Zaribar’dan Urmiye’ye: Rojhilat Kürdistan’da su yönetiminin anatomisi – 3

Söyleşinin son bölümünde su krizi; su adaleti, yerel toplumların rolü ve Rojhilat Kürdistan'ın geleceği ekseninde ele alınırken, sorunun yalnızca kaynak yetersizliğinden değil, yönetim anlayışı ve karar alma süreçlerinden de kaynaklandığı vurgulanıyor.

PERŞENG DEWLETYARİ

Haber Merkezi - Su yalnızca doğal bir kaynak değil; yaşam, geçim kaynakları, kültür ve toplumların geleceğiyle iç içe geçmiş temel bir unsur. Bu nedenle suya ilişkin alınan her karar, bir baraj ya da nehirle sınırlı kalmayıp çok daha geniş sonuçlar doğuruyor. Söyleşinin son bölümünde su adaleti, yerel toplumların rolü ve krizden çıkış yolları ele alınıyor. Rojhilat Kürdistan'ın kırılgan bir bölge olmaktan çıkıp iklim krizine karşı direnç geliştiren bir modele dönüşüp dönüşemeyeceği tartışılıyor.

Urmiye Gölü ile Sirwan'dan birkaç on kilometre güneye gidildiğinde Zagros'un en farklı sulak alanlarından biri olan Merîwan'daki Zaribar Gölü'ne ulaşılıyor. Urmiye'nin aksine Zaribar henüz kurumadı ve ilk bakışta durumunun çok daha iyi olduğu düşünülebilir. Ancak sulak alanlar üzerine çalışan birçok araştırmacı, Zaribar'ın bugün Urmiye'nin iki ya da üç on yıl önce bulunduğu noktada olduğunu belirtiyor. Yani hala rehabilitasyon şansının bulunduğu, ancak kademeli bozulmanın işaretlerinin de belirginleşmeye başladığı bir aşamada.

Son yıllarda kentsel ve kırsal atık suların göle karışması, tortu birikiminin artması, arazi kullanımındaki değişiklikler, yapılaşma, taşıma kapasitesi gözetilmeden geliştirilen turizm faaliyetleri, istilacı türlerin çoğalması ve su kalitesindeki düşüşe ilişkin çok sayıda rapor yayımlandı. Buna karşılık yerel yöneticiler, atık su arıtma, dip tarama ve havza yönetimi projelerinin sürdüğünü, Zaribar'ın durumunun Urmiye ile kıyaslanamayacağını savunuyor.

*Hem hidroloji hem de çevresel yönetişim açısından bu süreci yakından takip eden biri olarak Zeribar'ın mevcut durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Hasta bir sulak alanla mı karşı karşıyayız, yoksa hala kurtarılabilecek bir ekosistemden mi söz ediyoruz? Daha da önemlisi, Urmiye'de yaşanan acı deneyim neden Zaribar'ın yönetim anlayışını köklü biçimde değiştiremedi?

Bana göre ilk hata, bir sulak alanın sağlığını yalnızca içerdiği su miktarıyla ölçmektir. Aynı yanlış yıllarca Urmiye için de yapıldı. Gölde su bulunduğu sürece her şeyin normal olduğu düşünüldü. Oysa tahribat süreci çok daha önce başlamıştı. Zaribar, ilk bakışta görüldüğünden çok daha karmaşık bir ekosistemdir. Bu sulak alan yalnızca bir su kütlesinden ibaret değildir; kaynak suları, yeraltı suları, bitki örtüsü, tortular, su canlıları, göçmen kuşlar, çevresindeki araziler ve insan faaliyetlerinden oluşan bütüncül bir sistemdir. Bu nedenle sistemin herhangi bir unsurunda meydana gelen değişim, er ya da geç tüm ekosistemi etkiler.

Bugün en kaygı verici unsur, baskıların giderek birikmesidir. Atık sulardan kaynaklanan besin yükü, tortu artışı, plansız turizm, sulak alan çevresindeki yapılaşma, arazi kullanımındaki değişimler ve su kalitesinin düşmesi tek başına büyük bir felaket gibi görünmeyebilir. Ancak bunların toplamı, Zaribar'ın ekolojik işlevinin zamanla değişmesine yol açabilir. Dünyadaki deneyimler, birçok sulak alanın büyük bir felaket sonucu değil, küçük ama sürekli baskılar nedeniyle çöktüğünü gösteriyor.

