının genişletilmesinde nasıl bir rol oynadı?
İran ceza hukukunda, yasanın kendisi bu dönüşüme zemin hazırlamıştır. İran İslam Ceza Kanunu’nun 509. maddesi, savaş zamanında ulusal güvenliğe karşı suç işlenmesi halinde failin aynı suç için en ağır cezaya çarptırılacağını öngörmektedir. Yani savaş, sadece siyasi bir durum olmaktan çıkıp, cezayı ağırlaştıran yasal bir çarpan haline gelmiştir. Buna ek olarak, 12 günlük savaştan sonra kabul edilen ‘Casusluk Cezalarının Ağırlaştırılması’ yasası, savaş veya güvenlik durumlarında cezaların üç kat artırılacağını ve davaların Devrim Mahkemesi’nin özel birimlerinde öncelikli olarak ele alınacağını açıkça belirtmektedir. Bu da hem yargılama sürecinin hızlanması hem de cezaların ağırlaşması anlamına gelmektedir.
Pratik düzeyde ise bu savaş hali, güvenlik gözaltılarını yargısız infazlara dönüştürmek için bir gerekçe haline gelmiştir. BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’ne göre, savaşın başlangıcından bu yana İran, güvenlik suçlamalarıyla en az 21 kişiyi idam etmiş ve 4 binden fazla kişiyi gözaltına almıştır. Aynı kaynak, gözaltına alınanların çoğunun zorla kaybetme, işkence, zorla itiraf ve adil olmayan yargılamalarla karşı karşıya kaldığını belirtmektedir. Basitçe söylemek gerekirse, resmi söylemde savaş yalnızca bir dış tehdit değil, aynı zamanda iç alanı daraltmak, davaları hızlandırmak ve cezaları daha da ağırlaştırmak için kullanılan bir meşruiyet kaynağıdır.

*“Amerika ve İsrail adına casusluk yapmak” suçlamaları hangi yasal ve güvenlik mekanizmalarına dayandırılmaktadır? Bu tür davalarda söz konusu suçlamalar genellikle hangi delillerle temellendirilmektedir?
Kanun metni açısından İran’da casusluk suçu, İslam Ceza Kanunu’nun 501 ve 505. maddeleri ile 508. maddesine dayanmaktadır. 501. madde, ‘harita, belge, karar ve gizli bilgilerin yetkisiz kişilere iletilmesini’; 503. madde, ‘bilgi toplamak amacıyla siyasi veya askeri alanlara girmeyi’; 505. madde, ‘resmi bir görevin örtüsü altında bilgi toplayıp bunları başkalarına aktarmayı’; 508. madde ise ‘İslam Cumhuriyeti’ne karşı yabancı hükümetlerle işbirliği yapılmasını’ düzenlemektedir.
2025 yılında kabul edilen yeni yasa ise bu kapsamı daha da genişleterek ulusal güvenlik çerçevesinde ‘operasyonal bilgi, medya içerikleri, iletişim araçları’ ve ‘yabancı ağlara mesaj iletimi’ gibi alanları da kapsama almıştır. Dolayısıyla pratikte ‘casusluk’, yalnızca klasik anlamda gizli bilgi aktarımını değil, her türlü temas, işbirliği ve hatta dijital faaliyeti içerecek şekilde yorumlanabilmektedir.
Kanıt aşamasında ise çoğu zaman adil yargılanmanın katı standartlarından ziyade güvenlik kurumlarının oluşturduğu dosyalara dayanılmaktadır. Son davalarda yargıya bağlı medya kuruluşu Mizan ve diğer resmi kaynakların aktardığı bilgiler, yetkililerin ‘itiraflar’, ‘Mossad ajanlarıyla temas iddiaları’, ‘bilgi aktarımı’, ‘hassas bölgelere erişim’ ve ‘düşmanla işbirliği’ gibi unsurları bir araya getirerek dava dosyaları oluşturduğunu göstermektedir.
