‘Bîdad’: Kadınların sesini özgürleştiriyor mu, yoksa yeniden onları mı suçluyor?

‘Bîdad’, kadın sesini anlatının merkezine yerleştirerek kadınların sesine yönelik tabuyu sorguluyor. Ancak filmin bazı unsurları, ataerkil bakışı eleştiriyor mu yoksa istemeden yeniden üretiyor mu sorusunu gündeme getiriyor.

Haber Merkezi — Soheil Beirghi’nin “Bîdad” filmi basit bir istekle başlıyor: Bir kadın şarkı söylemek istiyor. Ancak bu istek kısa sürede siyasi, toplumsal ve hukuki bir meseleye dönüşüyor. Filmin baş karakteri Seti, sesinin erkeklerin sesi arasında kaybolmasını istemiyor; şarkı söylemek ve duyulmak istiyor. Bu isteği, onu bir dizi resmi ve toplumsal kısıtlamayla karşı karşıya bırakıyor.

Film, kadınların sesine yönelik yasağı anlatının merkezine taşıması açısından cesur bir yapım. Resmi sinema çerçevesinin dışında çekilen “Bîdad”, çekim ve gösterim sürecinde de ekip açısından çeşitli bedeller doğurdu. Film, Karlovy Vary Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü aldı. Ancak asıl soru, filmin tabu yıkmanın yanı sıra yıllardır bu sese sahip olmak için bedel ödeyen kadınların tarihsel acılarını ne ölçüde gösterebildiği.

‘Kadının sesi neden tehdit olarak görülüyor?’

İran’da kadınların şarkı söylemesi, kadınların bedenleri, sesleri ve kamusal alandaki varlıkları üzerindeki uzun süreli kontrol tarihinden ayrı düşünülemez. Kadınlar mikrofona geçmeden önce evde, okulda, üniversitede, sokakta, iş yerinde ve kamusal alanda çeşitli kısıtlamalarla karşı karşıya kalıyor. Bu kısıtlamaların bir bölümü yasadan, diğer bölümü ise gelenek, aile ve ataerkil ilişkilerden kaynaklanıyor.

“Bîdad” açısından da bu nokta önem taşıyor. İran’da kadın yalnızca resmi bir yasakla karşılaşmıyor; kimi zaman ailesi, kimi zaman gelenekler, kimi zaman da toplumun erkeklerin huzurunu koruma anlayışı kadının kendisini sınırlandırmasına yol açıyor. Dolayısıyla kadınların şarkı söylemesine yönelik tabuyu kırmayı amaçlayan bir film, bu toplumsal ve tarihsel katmanları daha güçlü biçimde gösterebilirdi.

Film, aşağılanma, kontrol, gözaltı ve psikolojik baskı gibi bazı baskı biçimlerini gösteriyor. Ancak kadın şarkıcıların ve sanatçıların son yıllarda yaşadığı gerçeklerle kıyaslandığında bu acı sınırlı kalıyor. Sahne dışına itilen, göç etmek zorunda kalan, sanatsal faaliyetleri engellenen, hapse giren veya adli yaptırımlarla karşılaşan çok sayıda kadın oldu.

‘Erkeğin davranışı neden kadını sınırlamalı?’

Film ile gerçeklik arasındaki mesafe, kadınların şarkı söylemesinin hâlâ adli müdahalelerle bağlantılı olduğu düşünüldüğünde daha belirgin hale geliyor. Parastoo Ahmadi ve “Kervansaray Konseri” ekibi hakkında açılan dava, kadınların gerçekleştirdiği bir müzik performansının cezai soruşturmaya, kırbaç cezasına, yurt dışına çıkış yasağına ve sanatsal faaliyetlerden men gibi yaptırımlara dönüşebileceğini gösterdi.

Filmde Seti’ye yardım eden genç erkeğin, Seti şarkı söylerken “Hormonlarım yer değiştiriyor” demesi de bu açıdan dikkat çekiyor. Bu cümle, kadın sesini bir hak ve sanatsal ifade olarak değil, erkeklerin davranışlarını kontrol etmeyi gerektiren bir unsur olarak gören ataerkil bakışı eleştirmek için kullanılabilirdi. Ancak diyalog yeterli eleştirel mesafeyle ele alınmadığında aynı ataerkil mantığın yeniden üretilmesi riski ortaya çıkıyor: Kadın şarkı söylüyor, erkek tahrik oluyor, o halde kadın sınırlandırılmalı.

‘Kadın özgürlüğü aile düzeninin tehdidi mi?’

