İran’da kadınlar inançları ve cinsiyetleri nedeniyle ayrımcılığa uğruyor

İran’daki dini azınlıklara mensup kadınlar, dini ayrımcılığın yanı sıra toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve yargısal engellerle karşı karşıya. Mahkeme ve çalışma ortamlarındaki deneyimleri, şiddet ve adaletsizliği gözler önüne seriyor.

SARA POURKHEZARİ

Kirmanşan – Eşi tarafından katledilen bir kadın düşünün. Katil ise kısa bir cezanın ardından bir süre sonra serbest bırakılarak evine dönüyor ve hayatını sürdürüyor. Oysa bir kadının yaşamına son vermiş durumda. İlk bakışta inanılması güç görünen bu tablo, bir katilin neden işlediği suçla orantılı bir cezaya çarptırılmadığı sorusunu gündeme getiriyor. Ancak gerçek şu ki İran İslam Cumhuriyeti, çok sayıda insanın ölümünü önceden meşrulaştırmış ve bunu “adalet” olarak adlandırarak korumak istediği kişilerin yanında yer almıştır. İran İslam Cumhuriyeti’nin hukuk sisteminde katilin cezası her zaman insan eşitliği ilkesi temelinde belirlenmiyor. Bazı durumlarda katledilen kişi gayrimüslim, katil ise Müslüman olduğunda, katile kısas uygulanmasının önüne geçilebiliyor ya da cezasında, onu suçtan fiilen muaf tutan indirimlere gidilebiliyor.

Dini inanca göre katilin cezası düşüyor

Bu durum, İran İslam Cumhuriyeti gölgesinde dini ve cinsiyet temelli ayrımcılık, hukuk önünde eşitsizlik ve insan hayatının değeri konusunda bir kez daha temel soruları gündeme getiriyor. İslami Ceza Kanunu'na göre bazı durumlarda kısas cezasının uygulanması, katil ile maktulün aynı dine mensup olması şartına bağlıdır. Bu nedenle maktul gayrimüslim ve katil de hükmün uygulanmasından önce Müslüman olursa, kısas cezası düşebilir. Bazı davalarda ise tarafların dini statüsü cezanın türünü ve miktarını etkiliyor; hatta katilin kısas ve diğer cezalardan, hapis veya para cezası da dahil olmak üzere, kurtulmasına yol açabiliyor.

Kirmanşan’da yaşayan ve Yarsan inancına mensup olan Masume S, kız kardeşinin eşi tarafından yaklaşık yirmi yıl önce katledildiğini belirterek, şu ifadelerde bulundu:

“Kız kardeşim henüz 19 yaşındaydı. Eşi onu kesici aletle katletti ve sonrasında polise teslim oldu. Bu itirafla birlikte adalete giden yolun açık olacağını düşünüyorduk, ancak mahkemede her şey değişti. Kız kardeşimin eşi, kız kardeşimin eşinin ailesinin dini inançlarına hakaret ettiğini ve şeytana tapan kişilerle bağlantısı olduğunu iddia etti ve onu kutsalları savunmak amacıyla öldürdüğünü söyledi. Bildiğiniz gibi yasa, bu tür durumlarda dini değerlere hakaret etmekle suçlanan kişiyi fiilen korumuyor ve bu iddia bile davanın seyrini tamamen katilin lehine değiştirebiliyor. Ancak kız kardeşimin asla böyle bir şey söylemediğinden eminiz; bu hikayeyi kendisini cinayetin sorumluluğundan kurtarmak ve cezadan kaçmak için uydurdu. Aylarca mahkemede mücadele ettik, ancak bu karmaşık hukuki ve dini oyun gerçeği gizledi. Sonunda, tüm bu mücadelelerin ardından kız kardeşimin eşi üç yıldan daha az bir süre cezaevinde kaldı ve çok geçmeden serbest bırakıldı. Kısa bir süre sonra da gizlice ülkeden çıktı.”

