Başörtüsü duvarının ardındaki iktidar siyaseti

İran rejimi, başörtüsünü kadınlar üzerindeki denetimin yanı sıra ekonomik kriz, yoksulluk ve toplumsal sorunları perdeleyen, gerektiğinde baskı, gerektiğinde ise hoşgörü görüntüsü üreten bir siyasal araç olarak kullanıyor.

SARE PURHEZRÎ

Kirmanşan – Kirmanşan'ın ara sokaklarından birinde, dağınık saçlı ve yorgun yüzlü bir kadın, çöp konteynerine eğilmiş, yiyecek denilebilecek bir şey bulmaya çalışıyor. Görünüşünden uzun zamandır sıcak bir yemek yiyemediği anlaşılıyor.

Birkaç adım ötede ise yalınayak bir çocuk, utangaç ama çaresiz bakışlarla yolun karşısına geçiyor ve küçük elini yoldan geçenlere uzatarak yardım istiyor.

Bunlar, İran'ın en yoksul bölgelerinden biri olan Kirmanşan'da her gün tekrar eden binlerce manzaradan yalnızca ikisi. Yoksulluk burada istatistiklerle değil; yıpranmış bedenlerde, bitkin yüzlerde ve umutsuz bakışlarda kendini gösteriyor. Ancak bütün bu çıplak gerçekliğe rağmen İran yönetimi, yoksulluğun görünür işaretlerini görmezden geliyor. Bunun yerine kentin duvarlarına siyah ve kalın harflerle şu ifadeyi yazıyor: “Başörtüsüzlük ilahi azabı beraberinde getirir.”

Dini bir uyarı gibi görünen bu ifade, gerçekte yalnızca dini bir çağrı değil; İran İslam Cumhuriyeti gibi otoriter bir yönetimin baskı mekanizmasının parçasıdır.

Başörtüsü: Gerçek krizleri gizlemenin aracı

İran İslam Cumhuriyeti, yıllardır bu yöntemle halkın yaşadığı acıları görünmez kılıyor ve toplumun dikkatini gerçek krizlerden kadın bedeni üzerindeki denetime yöneltiyor. Bu sistemde başörtüsü, kültürel ya da dini bir mesele olmanın ötesinde, baskı düzeninin temel sütunlarından biridir. Rejim, bu sütunu ayakta tutmak için insan gücünü, bütçeyi, yasaları, propagandayı ve örgütlü şiddeti seferber ediyor.

Bu yapı içinde başörtüsü, kadınların kamusal alandaki varlığını denetlemenin, bedenlerini iktidarın müdahale alanına dönüştürmenin ve her türlü sivil itaatsizliği "başörtüsüzlük" gerekçesiyle bastırmanın aracına dönüşüyor.

Gerçekte hükümetin başörtüsüne gösterdiği aşırı hassasiyet, ekonomik başarısızlıkları, derinleşen yoksulluğu, yapısal yolsuzluğu ve toplumsal krizleri gizleyebilecek hayali bir düşman yaratma çabasından başka bir şey değildir. Rejim açısından başörtüsüz bir kadının sokakta yürümesi; yoksulluktan, işsizlikten, bağımlılıktan ya da yalınayak yardım isteyen bir çocuktan daha büyük bir tehdit olarak görülüyor. Bu önceliklerin ters yüz edilmesi, başörtüsü meselesinin ahlaki bir kaygıdan değil, kamuoyunu gerçek sorunlardan uzaklaştıran ve siyasi iktidarı sağlamlaştıran bir araçtan ibaret olduğunu gösteriyor.

‘Başörtüsü ayrımcılık ve şiddeti meşrulaştıran bir gerekçe haline geldi’

Kadın hakları aktivisti Ferengis B., şöyle diyor:

