Rojava’da kritik eşik: Savunma mı, siyasal hamle mi?
Abdullah Öcalan’ın uyardığı gibi, barış süreçleri samimiyetle yürütülmediğinde sabotaja açık hale gelir. Türkiye’de barış ihtimali her belirdiğinde Rojava’ya dönük saldırıların artması, müzakerenin taktik bir araca indirgenmesinin sonucudur.
FERİDE YILMAZ
Haber Merkezi - Rojava’ya yönelik saldırıları yalnızca askeri gelişmeler ya da güvenlik gerekçeleri üzerinden okumak yetersiz kalır. Çünkü hedef alınan şey yalnızca belirli bir coğrafya ya da askeri yapının ötesinde; Ortadoğu’nun yüz yılı aşkın süredir üzerine kurulduğu tekçi ulus-devlet düzenine yöneltilmiş bir alternatiftir. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yıllar önce işaret ettiği gibi, bölgenin temel krizi sınırlar ya da kimlikler değil; tek dil, tek ulus ve tek egemenlik üzerine kurulu devlet formunun toplumsal gerçeklikle çatışmasıdır. Rojava tam da bu çatlağın içinden doğmuş bir deneyimdir.
Abdullah Öcalan’ın uyarılarını hatırlayalım
Ortadoğu dengelerini sıkça değerlendiren Abdullah Öcalan’ın en temel uyarısı, Kürt meselesinin bastırılarak çözülemeyeceği yönündeydi. Abdullah Öcalan, Kürt sorununu askeri ya da güvenlikçi yöntemlerle yönetmenin yalnızca çatışmayı yaygınlaştıracağını, sorunu bölgeselleştireceğini ve devletleri daha kırılgan hale getireceğini defalarca vurguladı. Buna rağmen Türkiye başta olmak üzere bölge devletleri, Kürt meselesini hala bir “kontrol sorunu” olarak ele almayı sürdürdü. Sonuç ortada: Sorun çözülmediği gibi, Irak’tan Suriye’ye, İran’dan Türkiye’ye uzanan çok katmanlı bir kriz alanı oluştu.
Barış süreçlerinde sabotaj ihtimali
İkinci büyük uyarı, barış süreçlerinin samimiyetle yürütülmemesi halinde sabotaja açık olacağıydı. Abdullah Öcalan, müzakerenin yalnızca taktik bir araç olarak kullanılması durumunda, savaşın daha yıkıcı biçimlerde geri döneceğini söyledi. Türkiye’de yürütülen barış girişimleri, tam da bu nedenle kırılgan kaldı. Kürt iradesinin siyasal tanınması ertelendi, yerel demokrasi talepleri güvenlik tehdidi olarak kodlandı ve barış, güç dengesini Kürtler aleyhine çevirecek bir “bekleme süreci”ne dönüştürüldü. Bugün barış ihtimali her belirdiğinde, Rojava’ya dönük saldırıların artması bu uyarının nasıl doğrulandığını gösteriyor.
‘Model hedef alınacak’
Abdullah Öcalan’ın üçüncü kritik uyarısı, demokratik ulus modelinin devletler tarafından tehdit olarak algılanacağı yönündeydi. O, Kürtlerin devletleşmeye yönelmesi halinde klasik güç dengeleri içinde ezileceğini; buna karşılık devlet-dışı, çok halklı ve yerel temelli bir modelin ise daha güçlü bir siyasal meydan okuma yaratacağını savundu. Rojava deneyimi bu tezin pratik karşılığı oldu. Ancak devletlerin tepkisi, modeli tartışmak ya da dönüştürmek yerine, tasfiye etmeye yönelmek şeklinde gelişti. Bugün Rojava’ya yönelik saldırıların hedefinde yalnızca askeri yapılar değil; mahalleler, sivil yaşam ve halklar arası birliktelik bulunuyor. Bu, Abdullah Öcalan’ın “model hedef alınacak” uyarısının açık teyididir.
Maske değiştiren DAİŞ yapıları
Bir diğer önemli uyarı, DAİŞ benzeri yapıların geçici olmayacağıydı. Abdullah Öcalan, bu tür örgütleri kapitalist modernitenin kriz anlarında ürettiği şiddet biçimleri olarak tanımladı. Bu nedenle askeri yenilginin ideolojik ve örgütsel tasfiyeye yol açmayacağını, bu yapıların farklı adlar ve kılıflarla geri döneceğini söyledi. Bugün HTŞ, “geçici hükümet”, farklı cihatçı koalisyonlar üzerinden yürütülen saldırılar, bu uyarının neden ciddiye alınması gerektiğini acı biçimde ortaya koyuyor. DAİŞ yok edilmedi; dönüştürülerek kullanıldı. Bu yapıların işlevi, devletlerin doğrudan üstlenemeyeceği kirli işleri yürütmektir: sivilleri sindirmek, korku üretmek, demokratik yönetimleri dağıtmak ve alan boşaltmak.
