Egemenlik ve ateş: Zagros'un bedeninde yanan iki alev

Zagros’ta orman yangınları ekosistemi tahrip ederken, müdahaleler çoğunlukla gönüllüler tarafından yürütülüyor. Hükümetin çevre politikalarındaki yetersizlikler ise müdahale kapasitesini sınırlıyor ve aktivistlere yönelik baskılar süreci zorlaştırıyor.

SARAH POURKHEZARİ

Kirmanşan– Zagros bölgesine bakıldığında, her yıl tekrarlayan orman yangınlarının doğada ciddi tahribat yarattığı görülüyor. Bölgedeki ormanlar, otlaklar ve dağlık alanların büyük bir kısmı yangınlardan etkilenirken, yaşam kaynağı olan doğa giderek zarar görüyor. Yangınların neden her yıl tekrarlandığı ve alınan önlemlere rağmen neden daha geniş alanlara yayıldığı ise önemli bir soru olarak öne çıkıyor. Uzmanlara göre yangın riski, sıcak mevsimin başlaması ve bitki örtüsünün kurumasıyla birlikte artıyor. Son yıllarda İran’ın batısında yer alan Zagros bölgesi, yaz aylarının başlamasıyla birlikte yüksek riskli bir döneme giriyor. En küçük bir kıvılcım, cam şişe gibi insan kaynaklı ihmaller veya farklı nedenler büyük yangınlara yol açabiliyor. Bu yangınlar, binlerce ağacın, bitkinin ve hayvanın zarar görmesine neden oluyor. Zagros ormanları son yıllarda defalarca yangınlarla karşı karşıya kalmış, uzun yıllarda oluşan orman örtüsü kısa sürede yok olmuştur.

Hatalı politikalar etkili

Bu felaketin kökeninde doğal ve insan kaynaklı faktörlerin birlikte etkili olduğu görülmektedir. Ancak son yıllarda insan faktörünün, özellikle hükümet politikalarının rolü daha belirgin hale gelmiştir. Bir yandan doğal koşullar yangınların oluşumunda etkili olurken, diğer yandan çevreye yeterli ilginin gösterilmemesi ve ilgili kurumların gerekli donanıma sahip olmaması, krizin şiddetini ve yayılma alanını artırmaktadır. Bu durum, yangınların kontrol altına alınmasını da zorlaştırmaktadır. Bu nedenle hükümetin yalnızca önleme ve yönetim süreçlerinde yetersiz kalmadığı, aynı zamanda çevre sorunlarını yeterince önemsemeyerek krizin devam etmesine katkı sağladığı yönünde eleştiriler bulunmaktadır. Sonuç olarak, bu krizin temelinde doğal koşulların yanı sıra yanlış yönetim ve hatalı politika uygulamalarının da etkili olduğu ifade edilmektedir.

 

‘İnsan gücü yetersiz kalıyor’

Çevre koruma çalışmalarına ilişkin ajansımıza değerlendirmelerde bulunan Kirmanşan’da İştar Çevre Derneği üyesi Mahboobeh R., çevre koruma adı altında faaliyet gösteren bazı yapıların iddia ettikleri sorumluluğu yerine getirmediğini söyledi. Mahboobeh R., her yıl yaz mevsiminin başlamasıyla birlikte orman yangınlarını önlemek veya müdahale etmek amacıyla gönüllü grupların sahada çalıştığını belirtti. Ancak mevcut yangınların boyutu karşısında insan gücünün yetersiz kaldığını dile getiren Mahboobeh R., ekipman eksikliği nedeniyle gönüllülerin herhangi bir koruyucu donanım olmadan doğrudan yangın bölgelerine girdiğini ifade etti.