14 Ocak protestoları sonrasında idam edilen kişilerden birinin davasında, resmi medya onun Mossad’a teknik destek sağlamak ve İsrail ajanlarıyla görüşmekle suçlandığını öne sürerken, ailesi ve insan hakları örgütleri söz konusu itirafların işkence altında alındığını belirtmiştir. Mayıs 2026’da görülen başka bir davada ise bir kişi, ‘savaş döneminde ABD ve İsrail’e bilgi aktarmak’ suçlamasıyla idam edilmiştir. Bu tablo, uygulamada ‘kanıt' kavramının çoğu zaman şeffaf ve bağımsız adli incelemelerden ziyade güvenlik kurumlarının raporlarına, resmi anlatılara ve siyasi baskı mekanizmalarına dayandığı yönündeki eleştirileri güçlendirmektedir.
*Güvenlik suçlamalarıyla açılan ve idam cezasıyla sonuçlanabilen davalarda, sanıkların bağımsız avukat seçme ve savunma hakkı ne ölçüde güvence altındadır?
Hukuki açıdan bakıldığında, İran Anayasası'nın 35. maddesi avukat tutma hakkını, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 48. maddesi ise soruşturma aşamasında avukata erişim hakkını güvence altına almaktadır. Ancak 48. maddenin dipnotu, bu hakkı ‘güvenlik’ davaları ve bazı organize suçlar bakımından sınırlandırmakta; sanığın yalnızca yargı erki başkanı tarafından onaylanmış avukatlar listesinden bir avukat seçmesine izin vermektedir. Üstelik bu kısıtlama yalnızca ön soruşturma aşamasıyla sınırlı kalmamakta, uygulamada hassas davalarda bu temel hak sıklıkla engellenmektedir.
Sorun yalnızca söz konusu dipnotun varlığı değil, aynı zamanda uygulanma biçimidir. Çeşitli raporlara göre, onaylı avukatlar listesi ülke genelinde şeffaf ve kamuya açık değildir. Yüksek profilli güvenlik davalarında Devrim Mahkemeleri ve güvenlik kurumları bağımsız avukatları süreç dışına itebilmekte, hatta bazı durumlarda sanıkların avukat seçme hakkı fiilen engellenebilmektedir. Bu kısıtlama, özellikle siyasi sanıkları, baskı altında ifade veya itiraf alınma riskinin en yüksek olduğu soruşturma aşamasında bağımsız hukuki destekten mahrum bırakmaktadır. Bu nedenle idam cezasıyla sonuçlanabilecek davalarda savunma hakkı çoğu zaman kağıt üzerinde varlığını korusa da, güvenlik ve yargı baskısının etkisi altında fiilen ortadan kalkabilmektedir.
*“Ulusal güvenlik tehdidi” kavramının kapsamı İran’da nasıl genişletildi? Bu değişim, idam cezasına konu olan suçlamaların sayısı ve niteliği üzerinde nasıl bir etki yarattı?
Savaş ve protestoların ardından İran’da ‘ulusal güvenlik tehdidi’ kavramı, casusluk veya sabotaj gibi dar kapsamlı suçlamaların ötesine geçerek siyasi muhalefeti, dış dünyayla kurulan iletişimi, medya faaliyetlerini ve hatta dijital eylemleri kapsayan geniş bir etikete dönüşmüştür. Mahkemeler ve güvenlik kurumları, birçok siyasi suçu ‘iç veya dış güvenliğe karşı suç’ kapsamında yeniden tanımlayabilmekte; bu durum ise davaların Devrim Mahkemeleri’ne sevk edilmesine ve daha ağır cezalarla sonuçlanmasına yol açmaktadır. 2025 yılında kabul edilen yeni yasa, bu eğilimi daha da güçlendirmiştir. Yasa; ‘pratik eylemler’, ‘bilgi aktarımı’, ‘medya içerikleri’, ‘yabancı ağlarla iletişim’ ve hatta belirli iletişim araçlarının kullanımı için dahi ağır yaptırımlar öngörmektedir.
