Mağrip: Beş ülke, tek kriz ve kadınların ödediği bedel (2)
Eşitliği güvence altına alan yasalar ile ayrımcılığı pekiştiren gerçeklik arasında, Tunus’ta ‘yoksulluğun kadınlaşması’ riski giderek artıyor. Bu kriz sınırlarını aşarak Mağrip’teki en belirgin sosyal ve ekonomik dengesizliklerden birini ortaya koyuyor.
Tunus’ta yoksulluğun kadınlaşması: Ekonomik kriz ve kemer sıkma politikası
ZOUHOUR MECHERGUI
Tunus – Tunus ekonomisi, art arda yaşanan yapısal krizlerin etkisi altında. Bu krizler, satın alma gücünde benzeri görülmemiş bir düşüşe ve enflasyon oranlarında korkutucu bir artışa yol açtı. Bu çöküş toplumun tüm kesimlerini, gruplarını ve hatta sınıflarını etkilerken, krizin etkisi toplumsal cinsiyet açısından farklılık gösterdi. Kadınlar, yapısal eşitsizliklerin ve ayrımcılığın birikmesi nedeniyle en ağır yükü taşıyor. Bu durum, yeni dışlanma biçimlerinin yeniden üretilmesine ve bağımlılığın derinleşmesine yol açtı.
İşe alımlarda ‘aile reisleri’ öncelikli
Tunus’taki hukuki ve yasama sistemi, toplumsal cinsiyet eşitliğini, kadınların kamu görevlerine alınma hakkını ve eşit ücret hakkını vurgulayan yasalarla dolu olsa da gerçeklik bununla çelişiyor. Hatta “erkekler aile reisidir” gerekçesiyle kadınların yaşadığı sıkıntı ve dışlanma daha da derinleşiyor. Sivil toplum kuruluşlarının “yoksulluğun kadınlaşmasından” endişe ettiği ülkede, Ulusal İstatistik Enstitüsü verilerine göre kadınlar arasındaki işsizlik oranı yüzde 21,6’yı aşarken erkeklerde bu oran yüzde 14. Yükseköğrenim mezunu kadınlarda ise bu oran yüzde 35,6’ya ulaşıyor. Bu durum, ekonomik daralma ve gerek kamu gerekse özel sektördeki istihdam olanaklarının yetersizliği karşısında iş gücü piyasasının kadınların sahip olduğu potansiyeli değerlendiremediğini ortaya koyuyor.
Ulusal İstatistik Enstitüsü’nün resmi verileri, Tunus’ta toplam çalışan kadın sayısının yalnızca yaklaşık 1,02 milyon olduğunu, buna karşılık çalışan erkek sayısının 2,54 milyona ulaştığını ortaya koyuyor. Bu durum, kadınların ekonomiye katılımının marjinalleştirildiğini doğruluyor. Aynı kaynaklara göre kadınlar yalnızca tarım gibi kırılgan sektörlerde çalışıyor; tarım sektöründe çalışan kadınların yüzde 70’i sözleşme ve sosyal güvenceden yoksun. Kendilerini korumak amacıyla çıkarılan yasalara rağmen, “ölüm kamyonları” ve düzensiz ulaşım araçlarının yol açtığı trajedilerin kurbanı oluyorlar ve bu yasalar kağıt üzerinde kalıyor.
Kadınların yoğun olarak çalıştığı tekstil sektöründeki trajedi de göz ardı edilemez. Bu sektörde çalışan kadınlar düşük ücret ve keyfi işten çıkarmalarla karşı karşıya kalıyor. Ancak kadın çalışanların sayısı dahi tam olarak belirlenmiş değil ve özellikle sektörün yaşadığı kriz nedeniyle son yıllarda karşılaştıkları sorunlar yeterince gündeme getirilmiyor. Sektörün krizinin, Müslüman Kardeşler’in iktidara gelmesinin ardından Türk mallarının piyasayı istila etmesi nedeniyle yaşandığı belirtiliyor.
Tunus’un Sahel bölgesindeki bir tekstil fabrikasında çalışan Halime Saidân, “20 yıldır çalışıyorum, sosyal ve sağlık güvencem yok. Haklarımı talep ettiğimde, sanki hiç çalışmamışım gibi haksız yere işten çıkarıldım. Şikayette bulundum ve bugün hala mahkemenin beni ve unutulmuş sektördeki tekstil işçisi kadınları haklı çıkaracağı günü bekliyorum” dedi.
2021 tarihli 37 sayılı yasanın bulunmasına rağmen ev işçisi kadınların durumu da unutulmamalı. Bu kadınlar hala baskı, çifte sömürü, şiddet ve tanınmama ile karşı karşıya. Görünmeyen emek kapsamında kendi evlerinde çalışan kadınlarla aynı acıyı paylaşıyor ve bu durum her gün bedenlerini ve ruhsal sağlıklarını tüketiyor.
Kemer sıkma politikaları kadınları hedef alıyor
Kadınların sonuçlarını taşıdığı bu zor durumda, kemer sıkma politikaları ve kamu sektöründe işe alımların dondurulması çerçevesinde, “erkeğin ailenin ilk geçimini sağlayan kişi olduğu” ve işe alınmaya daha uygun olduğu gerekçesiyle erkeklere mutlak öncelik verilmesi, yapısal ayrımcılığı ve iş gücü piyasasındaki ataerkil zihniyeti daha da derinleştiriyor. Bu ayrımcılık, kadınların ve üretimdeki rollerinin marjinalleştirilmesine yol açtı. Bunun sonucunda binlerce kadın açlık ve dışlanmadan kaçmak için ülkeyi terk ederek göç etti.