‘Gönüllüler büyük risk altında’

Zagros’taki meşe ormanlarının yeniden oluşmasının on yıllar sürdüğünü hatırlatan Mahboobeh R., buna rağmen her yıl yangınların ciddi tahribata yol açtığını söyleyerek, yangınlara müdahale eden gönüllülerin büyük risk altında çalıştığını vurguladı. Mahboobeh R. ayrıca, bazı durumlarda hükümetin gönüllü çevre aktivistlerine destek vermek yerine onları sahadan uzaklaştırmaya çalıştığına dikkat çekerek, bunun kamuoyundaki yetersizlik algısını gizleme çabasıyla bağlantılı olabileceğini dile getirdi.

21 bin hektar orman ve mera alanı yangınlardan etkileniyor

İran’ın Ormanlar, Mera Alanları ve Su Havzası Yönetimi Teşkilatı tarafından yayımlanan istatistiklere göre, ülkede her yıl yaklaşık 21 bin hektar orman ve mera alanı yangınlardan etkileniyor. Bu alan yaklaşık 30 bin futbol sahasına denk geliyor. Yangınların neredeyse yarısı, İran’ın meşe ormanlarının yoğun olduğu Zagros bölgesinde meydana geliyor. Buna göre Zagros’ta her yıl yaklaşık 9 bin ila 12 bin hektarlık ormanlık alan yanıyor. Bu miktar, Kermanşah şehrinin yüzölçümüne yakın bir alana denk geliyor. Her yıl büyük bir şehir büyüklüğünde doğal alan yok oluyor. Bu durum sadece ağaç kaybı değil, aynı zamanda tüm bir ekosistemin zarar görmesi anlamına geliyor. Zagros bölgesi binlerce bitki ve hayvan türüne ev sahipliği yapıyor; bu türlerin bir kısmı yalnızca bu bölgede bulunuyor ve her yıl yaşanan yangınlardan doğrudan etkileniyor.

‘Gönüllülerin çalışması destekten toksun’

İstatistikler ve yangınların artan boyutu, halkın her yıl ciddi düzeyde hasar ve yıkımla karşı karşıya kaldığını gösteriyor. Ancak doğayı korumaya çalışan insanların mücadelesi, bu tablonun yalnızca bir yönünü oluşturuyor. Gönüllüler bir yandan ormanları ve meraları tehdit eden yangınlarla, diğer yandan yetersiz imkanlarla mücadele ediyor. Yangınların kontrol altına alınmasında gönüllü halk gruplarının önemli bir rol oynadığı, birçok kişinin bu süreçte doğayı koruma çabası sırasında hayatını kaybettiği biliniyor. Buna rağmen, gönüllülerin çalışmaları çoğu zaman kurumsal destekten yoksun kalıyor. Eleştiriler ise yetkililerin bağımsız halk girişimlerine mesafeli yaklaşımı üzerinde yoğunlaşıyor. Bu yaklaşımın, sahadaki gönüllü çabaları desteklemek yerine zaman zaman sınırlayıcı bir etki oluşturduğu ifade ediliyor.

 

‘Çevreciler çifte bir mücadele veriyor’

Bu koşullar altında çevreciler çifte bir mücadele veriyor. Bir yandan her yaz Zagros’un ve meşe ormanlarının bazı bölümlerini küle çeviren yangınlarla mücadele ediyorlar, diğer yandan ise doğayı koruma çalışmalarını zorlaştıran baskı, kısıtlama ve müdahalelerle karşı karşıya kalıyorlar. Her yıl yangınlarla mücadele ederken hayatını kaybeden gönüllüler olurken, çevre aktivistleri aynı zamanda güvenlik soruşturmaları ve çeşitli kısıtlamalarla da karşılaşıyor. Bu baskılar yalnızca uyarı ve tehditlerle sınırlı kalmıyor; siyasi ve güvenlik suçlamaları, gözaltılar, uzun sorgulamalar ve ağır yargı süreçlerine kadar uzanıyor.

