Avukat Tanaz Kolahchian: İdam cezalarına dayanak oluşturan yasalar değişmeli
İran'da siyasi tutsakların maruz kaldığı hak ihlallerine dikkat çeken hukukçu Tanaz Kolahchian, avukatlar üzerindeki baskının savunma hakkını zayıflattığını, idam cezalarına karşı ise hukuki reformların kaçınılmaz olduğunu ifade etti.
ŞAHLA MUHAMMEDİ
Haber Merkezi- İran'da siyasi tutsaklara yönelik gözaltı ve yargı süreçleri, verilen ağır cezaların giderek artması, avukatlar ile siyasi tutsak hakları savunucularına yönelik baskılar ve cezaevlerinde süren protestolar uluslararası kamuoyunun gündemindeki yerini koruyor. Buna karşın, İran cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri ve siyasi tutsakların maruz kaldığı uygulamalara ilişkin uluslararası toplumun sessizliği eleştiriliyor. Siyasi tutsakların karşı karşıya kaldığı hukuki süreçler, cezaevlerindeki mevcut durum ve insan hakları ihlallerine ilişkin gelişmeleri değerlendiren Avukat Tanaz Kolahchian, ajansımızın sorularını yanıtlayarak yaşananlara dair önemli değerlendirmelerde bulundu.
İran'da siyasi tutsakları savunan avukatlar ile insan hakları alanında çalışan hukukçular üzerindeki baskılar neden giderek ağırlaşıyor? Bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz ve bunun savunma hakkı ile yargının bağımsızlığı açısından ne gibi sonuçları oluyor?
Avukatlar üzerindeki baskı yeni bir konu değil. İran İslam Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bu yana Barolar Birliği'nin bağımsızlığı sistematik olarak hedef alındı. Kayyum atanması, avukatlık ruhsatlarının iptal edilmesi ve bağımsız avukatların meslekten men edilmesi gibi uygulamalar yıllar içinde giderek arttı. Son yıllarda siyasi ve güvenlik davalarının çoğalmasıyla birlikte bağımsız avukatların rolü her zamankinden daha önemli hale geldi. İran yargı sistemi özellikle bu davalarda yeterli bağımsızlığa sahip olmasa da avukatlar, sanıkların haklarını savunabilen az sayıdaki güvenceden biri olmaya devam ediyor. İnsan hakları avukatları yalnızca hukuki savunma yapmakla kalmıyor, aynı zamanda adil yargılanma hakkının ihlali, avukata ve sağlık hizmetlerine erişimin engellenmesi gibi hak ihlallerini belgeleyerek kamuoyunu ve uluslararası kurumları bilgilendirmeye çalışıyor.
Ancak bu faaliyetler güvenlik kurumlarının tepkisini çekiyor. Çok sayıda avukat hakkında soruşturma açıldı, güvenlik suçlamaları yöneltildi, hapse atıldı ya da avukatlık yapma hakları ellerinden alındı. Buna rağmen birçok avukat siyasi tutsakların haklarını savunma konusundaki mesleki sorumluluğunu sürdürüyor. Avukatlara yönelik baskının artması, bağımsız avukatlara erişimi kısıtlanan siyasi tutsakları daha da savunmasız bırakıyor. Son dönemde Evin Cezaevi kadın koğuşuna gardiyanların girmesi ve bazı kadın siyasi tutsakların cezalarının verilmesi ya da infazının hızlandırılmasıyla tehdit edilmesi de bu baskının güncel örnekleri arasında yer alıyor.
Bir avukat olarak, bu olayları nasıl değerlendiriyorsunuz? Özel gardiyanların kadın koğuşuna girmesi ve tutsakları tehdit etmesi hukuki açıdan ne anlama geliyor?
