Savaşlar ve kadınlar: Zorunlu göçler insan onuruna aykırı

DEM Parti Wan İl Eşbaşkanı Gülşen Kurt, savaşların tetiklediği zorunlu göçlerin en ağır sonuçlarını kadınlar ve çocukların yaşadığını belirterek, göç yollarından mülteci kamplarına kadar her aşamada hak ihlallerinin derinleştiğine dikkat çekti.

MEMİHAN HİLBİN ZEYDAN

Wan - Ortadoğu’da savaş geniş coğrafyalara yayılarak devam ediyor. Savaşın yarattığı toplumsal krizlerin en ağırını ise yine kadınlar yaşıyor.

Göç süreçlerinde kadınların omuzlarında var olan toplumsal cinsiyet rollerinin yüklediği sorumluluklara yenileri ekleniyor. Bu “sorumluluklar” toplumsal cinsiyet eşitsizliğini beslerken, beraberinde kadınları her türlü şiddete de açık hale getiriyor.

ABD’nin de desteği ile İsrail’in İran’a saldırması ve İran’ın misilleme yapmasıyla kızışan savaş 38’nci gününde sürerken, yaşamını yitirenler artıyor. Sivillerin öldüğü bu savaşın başta kadınlar olmak üzere tüm topluma ekonomik, sosyal ve psikolojik etkilerinin yansımaları hem kısa hem de uzun vadede travmatik sonuçlar doğuracağa benziyor.

Savaşın neden olduğu toplumsal olaylardan biri de zorunlu göçler; bir ülkeden başka bir ülkeye ya da bir kentten başka bir kente göç etmek sadece bir yer değişimi değil. Bu durum içinde birçok tehlike barındıran, kadınları ve çocukları savunmasız kılan, ihlaller zincirini beraberinde getiren bir olay.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Wan İl Eşbaşkanı Gülşen Kurt, göçlerin kadınlar üzerindeki etkilerini değerlendirdi.

Göçün başlıca sebebi savaşlar’

Savaşlar nedeniyle milyonlarca insanın zorunlu olarak göçe yollarına düştüğünü belirten Gülşen Kurt: “Bu süreçte en çok etkilenen kesim ise kadınlar ve çocuklar oluyor. Zorunlu göçün başlıca sebepleri arasında savaş ve ihlaller geliyor. Yaşanan savaş ve çatışmalı ortamlar sebebiyle yaşam alanları yok oluyor. Göç bir tercih değil yaşama tutunmak için, yeni bir yaşam umudu ile yola çıkmaktır. Savaş ortamında yaşam alanlarına, kendi topraklarına yapılan saldırılar birçok hak ihlalini de beraberinde getiriyor” dedi

Ekonomik problemlerin, baskı politikalarının ve iklim krizinin de zorunlu göçte etkisi olduğuna değinen Gülşen Kurt, “Çocukların savaş ve çatışma ortamında büyümesi, yakınlarının kayıplarına birebir tanıklık etmeleri hem psikolojilerini hem de geleceklerini büyük oranda etkiliyor. Göç sonrası ise çocukların yaşadıkları yeni alana adapte olamaması onların dünyasında travmalara neden oluyor. Özellikle eğitim ve dil konusunda ciddi sorunlar yaşıyorlar. Eğitimden geri kalmaları, sağlık hizmetlerine ulaşma noktasında sorunlar yaşamaları söz konusu. Bu durumlar çocuklar için sosyal, kültürel ve insani noktada derin krizlere neden olmakta” şeklinde konuştu.

‘Zorunlu göç insan onuruna aykırı’ 

Gülşen Kurt, göç yollarında yapılan uzun yürüyüşlerde sağlık hizmetlerine erişilemediğine işaret ederek, açlık, susuzluk ve hijyenden uzak koşullarda yapılan yolculuklar olduğunu belirtti. Zorunlu göçün insanlık onuruna ve insan haklarına aykırı, toplumsal adalet krizi olduğunu vurgulayan Gülşen Kurt, “Göç sonrası ise geldikleri ülkelerde, kaldıkları mülteci kamplarında birçok hak ihlaliyle karşı karşıya kalıyorlar. Bu durumlarda da en ağır bedeli yine kadınlar ödüyor. Mülteci kampları çok kalabalık. Beslenmeden başlayarak birçok ihtiyaç ve hizmet yetersiz. Yaşamın her alanında toplumsal krizlere neden olacak durumlar söz konusu” sözlerini kaydetti.

‘En ağır bedeli kadınlar ödüyor’

İnsan kaçakçılarının zorunlu göç durumlarını fırsata çevirdiğine dikkat çeken Gülşen Kurt, hem kaldıkları kamplarda hem de göç yollarında kadınların taciz ve tecavüze maruz bırakıldığına değindi. 

Gülşen Kurt sözlerine şöyle devam etti: “Geldikleri ülkelerde yaşadıkları ekonomik sıkıntılardan kaynaklı başta çocukların eğitim hakkının gasp edilmesi, dil ve kültürel sorunların yaşanması, sosyal, toplumsal anlamda adapte olamamak, çocukların kaçak işçi olarak kullanılması gibi birçok durumda göçmenliğin en ağır yükü kadınlara ve çocuklara yükleniyor. Ve birçoğu kaçak yollardan sınırlara varıp geçiş yaptığı için maruz bırakıldıkları haksızlıkları, taciz, tecavüz ve şiddet olaylarını maalesef dillendiremiyorlar. Sınır dışı edilme korkusuyla herhangi bir sendika, sivil toplum kuruluşu (STK) veya göç idaresine başvuruda bulunamıyorlar. Sınır dışı edilmemek adına ne yaşarlarsa yaşasınlar göz ardı etmek durumunda kalıyorlar. Tabi bu insan hakları noktasında bir kriz niteliğindedir.”