Bu yeniden tanımlamanın en önemli sonuçlarından biri, idam cezasının uygulanabileceği alanın genişlemesidir. Çünkü ‘ulusal güvenlik’ kavramı ne kadar geniş yorumlanırsa, idam cezasına yol açabilecek davranışların kapsamı da o ölçüde genişlemektedir. Birleşmiş Milletler raporları, savaşın başlamasından bu yana İran’da yalnızca güvenlik gerekçeli gözaltıların değil, infazların da önemli ölçüde arttığını göstermektedir. Buna göre, 2024 yılında en az 901 infaz kaydedilmiş ve bu eğilim 2025 yılında da sürmüştür. ‘Ulusal güvenlik’ kavramı protestoları, medya faaliyetlerini, azınlıkların taleplerini ve hatta çevrimiçi aktivizmi kapsayacak şekilde genişletildiğinde, idam cezası da istisnai bir yaptırım olmaktan çıkarak siyasi disiplin ve kontrol mekanizmasının bir parçasına dönüşmektedir.

*Resmi medya, kriz ve savaş dönemlerinde güvenlik odaklı anlatılar üreterek kamuoyunu nasıl şekillendiriyor ve bu söylem toplumsal algı üzerinde nasıl bir etki yaratıyor?
İran’daki resmi medya, özellikle Mizan ve yargı ile güvenlik aygıtına bağlı yayın organları, sanıkları genellikle kendini savunma hakkına sahip vatandaşlar olarak değil, ‘gerçek tehditler’ olarak tasvir etmektedir. 16 Haziran 2026’daki infazlara ilişkin haberlerde Mizan, idam edilen iki kişiyi isyanın ‘silahlı liderleri’ olarak nitelendirmiş ve onları ‘yeryüzünde bozgunculuk’ ve ‘ulusal güvenliğe karşı eylem’ gibi suçlamalarla tanımlamıştır. Bu dil, yargılama süreci tamamlanmadan kamuoyunda bir yargı oluşturulmasına yol açmaktadır.
Siyasi açıdan bakıldığında bu anlatı üretimi iki işlev görmektedir. Birincisi, toplumsal korku yaratarak sanıklara yönelik kamuoyu desteğinin oluşmasını zorlaştırır; ikincisi ise toplum nezdinde her türlü protestoyu ‘düşmanla işbirliği’ olarak çerçeveleyerek yeniden tanımlar. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, 2023 yılında İran hükümetinin infazları kamuoyunda korku yaratmak ve muhalefeti bastırmak amacıyla kullandığını ifade etmiştir. Bu nedenle kriz dönemlerinde resmi medya yalnızca bilgilendirici bir rol oynamaz, aynı zamanda cezalandırma mekanizmasının bir parçası haline gelir. Çünkü kamuoyundaki ‘yargıyı’ fiilen önceden inşa eder.
*İran’da idam cezası hangi gerekçelerle caydırıcı bir araç olarak sunulmaktadır ve bu işlevin etkinliğine ya da etkisizliğine dair mevcut veriler neyi göstermektedir?
İdam cezasını klasik caydırıcılık perspektifinden ele aldığımızda, mevcut bulgular İran’daki işlevinin oldukça sınırlı ve büyük ölçüde politik nitelikli olduğunu göstermektedir. Ardı ardına gelen infaz dalgalarına, protestolara, tutuklamalara ve baskılara rağmen ne siyasi suçların ne de toplumsal protestoların tamamen dizginlenebildiği görülmektedir; aksine, protesto ve direniş biçimleri yalnızca farklı formlara evrilmiştir.
2025 ve 2026 Birleşmiş Milletler raporları, İran’daki infaz artışının hükümetin iddia ettiği davranışlarda gerçek bir azalmadan ziyade, ‘kontrolün yoğunlaştırılması’ eğilimiyle ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Dahası, İran’daki infazların mantığı çoğu zaman caydırıcı olmaktan ziyade gösterişe dayalı bir karakter taşımaktadır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları yetkilileri 2023 yılında, İran hükümetinin ölüm cezasını suç kontrolü amacıyla değil, toplumu sindirmek ve muhalefeti bastırmak için kullandığını ifade etmiştir. 2024 ve 2025 verileri de, infazlarda rekor düzeylere ulaşılmasına rağmen cezaların giderek daha fazla güvenlik ve siyasal çerçevede uygulanmaya devam ettiğini göstermektedir. Ceza hukuku perspektifinden bakıldığında, İran’da ölüm cezası etkili bir suç önleme aracı olmaktan ziyade, giderek bir yönetim ve kontrol mekanizması işlevi görmektedir.