Bir diğer önemli nokta ise Zaribar'ın yalnızca bir turizm destinasyonu olarak görülmemesi gerektiğidir. Ne yazık ki birçok yerel politikada bir sulak alanın başarısı, ziyaretçi sayısı, çevresindeki yatırımlar ya da ekonomik getirisiyle ölçülüyor. Oysa temel ölçüt, sulak alanın ekolojik sağlığı olmalıdır. Ekosistem zarar görürse, turizm ekonomisinin de uzun vadede sürdürülebilir olması mümkün değildir.

Bu nedenle Zaribar'ın hala kurtarılma şansı bulunduğunu düşünüyorum. Ancak bu fırsat sınırsız değil. Zaribar'ı Urmiye'den ayıran en önemli fark, tahribatın henüz geri döndürülemez bir aşamaya ulaşmamış olmasıdır. Fakat gölde hala su bulunmasını ekosistemin sağlıklı olduğu şeklinde yorumlarsak, birkaç yıl sonra bugün Urmiye için yaptığımız tartışmaların aynısını Zaribar için yapmak zorunda kalabiliriz.

*Konunun en hassas boyutlarından birine gelelim: karar alma mekanizması ve büyük su projelerinin uygulanması. Son kırk yılda İran'daki barajların, su transfer tünellerinin ve büyük su altyapısı projelerinin önemli bir bölümü, büyük müteahhit şirketler ve kamu kurumları tarafından hayata geçirildi. Bu kurumlar arasında Hatemü'l-Enbiya Karargahının adı da sıkça gündeme geliyor. Bu modeli savunanlar, böylesi bir uygulama kapasitesi olmadan ulusal ölçekte büyük projelerin gerçekleştirilemeyeceğini söylüyor. Buna karşılık bazı araştırmacılar ve sivil toplum kuruluşları ise daha fazla şeffaflık, bağımsız çevresel değerlendirmeler, kamuya hesap verebilirlik ve projelerin bilimsel olarak eleştirilebilmesi gerektiğini savunuyor. Bu konuyu sloganlardan uzak, yönetişim perspektifiyle değerlendirecek olursak asıl sorun nedir? Eleştiriler belirli bir kurumu mu hedef alıyor, yoksa büyük su projelerindeki karar alma mekanizmasını mı?

Meseleyi tek bir kuruma ya da yüklenici firmaya indirgemek, krizin yapısal boyutunu gözden kaçırmamıza neden olur. Her büyük altyapı projesinin üç temel ayağı vardır: politika yapıcı, işveren ve uygulayıcı. Kamuoyundaki tartışmaların büyük bölümü uygulayıcıya odaklanırken, projenin gerekliliği, yeri, önceliği ve kaynak tahsisi gibi temel kararlar çoğunlukla yüklenicinin üzerinde yer alan mekanizmalarda alınıyor.

Yönetişim açısından temel mesele, karar alma sürecinin niteliğidir. Proje uygulanmadan önce tüm alternatifler değerlendirildi mi? Bağımsız ve doğrulanabilir çevresel etki değerlendirmeleri yapıldı mı? Sosyal ve ekolojik maliyetler, ekonomik faydalarla birlikte hesaplandı mı? Yerel toplumlar ve üniversiteler karar alma sürecine etkin biçimde katılabildi mi? Daha da önemlisi, proje tamamlandıktan sonra performansını bağımsız biçimde değerlendirecek bir mekanizma oluşturuldu mu?

Bugün dünyanın birçok ülkesinde büyük su projeleri artık yalnızca mühendislik projeleri olarak görülmüyor; aynı zamanda yönetişim projeleri olarak değerlendiriliyor. Başarıları sadece kullanılan beton miktarı ya da üretilen enerjiyle değil; şeffaflık, hesap verebilirlik, toplumsal güven ve ekolojik sürdürülebilirlik gibi ölçütlerle de değerlendiriliyor.

Bu nedenle tartışmanın kişiselleştirilmemesi gerekiyor. Güçlendirilmesi gereken asıl unsur; kanıta dayalı karar alma mekanizması, bağımsız değerlendirme süreçleri, verilerin kamuoyuyla paylaşılması ve projelerin bilimsel olarak eleştirilebilmesidir. Bu süreçler ne kadar şeffaf olursa, hatalı kararların düzeltilme olasılığı da o kadar artar. Sonuçta hiçbir proje bilimsel eleştiriden muaf tutulmamalıdır; çünkü etkileri kimi zaman birkaç kuşak boyunca devam edebilir.