 

‘Çevreciler tehdit olarak görülüyor’

Hükümet, bu halk güçlerini doğal kaynakların korunması için bir varlık olarak görmek yerine en küçük bağımsız faaliyetlerine bile şüpheyle bakıyor. Sonuç olarak, ormanları en temel araçlarla kurtarmaya koşan gönüllüler, aniden “ulusal güvenliğe karşı hareket etmek” veya “muhalif gruplarla işbirliği yapmakla” suçlanıyorlar. Bu suçlamaların çevresel faaliyetleriyle hiçbir ilgisi yok ve sadece sivil toplumun sesini kontrol etme ve susturma aracı olarak kullanılıyor. Böylece, İran'daki aktivistler ve doğaseverler sadece yaygın yangınlarla ve tesis eksikliğiyle mücadele etmekle kalmıyor, aynı zamanda her türlü kamu katılımını kendisine bir tehdit olarak gören bir güvenlik yapısına da direnmek zorunda kalıyorlar. Bu yıpratıcı ikilik, onları çevreyi korumak için attıkları her adımın ağır bir bedel ödemelerine yol açabileceği bir konuma getiriyor.

 

‘Hükümet merhamet göstermiyor’

Son yıllarda doğayı koruma mücadelesi sırasında birçok kişinin hayatını kaybettiğini belirten Mahboobeh R., “Yeşil Çia Derneği üyeleri ve aktivistleri, geçen yıl Sinê’deki Kouh Abi yangınıyla mücadele ederken hayatını kaybetti. Bu insanlar hiçbir beklenti olmadan sadece yanmış ormanları ve otlakları kurtarmak için yangının kalbine adım atan insanlardı. Ancak burada önemli olan nokta, bu insanların ölümünün dikkatsizlik veya insan hatasının sonucu olmaması; aksine, doğrudan bir hükümet cinayeti olarak kabul edilebilmesidir. Yangınları önlemekte başarısız olmakla kalmayıp, kasıtlı eylemsizlik ve ekipman eksikliğiyle çevreci aktivistleri, kendisinin zemin hazırladığı alevlerin içine hapseden bir hükümet. Bu aktivistler kesin ölümden kurtulsalar bile, hükümet yine de merhamet göstermiyor. Onları güvenlik davaları, siyasi suçlamalar ve uzun süreli gözaltılarla hapse atıyor; sanki doğayı kurtarmak bir suç ve ormanları korumak affedilmez bir günahmış gibi” dedi.

 

‘Toplumsal uyanıştan korkuluyor’

Diktatörlük rejimlerinde, her türlü halk birliği ve bağımsız örgütlenme, iktidarın varlığına ve tekelciliğine bir tehdit olarak görülür. Bu tür hükümetler, insanların ortak bir faaliyeti gerçekleştirmek için gönüllü işbirliğinin sadece basit bir sosyal eylem olmadığını, aynı zamanda toplumun kolektif eylem kapasitesinin ve otoriteyi yeniden ele geçirme yeteneğinin bir işareti olduğunu çok iyi bilirler. Bu nedenle, en zararsız halk toplantıları bile onların bakış açısından siyasi ve yıkıcı olarak yorumlanır.

Aynı mantık İran İslam Cumhuriyeti'nde de geçerlidir. Hükümetin, insanların çevreyi korumak için bir araya gelmesinden duyduğu korku, tamamen insani ve siyasi olmayan bir amaçla başlasa bile, her türlü bilinçli kolektif eylemin er ya da geç iktidar yapısını sorgulamaya yol açacağı gerçeğine dayanmaktadır. En küçük sendika, kültürel veya çevresel toplantıdan korkan bir hükümet aslında toplumsal uyanıştan korkmaktadır. Çünkü ormanlarını, dağlarını ve nehirlerini kurtarmak için birleşen insanların bir gün kendilerini kurtarmak için de ayağa kalkacaklarını bilir.

Bugün Zagros'taki yangın alevlerini söndüren eller, yarın zulmün alevlerini küle çevirebilecek ellerdir. Doğayı kurtarmakla insanlığı kurtarmak arasındaki bu bağlantı, otoriter hükümetleri korkuya düşüren şeydir; çünkü halkın birliği, nerede şekillenirse şekillensin, er ya da geç iktidarın yeniden tanımlanmasına ve baskıcı otoritelerin son bulmasına yol açar.