*İran’da dış politika gerilimlerinin yükselmesi, iç hukuk ve yargı sisteminde güvenlik temelli sıkılaştırmalarla nasıl bir ilişki içinde değerlendirilebilir?
Bu ilişki İran’da tutarlı bir örüntü sergilemektedir. Dış gerilimler arttıkça hükümetin içeride ‘güvenliği sıkılaştırma’ eğilimine yöneldiği görülmektedir. Savaşın başlangıcından bu yana 4 binden fazla kişi güvenlik suçlamalarıyla tutuklandı ve idam cezaları arttı. Aynı dönemde ‘casusluk’, ‘düşmanla işbirliği’ veya ‘muhalif gruplara üyelik’ gibi suçlamaları içeren davalarda ağır cezalar hızla devreye sokuldu. Bu durum, dış savaşın hükümet açısından yalnızca bir tehdit değil, aynı zamanda iç güvenlik seferberliğini meşrulaştıran bir araç olarak da işlev gördüğünü göstermektedir.
Hukuki ve siyasi bir perspektiften bakıldığında bu tablo, ‘olağanüstü hal’ mantığının kurumsallaşmasına işaret etmektedir. 2025 yılında kabul edilen yeni ‘Casusluk Yasası’ da bu savaş bağlamında yürürlüğe girmiş; soruşturma süreçlerini, yetkili birimleri ve suç tanımlarını hız ve ağırlaştırma yönünde yeniden düzenlemiştir. Dolayısıyla İran’da dış gerilimlerin tırmanması, çoğu zaman iç yargı sisteminin de eş zamanlı olarak sertleşmesine yol açarken, güvenlik kurumlarının savaş söylemini iç muhalefeti ‘düşman’ olarak yeniden tanımlamak için kullanması bu süreci pekiştirmektedir.
*Uluslararası insan hakları kurumlarının İran'daki idam vakalarını belgelemek ve takip etmek için hangi araçları var ve bunların etkinliği neden sınırlı?
En önemli araçlar arasında bilgi toplama misyonları, özel raportörler, Birleşmiş Milletler periyodik raporları ve evrensel yargı yetkisi kapsamında kullanılabilecek belgeleme mekanizmaları yer almaktadır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, 2025 yılında bilgi toplama misyonunun yetkisini; tüm ciddi ve devam eden ihlalleri araştırmak, kanıt toplamak ve muhafaza etmek ile gelecekteki yargı süreçlerine hazırlık yapmak amacıyla genişletmiştir. İran İnsan Hakları Merkezi de bu yetkinin artık yalnızca 2022 protestolarıyla sınırlı olmadığını, sürekli bir belgeleme ve olası yargı süreçlerine hazırlık amacı taşıdığını belirtmektedir.
Ancak bu araçların etkinliği sınırlıdır; zira Birleşmiş Milletler mekanizmalarının İran hükümeti üzerinde yürütme, polis ya da zorlayıcı bir gücü bulunmamaktadır ve büyük ölçüde ulusal hükümetlerin ve yargı organlarının işbirliğine bağlıdır. İran İnsan Hakları Merkezi’nin değerlendirmelerine göre, İran’ın bu mekanizmalara tam ve engelsiz erişim sağlaması gerekmektedir; ancak hükümet bu yönde gerekli işbirliğini göstermemektedir. Sonuç olarak, insan hakları mekanizmaları çoğunlukla doğrudan adaletin sağlanmasından ziyade ‘kayıt altına alma, ifşa etme ve gelecekteki adalete hazırlık’ işlevi görmektedir. Bu nedenle bu araçlar önemli olmakla birlikte, tek başlarına idam dalgalarını durdurma kapasitesine sahip değildir.