Bu bakış yalnızca yasada değil, toplumsal geleneklerde ve aile ilişkilerinde de tekrarlanıyor. Kadın, erkek tahrik olmasın diye kıyafetine, “sorun” çıkmasın diye sesine, “düzen” bozulmasın diye toplumdaki varlığına dikkat etmek zorunda bırakılıyor. Böylece kadın, kendi haklarından ziyade başkalarının davranışlarından sorumlu tutuluyor.

Filmde ailenin temsili de bu açıdan üzerinde durulması gereken bir konu. Dağılmış bir aile ve alkol bağımlısı bir annenin gösterilmesi Seti’nin psikolojik anlatısının parçası olabilir. Ancak bu görüntüler kadınların şarkı söyleme hikayesiyle birlikte ele alındığında, filmde kadın özgürlüğü ile ailenin dağılması arasında istemeden bir bağ kurulup kurulmadığı sorusu ortaya çıkıyor.

Bir kadın şarkı söylemek istiyorsa, bunun yanında mutlaka dağılmış bir aile ve alkol bağımlısı bir anne görmek zorunda mıyız? Kadınların bağımsızlığını ve özgürlüğünü aile ve toplumsal düzen için tehdit olarak göstermek, kadınları sınırlandırmanın eski yöntemlerinden biri. Bu nedenle kadının şarkı söylemesi öncelikle bireysel ve sanatsal bir hak olarak görülmeli; ailenin dağılmasının sonucu olarak sunulmamalı.

‘Z kuşağı geçmişten koparılmamalı’

“Bîdad”ın Seti’yi Z kuşağıyla ilişkilendirmesi ise daha başarılı bir yol izliyor. Bu kuşak izin beklemiyor ve sokağı hak talep edilen bir alana dönüştürüyor. Ancak Z kuşağı her şeyi açıklayan basit bir etikete dönüşmemeli. Bugünün kadınları, kendilerinden önce şarkı söyleyen, protesto eden, göç eden, cezalandırılan ve bedel ödeyen kadınların devamı.

Yeni kuşağın anlatısı geçmişten koparıldığında kadınların direniş tarihi de hafızadan siliniyor. “Bîdad”, kuşaklar arasındaki bu bağı daha derin kurabilir; bugünkü protesto imkanının kendisinden önce direnen kadınların yıllar süren deneyimlerinin sonucu olduğunu gösterebilirdi.

‘Tabuyu kırmak kadar bedelini anlatmak da önemli’

Film, “bedel” kavramını da daha ciddi biçimde ele alabilirdi. Sokakta şarkı söylemek önemli ve sembolik bir görüntü olsa da aynı hak için bedel ödeyen kadınların bütün hikayesini anlatmıyor. Bir şarkıcının sesinin ardında yıllarca sahneden uzaklaştırılma, yasaklar, göç, hapis, kırbaç ve kamusal alandan silinme olabilir.

Film, kadının şarkı söylemesi gerektiğini söylüyor ve bu önemli bir mesaj. Ancak Seti’den önce şarkı söyleyen kadınlara ne olduğunu daha az sorguluyor. Kimler hapse girdi? Kimler göç etmek zorunda kaldı? Kimler işlerinden edildi? Kimler kırbaç cezası veya adli soruşturmalarla karşılaştı? Kimler hâlâ bu direnişin nereye varacağını bilmiyor?

‘Kadınların sesi yalnızca sanatsal bir mesele değil’

“Bîdad”ı değerlendirmek yalnızca sinemaya ilişkin bir tartışma değil. Film aynı zamanda sosyoloji, kadın hakları ve ceza hukuku açısından da ele alınmalı. Kadınların şarkı söylemesine yönelik kısıtlamalar yalnızca sanatsal bir sınırlama değil; bedenin kontrolü, özne olma, toplumsal cinsiyet ayrımcılığı, aile yapısı, gelenekler ve ceza yasalarının yorumlanmasıyla bağlantılı.

Sonuç olarak “Bîdad” açısından mesele yalnızca Seti’nin şarkı söylemesine izin verilip verilmemesi değil. Daha derin soru şu: Bir kadının sesi neden toplumsal düzen, yasalar, gelenekler, aile ve hatta bazı kültürel anlatılar tarafından susturulması gereken bir tehdit olarak görülüyor?

Kadınların şarkı söylemesi özgürlüğün sembolü olacaksa sinema da kadını “kaosun kaynağı” konumundan çıkararak sesini sanatının, kimliğinin ve kendi iradesinin bir parçası olarak topluma sunma hakkına sahip bir insan olarak göstermeli.

“Bîdad” bu soruyu geçmişten daha yüksek sesle gündeme getiriyor. Ancak bunun tam yanıtı, hem kadının sesini duyan hem bu ses için bedel ödeyen kadınların acılarını gören hem de yıllardır bu sesi susturmaya çalışan yapıları açıkça ortaya koyan bir anlatıya hâlâ ihtiyaç duyuyor.