Adı konmamış paylaşım savaşı, arayışlar ve çözüm paradigması- ANALİZ

Küresel paylaşım savaşları, Ortadoğu’daki hegemonya mücadeleleri ve kadınlara yönelik sistematik şiddet karşısında demokratik toplumun inşası temel bir çözüm olarak öne çıkıyor.

BERİVAN ZİLAN

1’inci ve 2’inci dünya paylaşım savaşlarına kıyasla yöntemleri bakımından kirli, kuralsız, sınırsız, hiçbir ahlaki-siyasi-askeri prensibe dayanmayan ve belki de bu nedenle adı bile konulmayan bir dünya paylaşım savaşının içinde bulunuyoruz. Erkek egemen sistem içinde bulunduğu krizi; kadınlara yönelik şiddeti ve katliamı, çocuk, toplum ve eko kırımı sistematikleştirerek aşmaya çalışmaktadır. Küresel, bölgesel iktidar mücadeleleri, çelişkiler, ittifaklar ve güç dengelerine bağlı olarak gelişen lokal savaşlar, çatışmalar siyasal gündemi belirlerken, buna karşı halkların, kadınların var olma direnişleri ve özgürlük arayışları da devam etmektedir.

27 Ekim’de İsrail’de genel seçimler yapıldı, 3 Kasım’da da ABD’de Kongre seçimleri yapılacak. Bu seçimlerin öncesinde ya da hemen sonrasında iktidarlar tarafından bölgeye de yansımasını bulabilecek önemli hamlelerin yapılması ihtimali yoğunca değerlendirilmektedir. Tam da bu olasılık nedeniyle, seçimlerden çıkması muhtemel sonuçlara göre bölge devletleri de bir süredir hamleler yapmakta ya da bekletmektedirler. Aynı devletler farklı dosyalar üzerinden de olsa birbiriyle çelişen küresel güçlerle çalışabilmekte, zaman zaman da bağlarını derinleştirmeye yönelmekteler.

Gençlik eylemleri kitleselleşerek yayılıyor

ABD, İsrail, İran, Türkiye, Rusya ve Çin gibi aktörlerin politikaları; Körfez ülkelerinin askeri, ekonomik ve diplomatik hamleleri; Kürtlerin, Filistinlilerin ve benzer durumdaki halkların statü mücadeleleri; kadınların eşitlik ve özgürlük arayışları aynı tarihsel zamanda ve zeminde yaşanıyor.

Fransa’da liseli gençlik eylemleriyle başlayan protestolar kitleselleşerek ülke geneline yayıldı. Eylemlerin hedeflerine ve amaçlarına dönük sokaklarda da medyada da manipülasyon ve provokasyonlar yoğun biçimde yapılsa da Avrupa’nın diğer ülkelerine de şimdiden yayıldığı görülüyor. Toplumsal sorunların ağırlaşmasının yükü altında ezilenlerin tümünün birleşerek örgütlenmesi ve harekete geçmesi karşısında gerçekte hiçbir iktidar ve sistem duramaz. Ama elbette böyle bir durum ancak insanlar güçlü bir alternatife inandıklarında mümkün olmaya başlayabilir.

Ortadoğu’nun yeniden dizaynı ve Kürtler

Ortadoğu’da ise; hegemonya mücadelelerinde haritaların yeniden oluşturulması iddiasıyla savaşların yapıldığı, çelişkilerin uçlaştığı, ittifakların güçlendiği ya da bozulduğu bir dönem yaşanmakta. Tüm devlet güçleri, hatta örgütler buna göre pozisyon alma zorunluluğuyla karşı karşıya kalmaktadır.