*Son yıllarda bazı araştırmacılar, İran'ın batısındaki dağlık bölgelerin durumunu tanımlamak için "su adaleti", "mekansal adaletsizlik", "ekolojik çevreleştirme" hatta "kaynak sömürgeciliği" gibi kavramlar kullanıyor. Bu görüşe göre su, enerji ve diğer doğal kaynakların önemli bir bölümü bu bölgelerden alınırken, aynı bölgeler yüksek işsizlik, göç, üretken yatırımların azalması ve çevresel kırılganlık gibi sorunlarla karşı karşıya kalmaya devam ediyor. Buna karşılık başka bir kesim ise bu kavramların gereğinden fazla siyasallaştırıldığını, doğal kaynakların il ya da bölge sınırlarına göre değil, ulusal ölçekte yönetilmesi gerektiğini savunuyor. Siz bu tartışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz? "Su adaleti" bilimsel temelleri olan bir kavram mıdır, yoksa daha çok siyasi bir söylem olarak mı görülmelidir?

Su adaleti, siyasi bir slogan olmaktan önce, küresel su yönetişimi literatüründe kabul gören bir kavramdır. Elbette her ülke bu kavramı farklı biçimde yorumlayabilir. Ancak temel ilke açıktır: Bir projenin faydaları ve maliyetleri bölgeler arasında dengesiz biçimde dağıtılıyorsa, adaletin sorgulanması son derece meşrudur. Bu, her bölgenin yalnızca kendi su kaynaklarını kullanması gerektiği anlamına gelmez. Böyle bir yaklaşım ne mümkündür ne de arzu edilir. Esas mesele, bir bölge büyük bir projenin ekolojik yükünü taşıyorsa, karar alma süreçlerinde, kalkınma yatırımlarından elde edilen faydalarda, telafi edici yatırımlarda ve çevrenin korunmasına yönelik politikalarda da buna uygun bir paya sahip olmasıdır.

Rojhilat Kürdistan'da toplumun bir kesiminde, bölgenin doğal kaynaklarının yerel sınırların ötesindeki ihtiyaçların karşılanmasında önemli rol oynadığı, buna karşın bölgenin hala yapısal kalkınma sorunlarıyla mücadele ettiği yönünde güçlü bir kanaat bulunuyor. Bu algının ekonomik verilerle ne ölçüde doğrulanabildiğinden bağımsız olarak, ortada göz ardı edilemeyecek toplumsal bir gerçeklik vardır. Bana göre bu kaygılara verilecek en doğru yanıt ne bunları inkar etmek ne de meseleyi aşırı siyasallaştırmaktır. Asıl çözüm; yerel toplumların, üniversitelerin, uzmanların ve sivil toplum kuruluşlarının karar alma süreçlerine katıldığı, proje verilerinin kamuoyuyla şeffaf biçimde paylaşıldığı katılımcı bir yönetişim anlayışına yönelmektir. Sonuçta su adaleti yalnızca suyun dağıtımıyla değil; katılım hakkı, bilgiye erişim hakkı ve karar alma süreçlerine ortak olma hakkıyla da ilgilidir.

* Bu söyleşide Urmiye Gölü'nü, Zaribar'ı, Daryan Barajı'nı, su transferini, suyun politik ekonomisini ve mekansal adaleti konuştuk. Ancak asıl soru belki de şu: İran nasıl bir dönemin eşiğinde? Bazı uzmanlar, önümüzdeki on yılda ülkenin en büyük sorununun ne petrol ne de yaptırımlar olacağını; asıl krizin su olacağını düşünüyor. Çünkü su artık yalnızca doğal bir kaynak değil, aynı zamanda güvenlik, ekonomi, toplum ve jeopolitik açısından stratejik bir mesele haline gelmiş durumda. İklim modelleri ise ortalama sıcaklıkların artacağını, buharlaşmanın hızlanacağını, yağışların daha düzensiz hale geleceğini, sellerin şiddetleneceğini ve kuraklık dönemlerinin uzayacağını öngörüyor. Buna arazi çökmesi, yeraltı su seviyelerindeki düşüş, nehir debilerinin azalması, kırsal göç, tarım üzerindeki baskı ve kentlerde artan su talebi de eklendiğinde, artık yalnızca su kıtlığından değil, İran'ın bazı bölgelerinde yaşanabilirliğin geleceğinden söz edildiği görülüyor. Siz bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz? İran geri dönüşü olmayan bir sürece mi girdi, yoksa hala yön değiştirme fırsatı var mı? Daha da önemlisi, bu tabloda Rojhilat Kürdistan nasıl bir konumda olacak? Bölge iklim direncinin merkezlerinden birine dönüşebilir mi, yoksa aynı yıpranma döngüsünün içine mi sürüklenecek?