Tunus’un kuzeyindeki Binzert vilayetinden 36 yaşındaki elektrik mühendisi Habibe Maznî, “Altı yıl önce Fransa’ya istemeyerek ve büyük bir üzüntüyle gittim. Babamın tek çocuğuyum” diye belirtti. Ailesinin yoksulluk, ihtiyaç ve işsizlikle çevrili zor bir gerçeklikten kaçmak dışında başka bir seçeneği olmadığını belirten Habibe Maznî, ailesinin mühendislik eğitimi alabilmesi için sahip olduğu her şeyi harcadığını, ancak kendisine uygun bir iş bulamadığına dikkat çekti. Mevcut iş fırsatlarının en fazla 300 dolar ücret sunduğunu belirten Habibe Maznî, bu koşulların kendisini zorunlu olarak göçe ittiğini ifade etti.
Habibe Maznî’nin hikayesi ne ilk ne de son. Göç artık geçmişte olduğu gibi yalnızca erkeklere özgü değil. Anneler de dahil olmak üzere kadınlar ve hatta bütün aileler, yoksulluk ve dışlanma gerçekliğinden kaçmak için göçe son çare olarak yöneliyor. Bunu, göçün düzensiz olması halinde denizde karşılaşabilecekleri ağır risklere, düzenli olması halinde ise diğer risklere rağmen yapıyorlar.
Ekim 2025’te Tunuslu halterci Gofran Belhayr da Tunus’ta ilgili kurumlarla yaşadığı sorunların ardından, Tunuslu bir sporcu olarak burslardan ve insanca yaşam koşullarından mahrum bırakılması nedeniyle Almanya’ya göç etti. Gofran Belhayr, kariyerine saygı gösterilmediğini, hatta geçimini sağlayacak imkanı dahi bulamadığını belirterek, düzensiz yollarla göç etmek zorunda kaldı.
Bağımsızlığın zedelenmesi korkusu
Tunuslu kadınlar bu durum nedeniyle ekonomik bağımsızlıklarının zedelenmesinden ve yaşam maliyetleriyle başa çıkamamaktan endişe ediyor. Bu durum, onları yeniden aileye veya eşe bağımlı hale gelmeye ve zorunlu olarak eve dönmeye itme korkusu yaratıyor. Bu da güçsüzlük ve korku duygusunu derinleştirebilir. Dernekler, bu koşulların, yoksulluğun kadınlaşmasının ve ekonomik daralmanın kadınlara yönelik şiddet oranlarını artırabileceğini ve aile içinde ağır psikolojik baskılar yaratabileceğini değerlendiriyor. Böyle bir durumda yasaların bununla mücadele etmesi, kadınları koruması ve caydırıcılık sağlaması mümkün olmayabilir.
Tunus’taki durum Mağrip bölgesinden bağımsız değil; aynı trajediler bölgede de tekrarlanıyor. 2025 nüfus sayımına göre Fas’ta kadınların işsizlik oranı yüzde 20,5’e ulaşırken, Cezayir’de kadınlar arasındaki işsizlik oranı yüzde 25,5. Libya ve Moritanya’da ise kabileci zihniyet kadınların kaderini belirliyor ve kadınların çalışmasına karşı çıkıyor. Bu da krizin yalnızca Tunus’a özgü değil, Mağrip genelinde yapısal olduğunu gösteriyor.
Kriz Tunus sınırlarında kalmıyor
Yoksulluğun kadınlaşması bir kader değil; ekonomik ve sosyal politikaların yokluğunun ve “ailenin reisi” olduğu gerekçesiyle erkeklerin çalışmaya ve koşullarını iyileştirmeye daha fazla hak sahibi olduğunu savunan politikaların bir sonucu. Resmi söylemler “kadınları destekleme” ve onları güçlendirme sloganlarını öne çıkarsa da tüm göstergeler söylem ile gerçeklik arasındaki farkı ortaya koyuyor. Kadınlara fırsat yaratacak gerçek bir refah ve yatırım canlanması sağlanmadı ve genel olarak kadınları ağır biçimde etkileyen sert kemer sıkma politikalarına son verilmedi.
En büyük çelişki, yasama söylemi ile ekonomik gerçeklik arasındaki farklılıkta ortaya çıkıyor. Yasalar kadınların güçlendirilmesini desteklerken sistem erkekleri desteklemeyi sürdürüyor. Bunun nedeni, kadınların üretken değerinin diğer cinsiyetle karşılaştırıldığında hiçbir değere sahip olmadığının düşünüldüğü bir toplumda karar alma üzerindeki erkek egemenliğinin sürmesi.
Çözüm nedir?
Kadınların yaşadığı krizden ve dışlanmadan çıkışın tek yolu, istihdam önceliklerini toplumsal cinsiyet yerine yeterlilik temelinde yeniden ele alan cesur kamu politikalarından geçiyor. Kadınların projelerini desteklemek, onları kemer sıkma politikalarının hedefi haline getirmemek ve toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılıkla mücadele eden yasaları yalnızca sloganlarla yetinmek yerine uygulamak gerekiyor. Kadınların güçlendirilmesi bir lüks ya da ayrıcalık değil, ekonomik dengeyi sağlamak ve yoksulluğun kadınlaşmasıyla mücadele etmek için bir koşuldur.
Bu nedenle artık kadınları yalnızca mağdur ve zarar gören kişiler olarak görmekten vazgeçmenin zamanı geldi. Onlar çözümün bir parçası. Ancak bunun için adil ücret, gerçek anlamda hukuki koruma ve kadınların göç etmesini önleyecek istihdam olanakları gerekiyor. Ekonomik onurlarının korunması öncelik olmalı; kadınları geride bırakan bir ülkenin kalkınması mümkün değil.