Kasr-ı Şirin Antlaşması'ndan bu yana bölgesel bir sorun olarak karakter kazanan Kürt sorunu; Osmanlı döneminin son yüzyılı ardından Türkiye, İran, Irak ve Suriye devletlerinin başat sorunu olarak bugünlere kadar geldi. Sınırların yeniden çizilmesiyle, dört ayrı ulus-devletin egemenliğinde parçalanan Kürdistan’da Kürtler bu devletlerin sömürgeci, milliyetçi, mezhepçi ve faşist karakterleriyle inkar ve imha politikası dediğimiz baskı, işkence, tutuklama, fiziki katliam, kültürel asimilasyon, kaynaklarının ekonomik ve ekolojik talanı, demografik müdahalelere maruz bırakıldı. Ortadoğu’da yeni hegemonya düzenine göre dengeler kurulurken Kürtlerin statüsüzlüğünü strateji haline getirenlere rağmen; Kürt halkı olmaksızın yeni bir dizayna yönelmenin istikrarlı bir geleceğinin olamayacağı kabul edilmektedir. Çünkü PKK ve kadın hareketi öncülüğünde büyük bedeller sonucunda Kürt halkı araçsallaştırılmaktan, devletler arasında bir kart olarak kullanılmaktan çıkarılmış, temel siyasi dinamiklerden biri ve irade olarak önemli bir özne haline getirilmiştir.

Bölgesel hegemonya savaşların da İran’ın durumu

Küresel ve bölgesel hegemonyanın sindirme ve teslim alma savaşlarına gerekçe yapılan 7 Ekim saldırılarından sonra, son bir yılda bölgesel düzenin sarsılması anlamında yaşanan en önemli olaylardan biri; 28 Şubat’ta ABD-İsrail’in İran’la yaşadıkları gerilimin doğrudan savaşa evrilmesiydi. İran’ın askeri ve ekonomik olarak aldığı ciddi darbelere rağmen bölgedeki ABD tesislerini ve enerji altyapısını hedef alan misillemeleri savaşın bölgeye daha da yayılmasına yol açtı. 17 Haziran’da ateşkes resmileştirildiyse de Trump, 8 Temmuz’da ateşkesin sona erdiğini söyledi. ABD-İsrail ve İran savaşında olduğu gibi son yıllarda küresel ve bölgesel hegemonik güçlerin kesişen çıkarları, rekabetleri ve çelişkilerinin oluşturduğu iktidar ilişkileri sonucunda başlatılan tüm savaş ve çatışmalarda hangi gücün gerçekten kazanıp hangi gücün kaybettiği belirsizdir. ABD ve İsrail’in iki yoğun saldırı dönemi ardından İran’ın askeri ve ekonomik altyapısına ağır zarar verdikleri halde, bu yolla istedikleri zamanda istedikleri siyasi düzeni kuramadıkları görüldü. Hala sonuçlanmamış olsa da bu önemli ve sonraki adımları belirleyen bir durum olarak yaşandı. Bu iktidar ve sömürge odaklı hesaplar ve hamleler tarih boyunca olduğu gibi, günümüzde de kadınlar, inanç çevreleri ve etnik kimlikler için savaş, çatışma, yıkım, yoksullaşma anlamına gelmektedir.

Bakur Kürdistan’da 2’inci yılını dolduran süreç

Bakur Kürdistan ve Türkiye gündeminde2’inci yılını dolduran sürece dair yoğun biçimde; süreç yavaşladı mı, durdu mu, dondu mu, bitti mi değerlendirmelerinin yapıldığı bir dönemden geçiyoruz. Elbette bu değerlendirmelerin öncelikli nedeni; başmüzakereci olarak hala Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın özgür yaşar ve çalışır koşullarda bulunmaması ve statüsünün resmileşmemesinin kendisiyle getirdiği sorunlardır. Yine iktidarın ve devletin bu tarihi süreci dar bir güvenlik sorununa sıkıştırma ısrarıdır. Yüzyılı aşkın bir süredir Türk ve Sünni olmayan etnik ve inanç topluluklarını baskı altında tutan  ve hatta tehlike addedip katliamdan geçirebilen, yargının iktidarın çıkarlarına göre sopa  olarak kullanıldığı, basın yayın faaliyetlerinin hakikat arayışına yönelmişse cezalandırıldığı, sadece çalmayı bilenlerin ekonomi altında ezilmediği, anti demokratik,  kadınları, çocukları, gençleri ve doğayı adeta sömürü çarkında öğüten bir devlet yapılanmasının değişime dönüşüme yönelmesi elbette kolay olmayacaktı. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan bu süreci ilerleterek; AKP’deki kişi, aile ve parti olarak iktidarda kalma hesaplarına, devlet katında bölge statükosunu zayıflatmama ve emperyal güç olma hayallerine, küresel ve bölgesel hegemonyanın kirli planlarına rağmen halkları kazanımla çıkarmanın tarihi çabasını vermektedir.