Siyasi tutsakların, özellikle de kadınların bulunduğu koşullar diğer tutuklulardan farklı. Tahran'da Evin Cezaevi'nin kadın koğuşu siyasi ve güvenlik suçlamalarıyla tutulan kadınların kaldığı bölüm olarak bilinirken, Qarçak Cezaevi daha çok adli suçlardan hüküm giyen tutuklulara ayrılmış durumda. Son haftalarda genel suçlardan hüküm giymiş bazı tutukluların Evin Cezaevi kadın koğuşuna sevk edildiği yönünde haberler yayımlandı. Kadın siyasi tutsakların itirazı bu kişilerin varlığına değil, koğuşun zaten yetersiz olan fiziki koşulları ve kapasitesineydi. Mevcut imkanlar bugünkü nüfusu bile karşılamazken, yeni sevklerle yaşam koşulları daha da ağırlaşıyor. Kadın tutsaklar taleplerini önce mektuplar ve idari başvurularla iletti, ancak sonuç alamayınca barışçıl protestolara yöneldi. Buna rağmen cezaevi yönetimi bu protestolara güvenlik odaklı bir yaklaşımla karşılık verdi.
Bir diğer önemli sorun ise anneleriyle birlikte cezaevinde kalan çocukların durumu. Kadın tutsaklar, çocuklar için yeterli imkanların bulunmadığını defalarca dile getirdi. Bunun yanı sıra bazı kadın siyasi tutsakların, idam cezaları da dahil olmak üzere haklarındaki kararların verilmesi ya da infazlarının hızlandırılmasıyla tehdit edildiğine ilişkin bilgiler paylaşıldı. Bana göre bu tehditlerin hukuki bir karşılığı yok; bunlar psikolojik baskı kurmaya yönelik yöntemlerdir. Cezaevi yönetiminin görevi gerginliği artırmak değil, cezaevlerinin temel haklarını güvence altına almak ve sorunlara çözüm üretmektir. Umuyorum ki bu tehditler hayata geçirilmez ve tüm davalar hukukun gereklerine uygun şekilde yürütülür. Öte yandan çeşitli cezaevlerinde 'Salı Günleri İdamlara Hayır' kampanyası devam ediyor. Bazı siyasi tutsaklar da yargılama süreçlerini ve mahkemelerin meşruiyetini protesto etmeyi sürdürüyor. Cezaevi dışından da destek büyüyor; emekliler de dahil olmak üzere farklı kesimlerden yurttaşlar, 'İdamlara Hayır' sloganıyla siyasi tutsaklarla dayanışma gösteriyor.
Siyasi tutsaklarla toplum arasında giderek güçlenen dayanışmanın önemi nedir? Sizce bu birliktelik, siyasi tutsakların sesinin kamuoyuna ulaşması ve insan hakları taleplerinin karşılık bulması açısından nasıl bir rol oynuyor?
Şüphesiz, protesto sesi doğrudan cezaevinin içinden yükseldiğinde etkisi, yalnızca İran dışından yürütülen kampanyalardan çok daha güçlü oluyor. Bu, yurtdışındaki insan hakları örgütleri ve aktivistlerin çabalarını küçümsemek anlamına gelmiyor. Onlar yıllardır İran'daki idam cezalarını uluslararası kamuoyunun gündemine taşımak için önemli çalışmalar yürütüyor. Ancak idam riski ve güvenlik baskısıyla karşı karşıya olan siyasi tutsaklar, görüş, izin ya da sağlık hizmetlerinden mahrum bırakılma ihtimaline rağmen 'İdama hayır' demeyi sürdürdüklerinde, bu protesto çok daha derin bir anlam kazanıyor. Bu, onların yaşam hakkını savunma konusundaki kararlılıklarını ortaya koyuyor.
Emekliler ve farklı toplumsal kesimlerin bu çağrıya destek vermesi de idam cezasına karşı çıkışın artık yalnızca siyasi tutsakların ya da insan hakları savunucularının talebi olmadığını gösteriyor. Çünkü yargılama sürecinde yapılacak en küçük hata, idam cezası infaz edildikten sonra telafi edilemez sonuçlar doğuruyor. Bu nedenle idam cezasına karşı çıkmak, yalnızca bir cezaya değil, yaşam hakkının ihlaline karşı çıkmaktır. Yıllardır insan hakları savunucuları, tutsak yakınları ve sivil toplum temsilcileri siyasi tutsakların sesini uluslararası topluma duyurmaya çalışıyor. Ancak birçok kişi bu girişimlerin infazları durduracak ya da siyasi tutsaklar üzerindeki baskıyı azaltacak somut adımlara dönüşmediğini düşünüyor. Ayrıca son dönemde İran ile çeşitli ülkeler arasında yürütülen görüşmelerde insan hakları meselesinin öncelikli gündem maddeleri arasında yer almaması da dikkat çekiyor.