Yapılabilecek en büyük hata, su krizini yalnızca bir kaynak krizi olarak değerlendirmektir. Bugün İran'da yaşanan aslında birbiriyle iç içe geçmiş çoklu krizlerin kesişimidir: İklim krizi, enerji krizi, tarım krizi, yönetişim krizi, mekansal eşitsizlik ve yatırım krizi. Su ise bütün bu süreçlerin kesişme noktasında yer alıyor. Geçmişte planlamalar, doğanın görece istikrarlı davrandığı varsayımına dayanıyordu. Yağışların belirli sınırlar içinde gerçekleşeceği kabul ediliyor, barajlar ve su transfer projeleriyle eksikliklerin giderilebileceği düşünülüyordu. Ancak iklim değişikliğiyle birlikte bu varsayım giderek geçerliliğini yitiriyor. Artık istisnaların değil, belirsizliğin belirleyici olduğu bir gelecekle karşı karşıyayız. Bir yıl yağışlar oldukça yüksek olabilirken, ertesi yıl son elli yılın en kurak dönemlerinden biri yaşanabilir. Bu nedenle su yönetiminin, ‘doğayı kontrol etme’ anlayışından çıkıp ‘belirsizliğe uyum sağlama’ yaklaşımına evrilmesi gerekiyor.

Bu çerçevede Rojhilat Kürdistan'ın konumu iki yönlüdür. Bir yandan Zagros Dağları hala İran'ın en önemli su kulelerinden biri olmayı sürdürüyor ve ülkenin nehirleri ile yeraltı su rezervlerinin beslenmesinde kritik rol oynuyor. Öte yandan aynı bölge iklim değişikliğinin etkilerine karşı oldukça kırılgan. İklim araştırmaları, sıcaklık artışının sürmesi halinde, toplam yağış miktarında büyük bir değişim yaşanmasa bile artan buharlaşma ve yağış rejimindeki değişiklikler nedeniyle kullanılabilir su miktarının azalacağını gösteriyor. Bu da Zagros'un sahip olduğu göreli su avantajının kalıcı olmadığını ortaya koyuyor.

Bu nedenle Rojhilat Kürdistan'ın geleceği yalnızca sahip olduğu su miktarıyla değil, bu kaynağın nasıl yönetileceğiyle belirlenecek. Zagros ormanlarının zayıflaması, toprak erozyonunun sürmesi, yeraltı su rezervlerinin tükenmesi ve ekolojik su haklarının gözetilmemesi halinde bölge de hidrolojik kapasitesinin önemli bir bölümünü kaybedebilir. Buna karşılık havza yönetimi, ormanların korunması, su kaynaklarının yeniden canlandırılması, talep yönetimi ve yerel toplumların karar alma süreçlerine katılımı öncelik haline getirilirse, Rojhilat Kürdistan İran'ın iklim direnci en yüksek bölgelerinden biri olabilir. Dolayısıyla gelecek önceden belirlenmiş değildir; bugün alınacak kararların niteliğine bağlıdır.

*Söyleşiyi stratejik bir soruyla tamamlamak istiyorum. Bugün politika yapıcılara, üniversitelere, sivil toplum kuruluşlarına ve hatta topluma bir yol haritası sunma imkanınız olsaydı, İran'da su yönetişiminde öncelikli olarak hangi reformların hayata geçirilmesi gerektiğini söylerdiniz? Çözüm; baraj yapımının tamamen durdurulmasında mı, su transfer projelerinin sonlandırılmasında mı, tarım politikalarının değiştirilmesinde mi, karar alma mekanizmalarının reformunda mı yatıyor? Yoksa tüm bunların ötesinde yeni bir yönetişim paradigmasına mı ihtiyaç var? Bu söyleşiyi özetleyecek olursanız, en temel mesajınız ne olur?