"Ahlak polisi, 'Başörtünü düzelt', 'Başörtüsü korur, kısıtlamaz', 'Lütfen İslami başörtüsüyle giriniz' ve buna benzer binlerce ifade, İran İslam Cumhuriyeti'nde yaşamış bütün kadınlar için son derece tanıdıktır. Yıllardır başörtüsü sıradan bir kıyafet olmaktan çıkıp baskı ve boğucu bir atmosfer yaratmanın aracına dönüştü. 'Başörtüsü' sözcüğü ise her türlü zulmü ve şiddeti meşrulaştıran bir izne dönüştü. Jina Devrimi'nden sonra hükümet görünürde Ahlak Polisi'nin kaldırıldığını ilan etti. Oysa gerçekte yaşanan, yalnızca bir yılanın deri değiştirmesine benziyordu. Bu yapı ortadan kalkmadı; aksine yeni bir isim ve yeni yöntemlerle yeniden üretildi. Bugün kadınların bedeni ve kıyafeti üzerindeki baskılar; sokak müdahalelerinden ağır para cezalarına, sosyal haklardan mahrum bırakılmaktan kamu hizmetlerine erişimin engellenmesine ve güvenlik tehditlerine kadar farklı biçimlerde devam ediyor. Bugün de kentin farklı noktalarına benzer tehdit içerikli yazılar yazılıyor. Sanki toplumdaki bütün sorunların kaynağı kadınların başörtüsüymüş gibi bir algı oluşturuluyor. Böylece kadınlar yalnızca devletin uyguladığı baskılarla değil, aynı zamanda doğaüstü cezalarla da korkutulmaya çalışılıyor."

Mağdur suçlu ilan edildiğinde

İran İslam Cumhuriyeti'nin hukuk sistemi içinde başörtüsü yalnızca dini bir zorunluluk değildir; kadınların bedeni ve davranışları üzerinde egemenlik kurmanın bir aracıdır. Bu zorunluluk, cezalandırıcı ve baskıcı mekanizmalarla birlikte hükümete kadınların davranış sınırlarını belirleme ve denetleme imkânı tanıyor. Ancak mesele bununla da sınırlı değil. Hükümet, şiddete dolaylı biçimde meşruiyet sağlayarak kadınlara, devletin tanımladığı başörtüsü sınırlarından en küçük bir sapmanın bile ağır sonuçları olacağı mesajını veriyor. Bunu anlamak için, sokakta tacize ya da cinsel saldırıya uğrayan kadınların yaşadıklarına bakmak yeterlidir. Pek çok olayda saldırgan sorgulanmak yerine mağdurun kıyafeti, saldırının gerekçesi ya da bahanesi olarak gösteriliyor. Böylece ahlaki ve hukuki düzen tersine çevriliyor; mağdur hesap vermek zorunda kalırken saldırgan sorumluluktan kurtuluyor.

Dini kaynaklarda kadın kıyafetinin taciz ya da tecavüz için meşru bir gerekçe oluşturduğuna dair açık bir hüküm bulunmasa da, yürürlükteki yasalar, resmi söylem ve yıllardır süren devlet propagandası toplumun önemli bir kesiminde şu yanlış inancı yerleştirdi: Cinsel saldırıya uğrayan bir kadın mutlaka kıyafeti ya da davranışıyla saldırganı tahrik etmiştir. Bu anlayış, kadınları hak sahibi bireyler olarak değil, erkekleri tahrik etmemek için sürekli kendilerini denetlemek zorunda olan varlıklar olarak tanımlıyor. Böylece şiddetin sorumluluğu saldırgandan alınarak mağdura yükleniyor. İran İslam Cumhuriyeti'nin başörtüsüne yönelik aşırı hassasiyeti de tam olarak bu anlayışı besliyor. Sonuç olarak başörtüsü üzerindeki hastalıklı denetim yalnızca kadın bedeni üzerindeki kontrolü güçlendirmiyor; aynı zamanda kadınlara yönelik şiddeti meşrulaştıran kültürel ve psikolojik zemini de oluşturuyor. Bu kısır döngü, birçok kadının uğradığı şiddet karşısında bile suçluluk ya da utanç hissetmesine, önce suçsuz olduğunu kanıtlamak zorunda kalmasına yol açıyor.

Kadın kıyafetinin şiddet için gerekçe sayılabileceği yönündeki inanç, uzun yıllar boyunca inşa edilen ataerkil düzenin ürünüdür. Devlet, başörtüsü düştüğü ya da kısa kıyafet giydiği gerekçesiyle kadınları sokakta gözaltına alıp hapse attığında topluma güçlü bir mesaj veriyor: Başörtüsüz kadın cezalandırılmayı hak eder. Bu mesaj zamanla toplumsal hafızada normalleşiyor; şiddet suç olmaktan çıkıp kabul edilebilir bir tepki gibi görülmeye başlanıyor. Devlet bir yandan kentin duvarlarına "Başörtüsüzlük erkeğin namussuzluğudur" anlayışını besleyen sloganlar yazarken, diğer yandan baba, eş ya da erkek kardeş tarafından işlenen kadın cinayetlerini en hafif cezalarla karşılıyor. Böylece erkek "namusun koruyucusu" olarak tanımlanıyor. Bu yapı içinde, bir erkeğin çevresindeki kadının devletin onayladığı kıyafeti giymemesi, onun toplumsal değerini düşüren bir durum olarak sunuluyor. Bu da hakaretten tehdide, darptan hapse ve kadın cinayetlerine kadar uzanan şiddetin bahanesine dönüşüyor.