İsrail faktörü
Abdullah Öcalan’ın bir başka uyarısı, Kürtlerin bölgesel ve uluslararası pazarlıklarda feda edilebilir görülme riskine ilişkindi. İsrail, Suriye, Türkiye ve küresel güçler arasındaki dengelerin, Kürt alanları üzerinden kurulabileceğini; Kürtlerin bazen denge unsuru, bazen sessiz bedel haline getirileceğini ifade etti. Bugün Golan Tepeleri ekseninde yürüyen jeopolitik uzlaşmalarla eş zamanlı olarak Halep’teki Kürt mahallelerinin hedef alınması, bu uyarının güncel karşılığıdır. Kürtlerin yaşadığı alanlar, büyük pazarlıkların “konuşulmayan” maddeleri haline gelmiştir.
Bütün bu tablo, Rojava’ya yönelik saldırıların yalnızca Türkiye merkezli olmadığını; bölgesel ve uluslararası bir çıkar mutabakatının ürünü olduğunu göstermektedir. İsrail Golan’ı garantilerken, Suriye rejimi kuzeydeki Kürt kazanımlarını sınırlamakta, Türkiye ise Kürtlerin her yerde siyasal ve ekonomik özneleşmesini boğmaya çalışmaktadır. Farklı çıkarlar, demokratik ulus deneyimine karşı aynı noktada kesişmektedir.
Ekonomik kaynaklar meselesi
Ancak Rojava’ya dönük saldırganlığın arkasında yalnızca ideolojik bir tehdit algısı yok. Bu coğrafya aynı zamanda Suriye’nin en zengin petrol ve doğal gaz sahalarının bulunduğu alanlardan biridir ve bu kaynakların önemli bir bölümü Kürtlerin öncülüğündeki Özerk Yönetim’in denetimindedir. Abdullah Öcalan’ın sıkça vurguladığı gibi, Kürt meselesi yalnızca siyasal değil, aynı zamanda ekonomi-politik bir meseledir. Petrol, su ve geçiş hatları üzerindeki denetim, egemenlik ilişkilerinin temelidir. Halkların bu kaynaklar üzerinde söz sahibi olması, kapitalist devlet aklının kabul edebileceği bir durum değildir.
Bu nedenle Rojava’ya dönük saldırılar, esas olarak kaynakların yeniden paylaşımına yönelik zorla el koyma girişimleridir. Şam rejimi açısından bu, merkezi ekonomik kontrolün kaybı anlamına gelirken; Türkiye açısından Kürtlerin ekonomik olarak ayakta durabileceği, siyasal olarak güçlenebileceği bir alanın oluşması stratejik bir tehdittir. Uluslararası güçler açısından ise petrolün, halk temelli ve denetim dışı bir yapı tarafından yönetilmesi kabul edilemezdir. Rojava’nın sürekli kuşatma altında tutulmasının nedeni tam da bu çok katmanlı çıkar çatışmasıdır.
Bugün gelinen noktada, Rojava’ya yönelik saldırılar, barış süreçlerinin kırılganlığı ve bölgesel istikrarsızlık, Abdullah Öcalan’ın yıllar önce çizdiği tabloya büyük ölçüde uymaktadır.
Ne olacak?
Bu noktadan sonra “ne olacağı” tek bir senaryoya indirgenemez ama güç dengeleri, çıkar çatışmaları ve sahadaki eğilimler bize hangi yönlere doğru gidildiğini gösteriyor. O yüzden bundan sonraki süreçte politik olasılıklara dair bir harita çizmek daha doğru.
Önümüzdeki dönemde ilk göreceğimiz şey, savaşın biçim değiştirerek sürmesi olacak. Rojava’ya dönük saldırılar büyük ihtimalle kesintisiz ama dalgalı ilerleyecek; yani tam ölçekli bir işgal yerine, düşük yoğunluklu fakat süreklilik arz eden bir yıpratma stratejisi uygulanacak. Bunun nedeni Rojava’yı sürekli savunmada tutmak, kaynaklarını tüketmek ve siyasal meşruiyetini aşındırmak.
Amaç toplumsal çözülme yaratmak
Bu aşamada DAİŞ tipi yapıların dönüştürülmüş halleri daha sık sahaya sürülecek. Açık işgal yerine çetelerin eliyle uygulanan şiddet tercih edilecek; çünkü bu hem uluslararası hukuktan kaçmayı sağlıyor hem de saldırıları “yerel çatışma” gibi göstermeye yarıyor. Özellikle şehir çevreleri, sivil alanlar ve Kürt-Arap ortak yaşamının sembolik noktaları hedef alınacak. Amaç askeri zaferden çok, toplumsal çözülme yaratmak.
Aynı anda diplomatik alanda “çözüm konuşuluyor” görüntüsü korunacak. Çünkü devletler, savaş ile müzakereyi çelişki olarak değil, birlikte kullanılan araçlar olarak görüyor. Rojava’ya baskı arttıkça, masada ‘makul olun’, ‘gerçekçi olun’, ‘fazlasını istemeyin’ söylemi güçlenecek. Yani askeri baskı, siyasal tavizin zemini haline getirilmeye çalışılacak.
