Faslı şair Hanaa Mikou aidiyeti günlük yaşamın diliyle anlatıyor

Faslı şair Hanaa Mikou, son şiir koleksiyonunda aidiyeti günlük yaşamın ayrıntılarında hem yaşanan hem yazıya dökülen bir süreç olarak sunarken, şiirlerinde kadın deneyimini evrensel insan deneyimiyle buluşturuyor.

HANAN HARITE

Fas- Faslı şair Hanaa Mikou, yazının sadece “kadın yazısı” veya “çocuk yazısı” gibi etiketlerle sınırlanamayacağını söylüyor. Ona göre yaratıcılık, insanın özünden doğar ve günlük yaşamda kadının deneyimi, paylaşılan insan deneyiminin ayrılmaz bir parçasıdır.

Son şiir koleksiyonu "Vatanımın Baharatlarından Başka Hiçbir Şeyi Kabul Etmiyorum"da Hanaa Mikou, aidiyet duygusunu benlik, hafıza ve beden arasında bir köprü olarak sunuyor. Şair, dil ve imgelerin hem vatanı hem de kimliği yeniden inşa etmede nasıl bir araç olduğunu ve kadınların yazıda varlığının insanlık ortak alanını nasıl yansıttığını gösteriyor.

*Son şiir koleksiyonunuz ‘Vatanımın Baharatlarından Başka Hiçbir Şeyi Kabul Etmiyorum’da aidiyet duygusunu duyusal ve estetik bir deneyim olarak aktarıyorsunuz. Bu deneyimi aktarırken dilin rolünü nasıl görüyorsunuz? Ayrıca, kadın yazarlığının bu süreçteki özgünlüğü hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Yazıyı “kadın yazarlığı” veya “çocuk yazarlığı” gibi etiketlere indirgememeyi tercih ediyorum, gerçek yaratıcılık özünde insan benliğinden doğuyor. Şiirde dil, sadece bir ifade aracı değil, aynı anda duygu, düşünce ve estetiği taşıyan, hassasiyet, isyan ve duyarlılık gerektiren canlı bir varlık. Bu dil aracılığıyla aidiyet, imgeler, ritim ve tefekkürle çok katmanlı bir deneyime dönüşüyor. Şair, okuyucunun yalnızca fikirleri değil, kokuları, sesleri, renkleri ve hafıza, beden ile mekan arasındaki ince bağı da deneyimlemesini sağlıyor. Böylece dil, iç ve dış dünyalar arasında bir köprüye dönüşerek deneyime derin bir insani boyut kazandırıyor.

*Bir kadının aidiyet deneyimi, genel insan deneyiminden ne ölçüde farklıdır? Bu fark varsa, şiirlerinizde nasıl ortaya çıkar?

Bir kadının deneyimi, genel insan deneyiminden ayrılamaz, ancak günlük ayrıntılara daha yakından bağlı bir bakış açısından yaşanır. Bir kadın için aidiyet, sadece bir sembol veya fikir olarak değil, yaşanmış bir alan olarak ortaya çıkar: evde, ilişkilerde ve güvenlik duygusunda veya yokluğunda. Duyusal olanla kurulan bu bağlantı, ona ait olma algısını canlı bir nitelik kazandırarak, onu tamamen entelektüel bir kavramdan hissedilen ve deneyimlenen bir şeye dönüştürüyor. Yazılarımda, bu duyusal boyutu entelektüel yansımayla dengelemeye çalışıyorum, böylece ait olma duygusu bireysel bir duygudan başkalarına açık bir insan deneyimine dönüşüyor.

*Yazma üzerine yaptığınız tartışmada "geçiş" ve "doluluk" kavramlarını tanıtıyorsunuz. Bu iki boyut şiirsel deneyiminizde nasıl şekilleniyor? Bunları metinde kadınların var olma biçimiyle ilişkili görüyor musunuz?

Şiirsel yazma son derece öznel bir deneyimdir ve benim için ruhun özünde var olan müziğin bir ifadesidir. "Geçiş" dediğim şey, iç ve dış dünyalar arasında, benlik ile gerçekliğin dikteleri arasında sürekli bir harekettir. Bu, metne yansıyan karmaşık bir bilinç yaratır. "Doluluk" konusuna gelince, tüm dönüşümleriyle birlikte yaşam deneyiminin yoğunluğundan kaynaklanır. Bu deneyim, metne özgünlük ve derinlik kazandıran ifade edici bir enerjiye dönüşür. Şiirde kadınların varlığı doğrudan söylem yoluyla değil, daha ziyade iç seslerinde, dünyaya bakış açılarında, ayrıntılara duyarlılıklarında ve kişisel deneyimlerini ortak bir insani anlama dönüştürme yeteneklerinde kendini gösterir.

*Şiirlerinizde vatanı temsil eden küçük, günlük ayrıntılar yer alıyor. Bu imgeleri ve sahneleri nasıl seçiyorsunuz? Bu küçük ayrıntıları aidiyet anlamını taşıyabilecek hale getiren nedir?

Bu imgelerin seçimi, mekanla olan bağlantısıyla ilişkilidir. Vatan, yazılarımda yalnızca büyük sembolleriyle değil, aynı zamanda günlük olarak deneyimlediğimiz küçük ayrıntılarla da ortaya çıkar: ekmek kokusu, mahallenin sesleri, bekleme anları, hatta yorgunluk. Bu ayrıntılar, basitliklerine rağmen, hafıza ve anlam taşır ve şiirde, duygu yüklü imgelere dönüşürler. Benim için vatan, soyut bir kavram değil, bedende ve hafızada yaşanan, günlük yaşamın içinden yazılan bir deneyimdir. Dahası, kadınlar, çoklu rolleri sayesinde, bu ayrıntılara karşı özel bir hassasiyet geliştirirler ve bu da onlara dünyayı birbirine bağlı bir bütün olarak görme olanağı sağlar. Burada özel olan kamusal olanla buluşur ve kişisel olan, kolektif bir deneyimin ifadesi haline gelir.

*Yaşadığınız aidiyet deneyimini şiirsel olarak özetlemeniz gerekseydi, bunu tek bir imge veya fikirle nasıl özetlerdiniz?

Ben bunu dört kelimenin iç içe geçmesiyle özetlerdim: aşk, güzellik, vatan ve yaşam. Aşk, her şeye anlam veren enerjidir; Güzellik, onu en basit ayrıntılarda bile görebilme yeteneğidir; vatan, sadece bir yer değil, güvenlik ve aidiyet duygusudur; yaşam ise, tüm bu deneyimleri ve çelişkilerini kucaklayan çerçeve olmaya devam eder. Bu unsurlar bir araya geldiğinde, aidiyet, aynı anda hem yaşanılan hem de hakkında yazılan canlı bir deneyime dönüşür ve şiir, anlam arayışının ve benlik ile dünya arasındaki bu derin bağlantının ifade edilmesinin sürekli bir alanı haline gelir.