Susen Rahş: ‘Jin, Jiyan, Azadî’ hareketi İran'ın geleceği için yol haritasıdır
İranlı analist Susen Rahş, ABD-İran geriliminin en ağır bedelini halkın ödediğini belirterek, "Jin, Jiyan, Azadî" hareketinin yalnızca bir slogan değil, İran'ın demokratik geleceği için bir manifesto olduğunu vurguladı.
ŞAHLA MUHAMMEDİ
Haber Merkezi - Son dönemde yaşanan gelişmeler ve ABD ile İran İslam Cumhuriyeti arasında artan gerilim, bölgeyi yeniden ciddi güvenlik riskleri ve endişelerle karşı karşıya bıraktı. NATO Zirvesi’nin ardından gerilimin azaltılması ve diplomatik kanalların güçlendirilmesi yönünde adımlar atılması beklenirken, Türkiye, Pakistan ve bazı Arap ülkeleri de arabuluculuk girişimlerinde bulundu. Ancak tüm bu çabalara rağmen çatışmalar sürerken, krizin daha da derinleşebileceğine yönelik kaygılar artıyor. Yaşanan gelişmeler yalnızca İran’ı değil, komşu ülkeleri ve Federal Kürdistan Bölgesi’ni de etkiliyor. Konuyla ilgili ajansımızın sorularını yanıtlayan İran’da siyaset, insan hakları ve toplumsal hareketler üzerine çalışmalar yürüten analist Susen Rahş, bölgedeki son gelişmeleri ve olası senaryoları değerlendirdi.

*Öncelikle bu gelişmelere ilişkin genel değerlendirmenizi almak istiyorum. Sizce bu gerilim dalgasının başlaması bölge açısından ne gibi sonuçlar doğuracak ve sürecin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Bölgedeki durum son derece karmaşık. Trump, NATO Zirvesi’ne İran üzerindeki baskıyı artırmak için özellikle Avrupa ülkelerinin desteğini almak amacıyla katıldı. Ancak zirveden istediği sonucu alamadı. Buna karşılık Avrupa, savunma bütçesini artırma ve ABD’ye olan askeri bağımlılığını azaltma yönünde farklı bir politika izledi. Bu durum Trump’ın memnuniyetsizliğini artırırken, Washington’un daha bağımsız bir çizgi izlemesine yol açtı. Trump açısından yaşananlar uzun süreli bir savaş değil, İran İslam Cumhuriyeti’ni ABD’nin koşullarını ara seçimler öncesinde kabul etmeye zorlamaya yönelik bir baskı stratejisidir. İran İslam Cumhuriyeti ise Hürmüz Boğazı’nın stratejik önemini bir koz olarak kullanıp müzakereleri uzatarak zaman kazanmaya çalıştı. Bu süreçte, ülke içindeki bazı siyasi çevreler de gerilimin sürmesinden siyasi ve ekonomik çıkar elde ediyor.
Ancak ‘sınırlı savaş’ olarak tanımlanan bu tablo yalnızca Trump’ın bakış açısından sınırlıdır. Sürekli saldırılar altında yaşayan İran halkı açısından ise yaşananlar ciddi bir insani felakettir. İran İslam Cumhuriyeti Hürmüz Boğazı’nı bugüne kadar kapatmasa da, bölgedeki gemilere yönelik saldırılar gibi girişimlerle deniz taşımacılığı, enerji piyasaları ve küresel ekonomi üzerindeki kaygıları artırdı. Genel olarak ABD dışında bölgedeki ülkelerin büyük bölümü ile NATO üyeleri krizin sona ermesini ve savaşın yayılmasının önlenmesini istiyor. Buna karşın Trump, İran İslam Cumhuriyeti’nin yeniden müzakere masasına dönüp Washington’un şartlarını kabul edip etmeyeceği netleşene kadar askeri baskıyı sürdürecektir. Öte yandan, İran İslam Cumhuriyeti iktidarı içindeki görüş ayrılıkları da sürecin nasıl şekilleneceğine ilişkin öngörüleri daha da zorlaştırıyor.