‘Uygulamada dini azınlıklar en temel haklarından mahrum bırakılıyor’

Kirmanşan’da hukuk öğrencisi olan Şakila K., İran İslam Cumhuriyeti'nde yürürlükte olan yasa ve düzenlemelerin, insanlar arasında din ve inançlarına göre her zaman belirgin bir sınır oluşturduğunu söyledi. Şakila K., “Yasanın görünüşünde bu ayrımcılığa açıkça işaret edilmese de uygulamada dini azınlıklar en temel haklarından mahrum bırakılıyor ve mahkemelerde, yeterli delil olmadan dahi çok daha kolay şekilde mahkum ediliyorlar. Mahkemede karşı tarafın Müslüman bir kişi olması yeterli; böyle bir durumda tüm yargılama süreci, sanki azınlık olmak başlı başına bir suçmuş gibi yürütülüyor ve gayrimüslim kişi daha en başından dezavantajlı bir konuma düşüyor” ifadelerinde bulundu.

Şakila’nın sözleri, yasa ile yargı sisteminin uygulaması arasındaki uçurumu gösteriyor. Bu ayrımcılık her zaman yasanın metninde açıkça görülmüyor; kimi zaman uygulama, yorum ve iktidar yapısı içerisinde kurumsallaşıyor. Böyle bir durumda mahkeme, tarafsız bir kurum olmak yerine dini kimlik ve cinsiyetten etkilenebiliyor. Dini azınlıklar bu açıdan yapısal bir kırılganlıkla karşı karşıya kalırken, kadın olmak bu baskıyı ve karmaşıklığı daha da artırıyor.

Mahkemeler ceza veriyor

Son yıllarda İran’daki Bahailer, Yarsanlar ve diğer gruplar da dahil olmak üzere dini azınlıklara mensup çok sayıda kadın gözaltı, hapis ve ağır cezalarla karşı karşıya kaldı. Bu süreçte kadın olmak ve dini inançlar olmak üzere iki önemli faktör belirleyici bir rol oynadı. Bu faktörler yalnızca etkisiz kalmakla kalmadı, doğrudan mahkemelerin sonuçlarına ve verilen cezaların miktarına da gölge düşürdü. Nitekim son günlerde Bahai yurttaşı Frank Zabihi, “Bahai inancını yayarak rejime karşı propaganda yapmak” gibi suçlamalarla iki yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Yarsan inancına mensup Fehime N., “Üç ay çalıştıktan sonra işverenden maaşımı istediğimde hiçbir yanıt alamadım ve kendisinden şikayetçi olacağımı söyledim. Ancak mahkemede her şey onun lehine değişti. İşveren, beni Yarsan inancını yaymaya çalıştığım gerekçesiyle işten çıkardığını iddia etti ve bu iddia mahkemenin onun lehine karar vermesi için yeterli oldu” sözleriyle yaşadığı mağduriyete dikkat çekti.

Bu anlatı, toplumdaki acı gerçekliğin yalnızca bir örneğidir. Bu gerçeklik, İran İslam Cumhuriyeti yasalarının resmi dini inançlara dayanarak azınlıkları nasıl baskı altında tuttuğunu ve bunun yanında kadın olmanın da bu baskının yoğunluğunu artıran ek bir faktör olduğunu gösteriyor. Bu koşullarda dini azınlıklara mensup kadınlar yalnızca dini ayrımcılıkla değil, toplumsal cinsiyet ayrımcılığıyla da karşı karşıya. Bu iki ayrımcılığın birleşimi, onları çifte ve kırılgan bir konuma itiyor. Bu anlatılardan ortaya çıkan tablo, İran’daki hukuki ve toplumsal sistemin ayrımcı yapısını açıkça gösteriyor. Hukuk, resmi inançlar ve ataerkil bakış açısını araç olarak kullanan bu sistem, dini azınlıklara mensup kadınları toplumun dışına itiyor. Bu kadınların hiçbir zaman kendi seçimleri olmayan, doğuştan sahip oldukları bu iki faktör, hükümet veya toplumun bazı kesimleri tarafından onların taciz ve şiddete maruz bırakılması için bir bahaneye dönüştürülüyor.