İHD’nin 40 yıllık hak mücadelesi: İlk günkü ısrarla devam ediyoruz

“12 Eylül karanlığında” kurulan İnsan Hakları Derneği 40 yaşında. İHD MYK Üyesi Gülseren Yoleri, geçen 40 yılda hak ihlallerinin sürdüğünü ancak hak mücadelesinin de toplumsallaşarak güçlendiğini anlattı.

ELİF AKGÜL

İstanbul- İnsan Hakları Derneği (İHD) insan hakları mücadelesinde 40’ıncı yılını geride bıraktı. 1986 yılında kurulan dernek, zorla kaybetmelerden işkence yasağına, ifade özgürlüğünden cezaevi hak ihlallerine kadar birçok alanda yürüttüğü izleme, raporlama ve savunuculuk faaliyetleriyle insan hakları hareketinin en köklü kurumlarından biri olarak öne çıktı.

İHD, tüm yıl boyunca gerçekleştireceği 40. yıl etkinliklerinde geçmişten bugüne yürüttüğü mücadeleyi değerlendirirken, insan hakları alanındaki sorunların sürdüğüne dikkat çekiyor. İHD’nin 40’ıncı yılında insan hakları mücadelesinin nereden nereye geldiğini ve İHD’nin bıraktığı mirası İHD MYK Üyesi Gülseren Yoleri ajansımıza değerlendirdi.

Gülseren Yoleri, derneğin 40 yıllık mücadelesinin yalnızca bir kurumun tarihi değil, aynı zamanda Türkiye'de insan hakları savunuculuğunun hafızası olduğunu vurguladı.

40 yıllın insan hakları savunuculuğu mirası

Mücadelenin ağır hak ihlalleri, kayıplar ve baskılar altında sürdürüldüğünü belirten Gülseren Yoleri, bugün gelinen noktada ortaya çıkan birikimin geçmiş kuşakların direnciyle oluştuğunu ve derneğin bugün sürdürdüğü hak mücadelesinin de bu tarihsel mirasın devamı niteliğinde olduğunu kaydetti:

"İnsan Hakları Derneği insan hakları alanında 40 yıldır kesintisiz mücadele sürdürüyor. Devletin ya da sistemin yapısal sorunlarından kaynaklandığını söylediğimiz bu insan hakları ihlallerinin ne kadar büyük sorunlar olduğu, çözümünün ne kadar zor olduğu ve nasıl ağır bedeller ödenerek bu mücadelenin sürdürüldüğünü de hatırlayarak, aslında bu 40 yılı düşündüğümüzde oldukça önemli bir geleneğin de yaratıldığını söylemek mümkün. Özellikle mücadelenin sürekliliği ve ısrar ya da kararlılık bakımından bu çok net olarak görünüyor. Öncelikle, 40 yıllık bu süreçte mücadele azmini körükleyen, geçmişimizden bize devredilmiş o mirası ve dolayısıyla bu sürede yitirdiğimiz bütün yoldaşlarımızı, insan hakları savunucularını burada bir kere daha saygıyla anmak istiyorum."

‘Kadınların ön planda olduğu bir mücadele’

“İnsan Hakları Derneği 12 Eylül karanlığında kuruldu” diyen Gülseren Yoleri, 12 Eylül döneminde yaşanan ağır hak ihlallerinin yalnızca baskı ortamını değil, aynı zamanda yeni bir hak mücadelesinin doğuşunu da beraberinde getirdiğini anlattı. Özellikle kadınların öncülüğünde gelişen dayanışmanın kurumsal bir insan hakları hareketine dönüştüğünü ifade eden Gülseren Yoleri, bugün sürdürülen mücadelenin de o dönemde atılan temeller üzerinde yükseldiğini dile getirdi:

“'12 Eylül karanlığı' dediğimiz aslında insan haklarının tamamen yok sayıldığı bir ortam. İşkencenin, gözaltında işkenceyle ölümlerin, idamların tepe noktasında olduğu bir dönem. Bütün kurumların kapatıldığı, siyasetin yasaklandığı bir dönem. Dolayısıyla bu dönemde, aslında mücadele edenlere baktığımız zaman kadınların özellikle çok ön planda olduğunu gördük. Özellikle hapishanelerde gözaltında yakınları olan ve onları sağ olarak, sağlıklı olarak geri almak isteyen kadınların o zor koşullarda yokluk ve yoksunluk içerisinde sürdürdükleri mücadelenin bir mirasının dönüşerek geldiği nokta İnsan Hakları Derneği. O günkü koşullarda hem o mücadelenin sürdürülmesi çok zordu, ki Didar Şensoy’u, Didar ablamızı yine böyle bir eylem sırasında kaybetmiştik. Sonrasında Vedat Aydın ve yaşamını kaybeden pek çok yol arkadaşımız oldu. Hapishanelerde ve aslında daha dar taleplerle başlayan o mücadelenin, bu geniş perspektifle bir insan hakları mücadelesine dönüşmesi, belki yine o dönemde bu ülkenin yüz akı olan insanların yaşama ve dünyaya bakışlarını da bize işaret ediyor. Yani bu genişlikte ve süreklilik arz edecek bir mücadeleyi o günden örgütleyebilmek, o karanlığın içinden bu genişlikle dünyaya bakabilmek de aslında önemli bir durum. Ve biz bu mirası devralmış ve bugüne taşımaya çalışmış insanlar olarak bugün hala bu hak savunuculuğunu devam ettiriyoruz.”

‘Devletin otoriter, baskıcı ve tekçi yapısı sürüyor’

Geçen 40 yılın ardından hak ihlallerinin niteliği değişse de temel sorunların devam ettiğini belirten Gülseren Yoleri, devletin yapısal özelliklerinin hak ihlallerinin sürmesinde belirleyici olduğunu belirterek insan hakları savunucularının bu nedenle aynı taleplerle yıllardır mücadele ettiğine dikkat çekti:

“İHD’nin kurulduğu o günlerde kurumlar kapatılıyordu, işkenceler, işkencede ölümler vardı. Devamında gözaltında kayıplarla süreç devam etmişti. Siyasi yasaklamalar vardı. Adil olmayan yargılamalar vardı. İdamlar vardı. Temel olarak hangi haklar ihlal ediliyordu ve bugün hangileri ihlal ediliyor diye bir kıyaslama yaptığımızda, neredeyse aynı grup hakların, yani temel haklar dediğimiz hakların, bugün de ihlal edildiğini görüyoruz. Bu boyutuyla ‘40 yıldır mücadele ettiniz. Bu kadar bedel ödediniz de ne oldu?’ sorusuyla karşılaşabiliyoruz. O zaman da şunu hatırlıyoruz. Evet, devlet bu hak ihlallerini sürdürmekte istikrar gösteriyor ve kararlılıkla hareket ediyor. Çünkü aslına bakarsanız hep söylediğimiz şey şu: Devlet aslında yapısal sorunlarını, yani yapısal izlerini, konumunu koruyarak bu ihlalleri gerçekleştiriyor. Yani, çünkü devlet demokratik değil. Devlet insan haklarından yana değil. Devlet, otoriter, baskıcı ve tekçi yapısıyla hem kuruldu hem de bu yapısını bu süreçte sürdürdü. Bugüne kadar da bundan ödün vermedi. Biz bu yüzden basit ve çözülebilir meselelerin bile sistemin bu kodlarına takıldığını ve çözümsüzlükle bugüne kadar geldiğini gözlemledik. Bu yüzden de yine bizim, yani insan hakları savunucularının, aslında reformist sayılabilecek mücadele anlayışının burada oluşan taleplerin mücadelenin yapısıyla ve taleplerin gerçekleşme mecrasıyla örtüşmediğini görüyoruz. Çünkü ben buna şöyle diyorum. Biz evet, reformist bir mücadele sürdürüyoruz. Çünkü sonuçta bu sistem içinde insan haklarının hakim olmasını istiyoruz. Ama sistem o kadar katı ve o kadar sert çizgiler ve çerçeveler içeriyor ki, sistemde devrimsel değişiklikler ancak bizim taleplerimizi karşılayabilir ve belki de devletin insan hakları savunucularına bu kadar sert yaklaşmasının en önemli nedeni de bu. Çünkü devrimsel ve gerçekten sistemi dönüştürecek taleplerden söz ediyoruz. İnsan hakları savunucularının da mücadelede ısrar ve kararlılık vurgusu, tam da bu devrimsel değişikliklerin ne kadar zor olduğunu bildiğimiz için var. Yani kısa yöntemlerle, kısa sürelerle ya da basit yöntemlerle bu devrimsel değişikliklerin olmayacağının farkındayız. Bu yüzden de 40’ıncı yılımızda, daha ilk günkü gibi, aslında mücadele azmimizi güçlü tutarak ve koruyarak, taleplerimizi 40 yıldır söylüyor olsak da bugün yeni söylüyormuş gibi, arkasında durarak, her geçen gün taleplerimizi daha da güçlendirip daha yüksek sesle dile getirmeye çalışıyoruz.”