Son yıllarda çok sayıda kadın, yalnızca "uygunsuz kıyafet" gerekçesiyle gözaltına alındı, hapsedildi, cezalandırıldı ve hatta devlet ya da aileleri tarafından ölüme sürüklendi. Bu yapısal şiddetin en çarpıcı örneklerinden biri, Ahlak Polisi tarafından gözaltına alındıktan sonra yaşamını yitiren Jina Emînî oldu. Son yıllarda binlerce kadın ve kız çocuğu da yalnızca kıyafetleri nedeniyle aile bireyleri ya da güvenlik güçleri tarafından tacize, tehdide, darba ve cinayete maruz kaldı. Bu örneklerin sayısı saymakla bitmez. Ancak hepsinin ortak noktası aynıdır: Kadınlar masum kurbanlardı; onların kaderini belirleyen ise gerek devletin gerekse aile içindeki erkek egemen yapının kendisiydi.

Başörtüsünün ikili yüzü: Sokakta baskı, siyasette hoşgörü gösterisi

Ancak İran İslam Cumhuriyeti'nde başörtüsü, her ne kadar baskı, tahakküm ve toplumsal denetimin aracı olsa da, rejimin gerekli gördüğü siyasal dönemeçlerde bambaşka bir işleve de bürünebiliyor. Seçimler, resmi yürüyüşler ve devlet törenleri gibi kritik dönemlerde hükümet, başörtüsü takmayan kişilerin varlığından yararlanarak toplumsal tabanının yalnızca resmi kıyafeti benimseyenlerden oluşmadığını, başörtüsüne bağlı olmayan kişilerin de rejimi desteklediği görüntüsünü vermeye çalışıyor. Böylece iktidar, destekçi kitlesini geleneksel ve ideolojik çevrelerin ötesinde göstermeye çalışırken, aynı zamanda kamuoyunun zihninde bilinçli bir ikilik yaratıyor. Bir tarafta eleştirel medya İran İslam Cumhuriyeti'nin başörtüsünü bir baskı aracına dönüştürdüğünü söylerken, diğer tarafta resmi yürüyüş ve seçim görüntülerinde başörtüsüz kadınlar özgürce yer alıyor, devlet medyası da bu görüntüleri yayımlıyor.

Bu taktik, izleyicide şu soruları doğurmayı amaçlıyor: Belki de İran'da başörtüsü anlatıldığı kadar zorunlu değildir. Belki insanlar bu kıyafeti kendi istekleriyle seçmektedir. Belki de eleştiriler abartılıdır. Rejim bu ikili oyunla zorunluluk ile özgür tercih arasındaki sınırı belirsizleştiriyor ve bu belirsizlik üzerinden kendisine meşruiyet kazandırıyor. İran İslam Cumhuriyeti son derece hesaplı hareket ediyor. Bir yandan başörtüsüne yönelik baskıyı dönem dönem artırıp azaltarak kadın bedeni üzerindeki denetimin hala kendi elinde olduğunu gösteriyor; diğer yandan seçilmiş hoşgörü görüntüleriyle, kadınların başörtüsü nedeniyle sistematik baskıya uğradığı yönündeki eleştirileri etkisizleştirmeye çalışıyor.

Sonuç olarak başörtüsü, İran İslam Cumhuriyeti açısından yalnızca değişmez bir dini kural değil; gerektiğinde baskı ve denetimin, gerektiğinde ise hoşgörü gösterisinin ve meşruiyet üretiminin aracı haline gelen esnek bir siyasal mekanizmadır. Bu esneklik, rejime hem iktidarını pekiştirme hem de kendisi hakkında daha olumlu bir görüntü oluşturma imkanı sağlıyor. Ancak pratikte başörtüsü, kadınları baskı altına almanın ve itiraz eden toplumsal kesimleri tasfiye etmenin temel araçlarından biri olmayı sürdürüyor.