Savaşın kalbinde yargısal meşruiyet krizi

Savaşın üçüncü haftasında, İran hapishaneleri insani bir krizin sessiz merkezleri haline gelirken, cezaevlerinde hukukun askıya alınması ve tesislerin ciddi eksikliği, özellikle kadın ve çocukların hayatlarını tehdit ediyor.

PERŞENG DEWLETİYAR 

Haber Merkezi – İran’da savaşın üçüncü haftasında hapishaneler, krizin en sessiz merkezlerinden birine dönüşmüş durumda. Özellikle anneler başta olmak üzere tutuklu kadınlar ve çocuklar, güvensizlik, yokluk ve ağır yoksunluk koşullarıyla karşı karşıya bırakılıyor. Bu tablo, hukukun ve ahlaki değerlerin marjinalleştiği bir ortamda, en temel insani standartların dahi çöktüğünü açıkça ortaya koyuyor.

Hava saldırıları ve İran’ın hayati altyapısının yıkımıyla derinleşen savaşın üçüncü haftasında, hapishaneler krizin en karanlık ve en görünmeyen cephelerinden biri haline geldi. Bu alanlarda insanlar yalnızca dışarıdaki şiddetten korunamamakla kalmıyor, aynı zamanda en temel haklarını güvence altına alması gereken bir sistemin içinde, bu haklardan mahrum bırakılmış halde tutuluyor. Bugün İran hapishanelerinde yaşananlar, olağanüstü koşullar altında devletin hukuki işlevinin ciddi biçimde aşındığını gösteriyor. Hapishaneler giderek siyasi anlamda birer “istisna bölgelerine” dönüşürken, içeridekiler hem savaşın etkileriyle hem de sistematik hak ihlalleriyle baş başa bırakılıyor.

Kadınlar iki katmanlı şiddetin hedefinde

Bu arada, en dezavantajlı gruplardan biri olan kadın tutuklular ve bakmakla yükümlü oldukları çocukların durumu, çok daha ağır ve yıkıcı bir hal almış durumda. Çünkü bu kişiler, aynı anda iki katmanlı bir şiddetle karşı karşıya: hapishanenin yapısal şiddeti ve savaşın düzensiz, öngörülemez şiddeti.

211 sayılı karar uygulanmalı

Benzer bir tarihsel deneyim olan İran-Irak Savaşı sırasında kabul edilen Yüksek Yargı Konseyi’nin 211 sayılı kararı (1936), olağanüstü hallerde uygulanması gereken bağlayıcı bir hukuk normu niteliği taşır. Bu karar, yalnızca bir tavsiye değil, yargı organlarını, tutukluların yaşamını korumak amacıyla sahip oldukları tüm yasal yetkileri kullanmaya zorlayan açık bir “hukuki yükümlülük”tür. Bu kapsamda şartlı tahliyeden kefaletin dönüştürülmesine ve kefaletle geçici tahliyeye kadar çeşitli tedbirlerin devreye sokulması öngörülmektedir.

Ancak bugün tanık olunan durum, hukukun uygulanmasının bilinçli bir biçimde reddedilmesidir. Bu yaklaşım, “sistemin siyasi güvenliğinin”, “mahkumların insani güvenliğinin” önüne geçirildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Başka bir ifadeyle tutuklular, özellikle siyasi tutsaklar, en temel yaşam tehditleriyle karşı karşıya olsalar dahi kontrol altında tutulması gereken “potansiyel güvenlik riskleri” olarak değerlendirilmektedir.

Hapishaneler ölümcül ortamlara dönüşüyor

Büyük Tahran Hapishanesi’nden gelen raporlar, içme suyu kıtlığı, gıda karne uygulamaları, sağlık hizmetlerinin çökmesi, personel firarları ve Evin gibi diğer hapishanelerden tutukluların yaygın biçimde nakledilmesiyle “felaket sonrası bir ortamı” gözler önüne seriyor. Bu tablo yalnızca bombardımanın doğrudan bir sonucu değil, aynı zamanda yönetim zincirinin ciddi biçimde bozulmasının bir yansımasıdır. Devlet, yaşamın en temel ihtiyaçlarını karşılama kapasitesini yitirdiğinde, kendisi de bu yapıya bağımlı olan hapishaneler hızla kontrolsüz ve ölümcül ortamlara dönüşmektedir. Bu koşullar altında, tutukluların bu alanlarda tutulmaya devam edilmesi, hem ulusal hukuk hem de uluslararası yükümlülükler tarafından açıkça yasaklanan, insanlık dışı ve yaşamı tehdit eden bir gözaltı biçimi olarak değerlendirilebilir.