Öncelikle yanlış bir ikilemden uzaklaşmamız gerekiyor. Sanki önümüzde yalnızca iki seçenek varmış gibi düşünülüyor: Ya kalkınma ya da çevrenin korunması. Oysa dünya deneyimi, uzun vadede bu ikisinin birbirinden ayrılamayacağını gösteriyor. Doğal sermayesini tüketen bir kalkınma modeli er ya da geç ekonomik gücünü de kaybeder. Aynı şekilde, insanların geçim koşullarını gözetmeyen bir çevre koruma anlayışı da sürdürülebilir değildir. Bu nedenle asıl ihtiyaç, tek tek projeleri ya da politikaları değiştirmekten çok, su yönetişimi anlayışını dönüştürmektir.

Bu yeni yaklaşımın en az yedi temel ilkeye dayanması gerektiğini düşünüyorum. İlk ilke, havza bazlı yönetimdir. Su, idari ya da siyasi sınırlar üzerinden değil; nehir, göl, sulak alan ve yeraltı su sistemlerini bir bütün olarak ele alan havza yaklaşımıyla yönetilmelidir.

İkinci ilke, arzı artırmaktan önce talebi yönetmektir. Su açığına her seferinde yeni barajlar ya da su transfer projeleriyle yanıt verildiği sürece tüketim alışkanlıklarını değiştirme motivasyonu zayıf kalacaktır. Tarımsal verimliliğin artırılması, atık suyun yeniden kullanılması, dağıtım şebekelerindeki kayıpların azaltılması ve su fiyatlandırmasının gözden geçirilmesi yeni projelerden önce ele alınmalıdır.

Üçüncü ilke, ekolojik su hakkının tanınmasıdır. Nehirler, göller ve sulak alanlar yalnızca kullanılmayan suyun kaldığı yerler değildir. Bunlar yaşam altyapısının ayrılmaz parçalarıdır. Yeterli su akışı sağlanmadığında ekosistem hizmetleri, biyolojik çeşitlilik ve çevredeki bölgelerin ekonomik güvenliği de zarar görür.

Dördüncü ilke, şeffaflık ve bağımsız denetimdir. Büyük su projeleri üniversitelerin, uzmanların ve kamuoyunun bilimsel değerlendirmesine açık olmalıdır. Verilerin kamuoyuyla paylaşılması, proje öncesi ve sonrası bağımsız değerlendirmelerin yapılması ve gerektiğinde kararların gözden geçirilebilmesi iyi yönetişimin ayrılmaz parçasıdır.

Beşinci ilke, yerel toplumların karar süreçlerine katılımıdır. Dünyadaki birçok deneyim, çiftçilerin, yerel yönetimlerin, üniversitelerin ve sivil toplum kuruluşlarının katılımı olmadan sürdürülebilir su yönetiminin başarıya ulaşamayacağını gösteriyor.

Altıncı ilke, iklim değişikliğine uyumdur. Artık planlamalar geçmiş iklim ortalamalarına göre yapılamaz. Altyapı yatırımları, tarım politikaları, kentleşme, sigorta ve yatırım stratejileri geleceğe ilişkin iklim senaryolarını dikkate almalıdır.

Yedinci ve son ilke ise kuşaklar arası sorumluluktur. Su yalnızca bugünün ihtiyaçları için yönetilmiyor. Bugün alınan her karar, gelecek kuşakların yaşam kalitesini de belirleyecek. Gerçek anlamda sürdürülebilir kalkınma, kısa vadeli çıkarların ülkenin ekolojik geleceği pahasına feda edilmediği bir anlayışla mümkündür.

Bu uzun söyleşiyi tek cümlede özetlemem gerekirse şunu söylerim: İran'daki su krizi, yağış yetersizliğinden çok yönetişimin niteliğinin bir sınavıdır. Yağışlı yıllar su kaynaklarının bir bölümünü yenilemek için önemli fırsatlar sunabilir. Ancak tek başına hiçbir yağışlı dönem, yapısal reformların yerini tutamaz. Urmiye Gölü'nün, Zaribar'ın, Sirwan'ın, Zap'ın ve diğer havzaların geleceğini belirleyecek olan yalnızca gökyüzünden düşen yağmur değil, bugün yeryüzünde alınan kararlardır.

BİTTİ…