Sürecin gidişatını belirleyecek olan toplumsal mücadelenin gücüdür

Halkımız yaygın biçimde Kürdistan’da, Türkiye’de ve Avrupa’da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğünü talep eden eylemler geliştirmektedir. Ancak bırakalım Abdullah Öcalan’ın rehin pozisyonundan çıkarılmasını hala sürecin sağlıklı yürüdüğünün bir işareti, toplumsallaşmasına hizmet edecek olan gazetecilerle ve şahsiyetlerle görüştürülmesi dahi sağlanmamaktadır. İktidar ve devletin gerçek tavır ve niyetinin yaptığı açıklamalarla uyuşmadığı açıktır. Ancak unutmamak gerekir ki belirleyici olan toplumsal mücadelenin düzeyi olacaktır. Bu yönüyle niyet temiz, hedef barış değilse bile, süreci barışa ve demokratik topluma ulaştırmak için mücadele etmek, bunu esas almayan hiçbir iktidarın ayakta kalamayacağını, ülkeyi yönetmeyi hak etmediğini ortaya koyabilmek gerekmektedir.

Demokratik toplum inşası halkların kaderini tayin edebilir

Eğer devlet ve iktidar; Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın başmüzakereci statüsüne uygun olarak özgür ve eşit biçimde çalışma ve yaşam koşullarını sağlamaz, rehine statüsünde ısrar eder ve demokratikleşme temelinde değişim-dönüşüme yönelmezse ağır savaş ve çatışma koşullarına dönülmesi imkansız bir seçenek değildir. Bu seçeneğin ortadan kalkması; iktidarların çıkarlarından vazgeçmesi ile değil (ki bu zaten mümkün değildir), komünalist halk örgütlülüğünü ve özsavunmayı güçlendirmekle mümkün olabilir. Bu anlamda tüm parçalar açısından en temel perspektif olarak açığa çıkan; komünler temelinde demokratik toplum inşası; toplumun kaderini tayin edebilmesinin yegane yolu olarak görünmektedir.

Rojava ve Suriye’de yaşanan gelişmeler

Küresel ve bölgesel iktidar güçlerinin ortak planlamaları sonucu görevlendirilen ve iki yılını doldurmak üzere olan çeteci-cihadist yapıdaki rejimin karakteri nedeniyle Suriye ve Rojava’da gerginlik azalmak bir yana artmaktadır. Toplumsal karmaşaya ve çökmüş bir ekonomiye rağmen sorunlar; demokratikleşme, etnik ve inançsal zenginliğin kapsanması ve halk iradesinin esas alınması yoluyla çözülmek yerine otoriterleşmeye, cinsiyetçiliğin, milliyetçiliğin ve din istismarcılığının kalıcılaştırılmasına yönelinmektedir. Bu kapsamda özel olarak Rojava’ya dönük provokasyon ve saldırıların da teşvik edilerek sürdürüldüğü görülmektedir. Fetihçi, kadın düşmanı, katliamcı planların tehdit olarak varlığını sürdürdüğü bu zeminde, demokratik ulus anlayışı ve yaklaşımıyla halkları ve inançları birbirine düşmanlaştıran tutumlarla, cinsiyetçi, mezhepçi, milliyetçi dil ve yaklaşımlarla mücadele edilmeksizin bu tehlikelerin önünün alınamayacağı açıktır.