*İktidar içindeki görüş ayrılıklarının derinleştiği ve savaş yanlısı çevrelerin müzakereleri sekteye uğrattığı yönünde değerlendirmeler yapılıyor. Siz bu çatlakları ne kadar gerçek ve etkili buluyorsunuz? Bu süreçte Devrim Muhafızları’nın gerilimin tırmanması ya da azaltılmasındaki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
‘İntikam’ meselesini iki düzeyde değerlendirmek gerekiyor. İlk düzeyde, ideolojik taban ve rejimin değerlerine bağlı kesimler yer alıyor. Bu kesimlerin bir bölümü gerçekten Ayetullah Hamaney’e bağlı ve intikam alma motivasyonuyla hareket ediyor. Ancak Devrim Muhafızları’nın üst kademeleri ile Paydari Cephesi ve Said Celili’ye yakın çevrelerde belirleyici unsurun ideolojiden çok siyasi ve ekonomik çıkarlar olduğunu düşünüyorum.
Devrim Muhafızları uzun yıllardır mali kaynaklarının önemli bir bölümünü petrol kotalarından sağlıyor. Bununla birlikte yapı kendi içinde de yekpare değil, bir kanat Muhammed Bakır Kalibaf’a, diğer kanat ise Said Celili’ye yakın duruyor. Müzakerelerin başında Muhammed Bakır Kalibaf ve Pezeşkiyan hükümetine yakın kesim daha güçlü görünüyordu. Ancak bana göre Ayetullah Hamaney’in öldürülmesinin ardından rakip kanat, Devrim Muhafızları içindeki bazı unsurları harekete geçirerek ve petrol tankerlerine yönelik saldırılar gibi girişimlerle gerilimin yeniden tırmanmasına zemin hazırladı.
Savaşın devamını isteyen çevreler, yaptırımlar ve kriz ortamından önemli ekonomik kazanç sağlıyor. Bu nedenle de gerilimin sürmesini destekliyorlar. Bu süreçte Mücteba Hamaney’in adı da hizipler arası güç mücadelesinin bir aracına dönüştü. Her grup kendi tutumunu ona dayandırmaya çalışıyor. Bu durum ise Mücteba Hamaney’in karar alma süreçlerindeki gerçek rolüne ilişkin soru işaretlerini artırıyor. Bu anlaşmazlıkların sürmesi, iktidar içinde ciddi çatışmalara yol açabilir. İktidarı ele geçirme mücadelesinden siyasi yapı içinde doğrudan bir karşı karşıya gelişe kadar farklı ihtimaller söz konusu olabilir.
Aynı zamanda İran halkı ağır bir ekonomik baskı altında bulunuyor. Petrol satışının daha da zorlaşmasıyla birlikte emek ve meslek gruplarının protestoları da yeniden yaygınlaşmaya başladı. Mesleki ve sivil toplum hareketlerinin daha güçlü bir ortaklaşma içinde hareket etmesi gerekiyor. Yurt dışındaki muhalif güçler de bu hareketlerin bağımsız şekilde faaliyet yürütmesine izin vermelidir. Çünkü aceleci her müdahale, ülke içinde baskı ve baskıcı uygulamaların artırılması için iktidara gerekçe sağlayabilir.
*İktidarın farklı kanatları arasında sizce bu iç mücadelede hangi taraf daha avantajlı görünüyor? Anlaşmazlıkların derinleşmesi halinde hangi kanadın iktidarını pekiştirme şansı daha yüksek? Ayrıca bazı sivil merkezlerin; okullar, öğrenci yurtları ve turizm tesisleri gibi alanların askeri amaçlarla kullanıldığına dair haberler yayımlandı. Bu konuyu ve bunun yurttaşların güvenliği açısından doğuracağı sonuçları nasıl değerlendiriyorsunuz? Son olarak, iktidar yapısındaki mevcut çatlaklar sivil hareketlerin ve halkın taleplerinin güçlenmesi için bir fırsat yaratabilir mi, yoksa toplum açısından daha büyük riskler mi doğuracaktır?
İran İslam Cumhuriyeti’nin sivil alanları askeri amaçlarla kullanması yeni bir olgu değil. Bölgedeki diğer çatışmalarda da benzer örnekler görüldü. Uluslararası hukuka göre okulların, hastanelerin ve diğer sivil alanların hedef alınması yasak olsa da, uygulamada bu tür yerler birçok kez saldırıya uğradı. Askeri üsler vurulduğunda, askeri güçler genellikle alternatif mekanları kullanmaya yöneliyor. Halkın can güvenliğini korumak hiçbir zaman İran İslam Cumhuriyeti’nin temel önceliği olmadı. Hatta yaşanan can kayıpları bile zaman zaman hükümet tarafından propaganda aracı olarak kullanılabiliyor. Bu nedenle sivil mekanların askeri amaçlarla kullanılması bu yönetim açısından şaşırtıcı değildir.