*Rojhilat Kürdistan’da siyasi sanıklara yönelik güvenlik modeli, İran’ın diğer bölgelerindeki uygulamalardan hangi yönleriyle farklılaşmaktadır ve bu farklılaşma tutuklama ve idam istatistiklerine nasıl yansımaktadır?
Rojhilat Kürdistan’da siyasi suçlardan yargılanan kişiler genellikle daha ağır bir güvenlik etiketiyle karşı karşıya kalmaktadır. Merkezde protesto veya siyasi faaliyet olarak tanımlanan eylemler, Rojhilat Kürdistan’da hızla ‘ulusal güvenliğe tehdit’, ‘düşmanla iş birliği’ veya ‘yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak’ olarak nitelendirilebilmektedir. 2024 ve 2025 verileri bu uçurumu açık biçimde ortaya koymaktadır. Birleşmiş Milletler raporlarına göre 2024 yılında kaydedilen 901 infazın 84’ü Kürt, 108’i ise Beluç yurttaşlardan oluşmaktadır. Sonraki raporlar da etnik azınlıkların idam cezasına orantısız biçimde maruz kaldığını vurgulamaktadır.
Bu fark yalnızca sayısal düzeyde değil, dava türü ve anlatı biçimi açısından da kendini göstermektedir. Rojhilat’ta davalar çoğunlukla güvenlik diliyle çerçevelenmekte, dış bağlantılarla ilişkilendirilmekte ve Devrim Mahkemeleri’ne daha hızlı sevk edilmektedir. Jina Mahsa Emînî’nin katledilmesi ardından gerçekleşen protestolara katıldığı gerekçesiyle suçlanan Kürt Reza Rasaei’nin idamı gibi örnekler, Kürt sanıkların yer aldığı davaların sıklıkla iddia edilen itiraflar, işkence ve şeffaf olmayan süreçlerle birlikte yürütüldüğünü göstermektedir. Bu tablo, Rojhilat Kürdistan’ın yalnızca daha sert bir uygulama alanı değil, aynı zamanda devletin güvenlik politikasının en yoğun biçimde test edildiği bölgelerden biri olduğunu ortaya koymaktadır.
*Savaş sonrası dönemde güvenlik söyleminin güçlenmesi, Kürt tutuklulara yönelik yargı ve ceza pratiklerini nasıl etkilemiştir ve bu süreç nasıl değerlendirilebilir?
En önemli değişiklik hız ve şiddettir. 2025 yılında kabul edilen yasa, kendisine tabi davaların öncelikli olarak Devrim Mahkemesi’nin özel şubelerinde görülmesini öngörmekte; resmi süreler kısaltılmakta ve yeterli gerekçeler bulunması halinde duruşma sonuna kadar geçici gözaltı uygulanabilmektedir. Bu durum, güvenlik davalarında etkili savunma olasılığının azalmasına ve ağır cezaların daha kısa sürede verilmesine yol açmaktadır. Bu kurallar 509. madde ve savaş sonrası güvenlik atmosferiyle birleştiğinde, Kürt bir tutuklu açısından sonuç; siyasi bir suçlamanın idam cezasına veya çok uzun süreli hapis cezalarına dönüşmesi olabilmektedir. Rojhilat’ta bu süreç, yalnızca münferit davalar bütünü olarak değil, bölgesel yargı politikasının bir parçası olarak değerlendirilmelidir.
2024 yılında idam cezası riskiyle karşı karşıya kalan ve bağımsız avukat hakkından ile etkili temyiz yolundan mahrum bırakılan Kürt sanıklara ilişkin dört ayrı dava örneği, Rojhilat Kürdistan’da savaş sonrası güvenlikleştirmenin süreci sıkıştırma ve ceza düzeyini yükseltme yönünde işlediğini göstermektedir. Bu durumun hukuki analizi açıktır: Devlet, savaş sonrası dönemi siyasi meseleleri ağır cezalara, hatta ölüm cezasına dönüştürmek için kullanıyor. Rojhilat Kürdistan ise coğrafi konumu ve siyasi hassasiyeti nedeniyle bu sert uygulamalara diğer bölgelere kıyasla daha yoğun biçimde maruz kalmaktadır.