İran’ın hedefinde direnen kadınlar var

Ortadoğu’daki gelişmeler anlamında en sıcak alanlardan biri de İran ve Rojhılat parçasıdır. İran rejimi dış tehditler karşısında Kürtler başta olmak üzere kadınlara, halklara ve direnen herkese yönelik katliam, zulüm, işkence, tutuklama ve idam terörünü estirmeye devam etmektedir. İran rejimi WerîşeMuradî’ye ikinci kez idam cezası vermekte, tutuklanan KJAR üyesi iki devrimci kadına dair ise aylardır hiçbir bilgi vermemektedir. Ancak Kürt kadınları kadar Arap, Beluc, Azeri, Fars ve Bahai gibi diğer inanç ve kimliklerden kadınlar için de bu rejim faşist karakterdedir. Bu gerçekliği örtmek amacıyla da, kadınları caddeler üzerinde rejimi korumak üzere askeri eğitimden geçirdiğine dair görüntüler yayınlamaktadır. Gerçekte İran devletinin direnen kadınları ve en örgütlü halk olarak Kürtleri kendisi için en büyük tehlike potansiyeli olarak gördüğü yaptığı tutuklamalardan, idam cezaları ve uygulamalardan, Rojhılat’ta geliştirdiği askeri yığınak ve operasyonlardan, Başur Kürdistan’da konumlanan Kürt örgütlerine dönük kesintisiz saldırılarından anlaşılmaktadır. Türkiye’ye gittiklerinde iktidar ve devletten nasıl bir akıl aldıklarını bilmiyoruz ama İran rejiminin tüm halk ve inançları demokratikleşme potasında birleştirme, ülkenin güvenliğini bu temelde sağlamlaştırma, özgürlük ve eşitlik ilkeleri temelinde ortak yaşama yönelme seçeneğine yüzünü dönmemesi durumunda iç ve dış tehditlerden kurtulamayacağı açıktır.

Başur’da kurulamayan hükümet ve anlaşmazlıklar

Bölgedeki savaş içinde özellikle de İran’a yönelik planlamaların Irak’a nasıl yansıyacağı, bu yönüyle çatışma zeminine açık olma durumu halen değerlendirilmektedir. Ali Zeydi’nin seçilmesi ardından gündemine aldığı ilk konulardan biri de; silahlı yapıların entegrasyonuydu. Bazı yapılar kabul etse de karşı çıkan gruplar için son tarih; 2027 Haziran ayı olarak belirlendi. ABD’nin beklenen çekilmesinin de gerçekleşmesiyle iç dengeleri yeniden şekillendirme çabası göze çarpmaktadır. Bu kapsamda Başur yönetiminin yetkilerinden, merkezi hükümetin yetki sınırlarının yeniden belirlenme tartışmaları ile böylesi kritik bir dönemde Başur Kürdistan’da hükümetin hala kurulamamasının kendisiyle getirdiği ciddi riskler kaygı uyandırmaktadır.

Irkçı ideolojilere karşı demokratik ulus

Dünyada da insanlık ve doğa için hatta evren için en iyi yaşam modelinin ne olduğuna dönük arayışlar yoğunlaşırken, sosyalizm seçeneği alternatif olarak kendini ortaya koyabildiği ölçüde ilgiyle karşılanmaktadır.  Tam da burada Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan küresel anlamda yaşanan toplumsal sorunlara çözüm paradigmasını demokratik modernite, demokratik ulus, demokratik sosyalizm gibi kavram setleriyle ortaya koymaktadır. Irkçı, milliyetçi, mezhepçi ideolojilere karşı demokratik ulus; halkların, inançların, tüm farklı kimliklerin özgürlük ve eşitlik ilkeleri temelinde ortak-kollektif-komünal yaşamını ifade etmektedir.