İktidar içinde de iki ana kanat arasında rekabet yaşanıyor ve her iki taraf da Mücteba Hamaney’in adını kendi konumunu güçlendirmek için kullanmaya çalışıyor. Kalibaf, iktidar yapısında bazı reformlara açık olduğuna dair işaretler veriyor. Ancak karşı kanadın böyle bir değişimi kolay kolay kabul etmeyeceğini düşünüyorum. Asıl endişem, bu rekabetin iktidar içi bir çatışmaya dönüşme ihtimalidir. Hangi kanadın üstün geleceği konusunda kesin bir değerlendirme yapmak mümkün değil. Bununla birlikte Said Celili’ye ve Paydari Cephesi’ne yakın çevrelerin Devrim Muhafızları’nın bazı kesimleriyle daha güçlü bağlara sahip olduğu görülüyor. Öte yandan Kalibaf’ın da Devrim Muhafızları bünyesindeki belirli çevreler üzerinde hala etkisi bulunuyor.
Buna karşılık halk her iki kanattan da yorulmuş durumda ve temel talebi savaşın sona ermesidir. Aynı zamanda emeklilerin, öğretmenlerin, işçilerin ve esnafın mesleki protestoları yeniden canlanmış bulunuyor. Asıl odak, bu sivil ve mesleki hareketlerin güçlendirilmesi olmalıdır. Deneyimler gösteriyor ki bu hareketlere dışarıdan yol haritası çizilmemelidir. Asıl karar vericiler, bu mücadelenin bedelini ülke içinde ödeyen kişilerdir. İran’daki sivil hareketin bölgenin en örgütlü toplumsal hareketlerinden biri olduğuna inanıyorum. Bağımsızlığını koruyabildiği takdirde hükümet üzerinde sivil baskı oluşturabilir ve savaş yanlısı çevrelerin güç kazanmasını engelleyebilir.
*“Jin, Jiyan, Azadî” hareketine ve İran’daki sivil toplum hareketlerinin rolüne değindiniz. Bugün hemşireler, öğrenciler, işçiler ve toplumun diğer kesimleri de geçim koşulları ve savaşın sonuçlarına karşı ciddi sorunlarla mücadele ediyor. Sizce kadınlar bu süreçte nasıl bir rol üstlenebilir? Kadın hareketi, sivil hareketlerin yönlendirilmesi ve güçlendirilmesinde, ayrıca savaşın toplumsal etkilerinin azaltılmasında etkili olabilir mi?
‘Jin, Jiyan, Azadî’ hareketi yalnızca bir slogan değil, aynı zamanda bir manifesto ve yol haritasıdır. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın bölgenin koşullarını dikkate alarak silahlı mücadeleden vazgeçilmesi yönündeki vurgusu gibi, İran’da da bu manifesto temel alınabilir. Kadın hareketi, İran’ın en örgütlü ve en öncü sivil hareketidir. Bugüne kadar birçok kez hükümeti geri adım atmaya zorlamayı başarmıştır. Elbette kadınların öncü rolü, erkeklerin dışlanması anlamına gelmiyor. Tam tersine bu hareket, işçi, öğrenci ve meslek örgütleri arasındaki ortak bağ haline gelebilir. Bugün bunun işaretleri de görülüyor. Öğrenciler, hemşireler ve diğer toplumsal kesimler mesleki protestolarda birlikte yer alıyor. Kadın hareketinin deneyimi, örgütlenme biçimleri ve direniş yöntemlerinden yararlanılması, sivil taleplerin güçlenmesini sağlayabilir ve hükümet üzerinde savaş politikalarına karşı daha güçlü bir toplumsal baskı oluşturabilir. ‘İran halkı intikam istiyor’ şeklindeki iddialar karşısında ise sivil hareketlerin şu soruyu sorması gerekir: ‘Hangi halktan söz ediliyor?’ Kadın hareketi bu dönemde yönlendirici rolünü üstlenmelidir. Çünkü onun etkili katılımı olmadan sivil toplum hareketlerinin taleplerini ileriye taşıması çok daha zor olacaktır.