Çocuklar risk altında

Eğer hapishaneler genel olarak dışlanma bölgeleri haline geldiyse, kadın tutuklular için durum daha da karmaşık ve şiddetlidir. Kadınlar, özellikle anneler, sadece yiyecek, su ve sağlık hizmetlerinden yoksun kalmakla kalmaz, birçok durumda küçük çocukların bakımından da sorumludurlar. Tıbbi bakıma erişimin sınırlı veya tamamen kesildiği, beslenmenin ciddi şekilde azaldığı ve ailelerle iletişimin kesildiği bir durumda, esasen herhangi bir cezai sorumluluğu olmayan hapishanedeki çocuklar, bu krizin sessiz kurbanları haline gelmiştir. Bu durum, uluslararası hukuk açısından, sadece tutukluların haklarının ihlali değil, aynı zamanda çocuğun haklarının da açık bir ihlalidir. Aslında, buradaki savaş sadece coğrafi sınırları değil, ahlaki sınırları da aşmıştır; çifte koruma altında olması gereken bir çocuk, pratikte yetişkin bir tutukluyla aynı risklere maruz kalmaktadır.

Hapishane, hesap verebilirliğin olmadığı ‘karanlık alan’ haline getirildi

Bu krizin en endişe verici yönlerinden biri, tutukluların dış dünyayla iletişiminin ciddi şekilde kesintiye uğraması veya kısıtlanmasıdır. Aileleriyle görüşememe, iletişimin kısıtlanması ve internet erişiminin kesilmesi, hapishaneyi kamu denetiminin ve hesap verebilirliğin neredeyse hiç olmadığı bir "karanlık alan" haline getirmiştir. Bu koşullar altında, yargısız infazlar, zorla kaybetmeler ve siyasi tutsaklar üzerindeki baskının artması gibi riskler ciddi şekilde artmaktadır. Tarihsel deneyimler, varoluşsal kriz durumlarındaki hükümetlerin muhalifleri ortadan kaldırmaya veya ciddi şekilde bastırmaya daha yatkın olduğunu ve hapishanenin bu politika için ilk ve en uygun aşama olduğunu göstermiştir.

Rojhilat: ‘Etnik marjinalleşme’ ve ‘siyasi baskı’nın kesiştiği bir yer

Rojhilat Kürdistan hapishanelerinde durum daha karmaşık boyutlar kazanmıştır. Urmiye, Mahabad, Sine, Kirmanşah ve Ilam hapishanelerinden gelen raporlar, zorla ve cezalandırıcı nakillerin arttığını, tedaviye erişimin neredeyse tamamen durduğunu ve hapishanelerin içinde ve çevresinde askeri güçlerin varlığının yoğunlaştığını göstermektedir. Bu bölgelerde siyasi tutsaklar iki yönlü bir ikilemle karşı karşıyadır: bir yandan güvenlik baskıları, diğer yandan ise bu coğrafyada her zaman var olan yapısal yoksunluk. Savaş bu uçurumu derinleştirmiş ve hapishaneyi “etnik marjinalleşme” ve “siyasi baskı”nın kesiştiği bir yer haline getirmiştir.

Temel ihtiyaçların karşılanmaması ağır bir ihlal

İran hükümeti, Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ve insani kurallar kapsamındaki taahhütlerine dayanarak, savaş zamanında bile yaşam hakkı, işkence yasağı ve asgari yaşam standartlarına erişim de dahil olmak üzere bireylerin temel haklarını korumakla yükümlüdür. 211 sayılı kararın uygulanmasının reddedilmesi, Uluslararası Kızılhaç Komitesi gibi kurumlarla işbirliğinin olmaması ve tutukluların temel ihtiyaçlarının karşılanamaması veya karşılanmaması, uluslararası yükümlülüklerin ağır bir ihlali ve bazı durumlarda yetkililerin cezai sorumluluğunun bir örneği olarak kabul edilebilir.

Tutuklular serbest bırakılmalı

Aslında, cezaevlerinde yaşananlar sadece savaşın kenarındaki bir kriz değil, daha ziyade savaşın doğasının ve devletin insanlıkla savaşının bir aynasıdır. Dışarıda savaş yıkım ve askeri üstünlük mantığıyla ilerlerken, cezaevlerinin içinde bu mantık, hakların tamamen askıya alınması ve insan hayatının değersizleştirilmesi şeklinde yeniden üretilir. 211 sayılı kararın derhal uygulanması, cezaevi nüfusunun azaltılması, tehlikeli olmayan tutukluların özellikle kadınların ve çocuklu annelerin serbest bırakılması ve bağımsız kurumlar tarafından izleme yolunun yeniden açılması, bu durumda asgari ahlaki ve yasal gerekliliklerdir. Aksi takdirde, tarih bu dönemi yalnızca bir savaş dönemi olarak değil, aynı zamanda hukukun sustuğu ve insanın hapishane duvarları ardında sessizce ölümün eşiğine itildiği bir an olarak da kaydedecektir.