Kastik katil ve görünmez kılınan şiddet

Yeni bir 25 Kasım günü daha yaklaşırken ve yaşamdan koparılan kadınların sayısı tehlikeli boyutlarda artarken, bu paradigmanın kadınlar için değerini anlaşılır kılmanın gerekliliği de artmaktadır. Hal böyle iken dünyada ve bölgede kadın kırımı, kadın katliamı tanımlamalarının sadece birer ideolojik tespit olarak kalmış olması, sorunu gündemleştirme biçimimizi yeniden ve çok yönlü ele almayı gerekli kılmaktadır. Kuşku yok ki; sorunların nasıl tanımlandığı çözüm arayışlarını ve içeriklerini belirlemektedir. Bu anlamda sorun giderek ağırlaşmakta çünkü hakikatler çarpıtılmaya, kadınların özsavunma çabaları ve yaşam mücadeleleri engellenmeye devam etmektedir. Kadınlara yönelik somut fiziksel şiddet ve saldırılar dahi çoğu zaman gizlenebilmekte, kastik katil sistemin sosyolojik, psikolojik ve inanç istismarıyla bir kültür haline getirdiği şiddeti görünmez kılmak, işten bile sayılmamaktadır.

Kadın katliamlarına karşı yapılan eylemlerin önemi

Tarih okumalarımızdan çıkarmamız gereken derslerin başında; her iktidarın olmazsa olmazı; kadın sorununa stratejik yaklaşarak devamlı kılmak, kırım politikalarını yaşamın her alanında ve anında çok yönlü olarak hayata geçirmektir. Bu stratejinin temellerinden biri; gerçekte sistemin hizmetçisi ve kurbanı olan erkek bireylerin de paradoksal olarak efendiymiş gibi konumlandırılması ve kullanılmasıdır. Bu açıdan egemen erkek zihniyet ve kültürünü öldürmek, erkeği dönüştürmek şiddete karşı mücadelede oldukça önemli bir yön olmaktadır. Bu kapsamda Amed’de kadın katliamlarına karşı ilk kez erkeklerin yürüyüş gerçekleştirmesi “kadınların katledilmesi biz erkeklerin utancıdır” mesajının verilmesi önemliydi. Erkeklerin kendinden başlayarak hemcinslerine dönük zihniyet dönüşümü ve şiddetle mücadele çabalarında aktifleşmesinin zorunluluğu giderek daha açık görülmektedir. Amed’de 10 hafta sürecek olsa da  ‘Kadın, Adalet ve Hafıza Nöbeti’ eylemi konuya dair bilinç ve duyarlılığı arttırmaktadır. Bu yönüyle eylemlilik halinde olarak bu duyarlılığı sürdürecek, toplumsal bilinci yükseltecek, şiddetin önünü alacak her çalışma şüphesiz değerlidir, anlamlıdır ve büyütülmelidir.

‘Jin jiyan azadî’ formülasyonu

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan güncel çözümlemelerin yetmeyeceğini değerlendirerek, tarih boyunca kadın sorununa dair hiçbir önderin, filozof ve düşünürün yapmadığı kadar tarihsel, sosyolojik analizler geliştirmiş, şimdiye kadar hiçbir önderin sahip olmadığı düşünsel-felsefik derinlikle ve yaşam tarzıyla da bu farkını ortaya koymuştur. Sosyalizmin öncelikli olarak çözüm geliştirmesi gereken sorunların başında kadın sorunsallığı olduğunun altını çizmekte, Jin Jiyan Azadi formülasyonuyla kadının yaşamda sahip olması gereken yerini tanımlamaktadır. Kadınların; dünyanın her yerinde devletlerle, cinsiyetçilikle yüklenmiş toplumla ve ailelerle, egemen erkekle, derin köklü sorunlar yaşamaya devam ettiği bu çağda felsefik, ideolojik  yaklaşım ve yaşam modeli alternatifi bu nedenle hayati önem taşıyor.