‘Halkların değil devletlerin savaşı’

Emperyalist devletlerin kendi menfaatleri uğruna çıkarmış oldukları savaşlar sebebiyle başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere halkların ağır kayıplar yaşayarak büyük bedeller ödediğine vurgu yapan Gülşen Kurt, “Bizler yaşanan bu savaşların halkların, kadınların, çocukların savaşları olmadığını her defasında dile getiriyoruz. Savaşlar talan, ölüm  ve katliamdır. Savaşların önünde durabilecek yegane sistem demokratik yaşamdır. Tüm halkların, inançların bir arada yaşayabildiği demokratik bir yaşamın inşası yaşanan savaşların panzehiridir. Uluslararası göçlerin yaşanmaması, kadınların, çocukların göç yollarında hayatını kaybetmemesi ve başka krizlere maruz kalmamaları için herkesin bu savaşlara ‘dur’ demesi, demokratik, kolektif bir yaşamın inşası için sivil örgütlerin, demokratik kitle örgütlerinin, tüm dünya halklarının buna ses çıkarması savaşların sona ermesi için elzemdir. Hepimiz çocukların geleceği için, kadınların ortak yaşamı için savaşların karşısında durmalı ve onurlu bir yaşam için mücadele etmeye devam edeceğiz” diye konuştu.

Yıllardır Kürt sorunun inkar, imha, asimilasyon ve “güvenlikçi” politikalarla Kürt halkının sürekli bir savaş ve çatışma ortamına maruz bırakıldığını hatırlatan Gülşen Kurt, “Toplumsal, sosyal, kültürel ve ekonomik anlamda ağır bedeller ödedik. Başta yaşam alanlarını terk etmeye zorlandı. 1990’lı yıllarda güvenlik gerekçesiyle köylerin yakılarak boşaltılması, orada yaşayan insanları yerinden, toprağından, hayvanından ettiler. İnsanlar mecburan göç yollarına düştü. Orada yaşayan halk kendi dilinden, kültüründen koparılarak zorunlu göçlerle metropollere mahkum edildi. Anadil başta olmak üzere değerlerinde koparılan halka asimilasyon ve şiddet politikaları uygulandı. Bugün gelinen noktada metropollerde yaşayan aynı zamanda göçe mecbur bırakılan insanlar büyük krizlerle ve hak ihlalleriyle karşı karşıya kaldılar. Günümüzde de bu sorunlar yaşanmaya devam ediyor” ifadelerini kullandı.

‘İç göçle başlayan krizler devam ediyor’

Kürtler üzerinde güvenlikçi politikaların devam ettiğini ifade eden Gülşen Kurt, yıllar önce göçe zorlanan halkın hala topraklarına geri dönebilmek için gerekli girişimlerin yapılmadığını söyledi. “Bugün yaşanan bu sorunlar başta gençlerin geleceğini etkilemekte. Ve kadınlarda bu sebeplerden ciddi mağduriyetler yaşıyorlar. Göçler, derin krizlere sebep olmaya devam ediyor. Wan her yönüyle zengin ve birçok olanağı olan bir kent olmasına rağmen ülkenin en yoksul kentlerinin başında geliyor. Sebebi ise Kürt sorunundan dolayı Wan’a yatırım yapılmaması. Hal böyleyken gençlere iş olanağı da sağlanamıyor. Bilhassa kadınlar bu yoksulluğu en derinden yaşayan kesim haline geliyor. Bu sebeplerden Wan dışarıya da göç veriyor” değerlendirmesiyle iç göçün nedenlerine ve etkilerine dikkat çekti. 

‘Çözüm onurlu bir barış’

Gülşen Kurt, Wan’dan diğer kentlere çalışmaya giden gençlerin inşaatlarda çalıştığına dikkat çekerek, birçok gencin iş güvenliğinin eksikliği sebebiyle inşaatlardan düşerek yaşamını yitirdiğini belirtti. Bu sorunlar kaynağının ise halka yaşatılan zorunlu göçler olduğunu vurgulayan Gülşen Kurt, “Bunun ana nedeni ise yıllardır bu ülkede çözülemeyen Kürt sorunudur. 27 Şubat 2025’te Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan, ‘Barış ve Demokratik Toplum’ çağrısı ile Kürt sorununu savaş ve çatışma ortamından çıkararak hukuki ve demokratik yollarla çözülmesi adına tarihi bir adım attı. Biz bu sürecin Kürt halkı ve ezilen tüm halklar için çok kıymetli olduğunun, demokratik bir yaşamın inşası için başat bir adım olduğunu bir kez daha dile getiriyoruz.

Aynı zamanda ülkede yaşanan birçok krizin ana nedeninin önünde bir alternatiftir. Başta kadınlar olmak üzere yaşamın her alanında onurlu bir barış gelinceye kadar mücadelemizde öncülük etmeye devam edeceğiz” vurgusunda bulundu.