Sizce insan hakları konusu neden uluslararası ilişkilerde geri planda kalıyor? Siyasi tutsakların sesinin ve İran halkının insan hakları taleplerinin uluslararası topluma daha etkili şekilde ulaştırılabilmesi için hangi adımlar atılmalı?
Bence İran dışındaki insan hakları aktivistleri, kampanyalar ve insan hakları örgütleri, ülke içindeki siyasi tutsakların ve halkın sesini dünyaya duyurmada önemli bir rol üstleniyor. Yıllardır mektuplar, kampanyalar ve bilgilendirme çalışmalarıyla İran'daki infazları ve insan hakları ihlallerini uluslararası kamuoyunun gündemine taşımaya çalışıyorlar. Bu nedenle bu çabaların sonuçsuz kaldığını söylemek doğru olmaz. Bugün İran'daki insan hakları ihlallerine ilişkin küresel farkındalığın önemli bir bölümü bu çalışmalar sayesinde oluştu. Ancak bu girişimlerin daha etkili olabilmesi için ihlallerin güçlü hukuki delillerle belgelenmesi gerekiyor. İran yönetimi, uluslararası kurumlara verdiği yanıtlarda çoğunlukla verilen cezaların iç hukuka uygun olduğunu savunuyor. Oysa birçok davada, yasanın daha hafif cezalar ya da hafifletici hükümler uygulanmasına imkan tanımasına rağmen mahkemelerin yeterli gerekçe göstermeden en ağır cezaları verdiği ortaya konulabilir. Bu tür hukuki argümanlar, uluslararası mekanizmalar önünde İran yönetiminin hesap vermesini kolaylaştırabilir ve insan hakları taleplerini daha güçlü bir zemine oturtabilir. Bununla birlikte birçok hukukçu, sorunun yalnızca yasaların uygulanışından ibaret olmadığını, ölüm cezası gibi ağır yaptırımlara dayanak oluşturan mevcut yasal düzenlemelerin de insan hakları ve adil yargılanma ilkeleriyle bağdaşmadığını savunuyor.
İnsan hakları kuruluşlarının önceliği yalnızca bireysel hak ihlallerini belgelemek ve İran yönetiminden hesap sormak mı olmalı? Yoksa bu ihlallere zemin hazırlayan yasaların değiştirilmesi veya tamamen kaldırılması için de uluslararası düzeyde daha güçlü bir mücadele yürütülmesi gerektiğini düşünüyor musunuz?
Gerçek reform, insan hakları ihlallerine zemin hazırlayan yasaların gözden geçirilmesiyle mümkün olabilir. Bugün idam cezaları da dahil olmak üzere birçok ağır yaptırımın dayanağını oluşturan yasalar değişmeden kalmaya devam ediyor. Ancak İran'da bunun önünde iki temel engel bulunuyor. Bunlardan ilki, ceza yasalarının hazırlanması ve değiştirilmesinde önemli rol oynayan Parlamento Hukuk ve Yargı Komisyonu'nun yapısı ve işleyişi. Bana göre bu komisyon kapsamlı reformları hayata geçirebilecek yeterli kapasiteye sahip değil. İkinci engel ise bağımsız hukuk kurumlarının yasa hazırlık süreçlerine etkin biçimde dahil edilmemesi. Avukatlar ve hukuk örgütleri karar alma mekanizmalarında gerektiği gibi yer almıyor, ayrıca baroların bağımsızlığı da seçim süreçlerine ve yeterlilik onaylarına yapılan müdahalelerle zedeleniyor.
Bununla birlikte deneyimler, sürekli ve örgütlü taleplerin değişim yaratabileceğini gösteriyor. Güvenlik davalarında avukat seçme hakkını sınırlayan Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 48. maddesine karşı yıllarca süren itirazlar, bu düzenlemenin değiştirilmesi gereğini kamuoyunda ciddi bir tartışma haline getirdi. Bu nedenle idam cezası konusunda da avukatların, insan hakları savunucularının, siyasi tutsak yakınlarının ve sivil toplumun kararlı ve ortak mücadelesinin, yasa koyucuları mevcut yasaları gözden geçirmeye ve reform yapmaya zorlayabileceğine inanıyorum.