‘İnsan hakları mücadelesinin kapsamı gelişti’

Gülseren Yoleri, bütün bu tabloya rağmen İHD'nin en önemli kazanımlarından birinin toplumda hak bilincinin yaygınlaşmasına yaptığı katkı olduğunun altını çizerek insan hakları kavramının bugün çok daha geniş bir alanda sahiplenildiğine, hak savunuculuğunun farklı toplumsal kesimlere yayılmasının mücadeleyi güçlendirdiğini dile getirdi. Gülseren Yoleri şöyle devam etti:

“Türkiye'deki tablo böyle bir tablo, ama genel olarak insan haklarının gelişimi açısından, insan hakları bilincinin geliştirilmesi, insan hakları bilgisinin geliştirilmesi, insan hakları kültürünün yaratılması dolayısıyla insanların hak bilincine, hak savunuculuğu bilincine erişmesinin sağlanması konusunda İnsan Hakları Derneği'nin bu topluma inanılmaz büyük bir faydası oldu. Bugün hala aslında bu insan hakları savunucuları varsa, hala genç insanlar bu alanda mücadeleye katılıyorlarsa, hala 40 yıldır mücadele edenler aynı mücadele azmiyle bu alanda mücadeleyi sürdürüyorsa, toplumda talep edilebilirliği ve savunuculuğu güçlendirdikleri içindir. Bugün çevre hakları, hayvan hakları, çocuk hakları, kadın hakları alanındaki gelişmeleri de aslında buradan düşünebiliriz. Önceki yıllarda insan hakları dediğimizde sadece çok temel birkaç haktan söz edilebilirdi. En fazla belki ifade özgürlüğünden söz edilebilirdi. Ama bugün sokağa çıktığımızda her türlü talebin hak olarak dillendirilmeye çalışıldığına da tanıklık ediyoruz. Yani insan hakları dediğimiz kavramın toplum nezdinde bir geçerliliği var artık. En muhafazakar kesimlerde bile bunu çok net olarak gözlemlemek mümkün. Aynı içerikte savunmuyor olabiliriz ama bugün herkesin hayatında artık ‘bu benim hakkım’ ya da ‘hakkımı istiyorum’ dediğini duyabilmek mümkün. Tam da işte hak mücadelesini, hak bilincini topluma ulaştırmış olmanın bir sonucu bu. Belki de bugün en büyük kazanımlarımızdan biri. Bu da aslında mücadelenin sürekliliğini sağlamak açısından önemli.”

‘İnsan hakları savunucularına ihtiyaç duymadığımız bir dünya diliyoruz’

40’ıncı yılda “Nice senelere demeyi sevmiyoruz” diyen Gülseren Yoleri, insan hakları savunucuları olarak nihai hedeflerinin insan hakları savunucularına ihtiyaç duyulmayan bir dünya olduğunu vurguladı:

“Yaşadığımız coğrafya açısından İnsan Hakları Derneği olarak daha nice yıllara demeyi sevmiyoruz. Çünkü nihai amacımız, insan hakları ihlallerinin olmadığı ve insan hakları savunucularına ihtiyacın kalmadığı bir dünya. Ama bugünkü realite bize bu amacın henüz biraz uzakta olduğunu söylüyor. O yüzden de ihtiyaç olduğu sürece güçlü, kararlı, ısrarlı bu mücadelenin devamını diliyoruz."