Devletin korkusu Rojava dayanışması
Peki Rojava açısından ne olacak? Burada kritik bir eşik var. Önümüzdeki dönem, Rojava’nın yalnızca askeri değil, politik bir direnç hattı kurup kuramayacağını belirleyecek. Eğer demokratik ulus modeli yalnızca savunulan bir yapı olarak kalırsa, sürekli aşınır. Ama bu model, bölgesel ve uluslararası halklar nezdinde politik bir meşruiyet odağına dönüşebilirse, dengeler değişir. Devletlerin en çok korktuğu şey de bu: Rojava’nın yalnız kalmaması.
Bundan sonra olacaklar, yalnızca cephede değil; algıda, ekonomide ve diplomaside belirlenecek. Savaşın yarısı silahla değil, diplomatik görüşmelerle yürütülecek. Kim “istikrar” sağlıyor, kim “tehdit”, kim “makul”, kim “aşırı” diye etiketlenecek, asıl mücadele burada yaşanacak.
Öyle görünüyor ki bizi bekleyen şey kısa vadede barış değil. Ama bu, Rojava’nın kaybedeceği anlamına da gelmiyor. Tam tersine, önümüzdeki dönem Rojava’nın şu soruya verdiği yanıtla şekillenecek: Bu sadece hayatta kalma mücadelesi mi olacak, yoksa Ortadoğu’nun geleceğine dair iddiayı büyüten bir siyasal hamle mi?
Devletler savaşı sürdürmekte kararlı. Ama tarihte ilk kez, karşılarında yalnızca silahlı bir güç değil, toprak, kaynak ve yaşam üzerinde söz söyleyen bir halk projesi var.
Her saldırı barış ihtimaline bir müdahaledir
Rojava’da yaşananlar Türkiye açısından dış politika başlığı altında ele alınsa da, gerçekte mesele doğrudan Türkiye’nin iç siyasal dengeleri ve Kürt meselesinin geleceği ile ilgilidir. Çünkü Rojava, Ankara için hiçbir zaman yalnızca Suriye’deki bir oluşum olmadı, Türkiye’deki Kürt sorununa dair bütün senaryoların sınandığı bir alan işlevi gördü. Bu nedenle Rojava’ya yönelik her saldırı, aynı zamanda Türkiye’de barış ihtimaline yönelik bir müdahale olarak okunmalıdır.
Bundan sonra Türkiye’de barış süreci açısından iki temel ihtimal var. Birincisi, barış söyleminin korunup içinin boşaltıldığı, Rojava’nın askeri ve ekonomik olarak kuşatıldığı, Kürt hareketinin bölgesel bağlarının koparılmaya çalışıldığı bir “kontrollü gerilim” dönemi. Bu senaryoda barış, sürekli ertelenen bir vaat olarak kalır; savaş ise düşük yoğunluklu ama sürekli bir biçimde devam eder. İkinci ihtimal ise çok daha zor ama dönüştürücü olanıdır: Rojava gerçeğinin inkar edilemediği, Kürtlerin bölgesel bir halk olarak siyasal özne kabul edildiği ve barışın yalnızca Türkiye sınırları içinde değil, bölgesel bir perspektifle ele alındığı bir süreç.
Şu anki güç dengeleri, birinci ihtimalin daha baskın olduğunu gösteriyor. Ancak bu, ikinci ihtimalin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, Rojava’ya yönelik saldırıların bu kadar sertleşmesi, devletin bu ihtimalden ne kadar korktuğunu da gösteriyor. Tarihsel olarak bakıldığında, bu tür korku anları aynı zamanda ciddi dönüşüm potansiyeline de işaret eder.
Sonuç olarak Rojava’da olan bitenler, Türkiye’de barış sürecinin geleceğini belirleyecek temel faktörlerden biridir. Rojava ya Türkiye’de barışın önünü açacak bir referans haline gelecek, ya da barış ihtimali bastırılmak istendikçe savaş bölgeselleşerek derinleşecek.
Mazlum Ebdî’nin son açıklamasındaki mesajlar
Bu bağlamda Mazlum Ebdî’nin son açıklamaları, sahada yaşananları doğrulayan nitelikte. Mazlum Ebdî’nin “Bu savaş bize dayatıldı” vurgusu, Rojava’nın çatışmayı seçen değil, çatışmanın içine itilen taraf olduğunu açık biçimde ortaya koyuyor. Reqa ve Deyrezor’dan Haseke’ye çekilme kararı ise askeri bir geri adım olarak ele alınmamalı.
Özellikle “Bu savaşın büyüyüp bir iç savaşa dönüşmemesi için çekildik” ifadesi, saldırıların asıl hedefinin QSD’yi askeri olarak yenmekten çok, Kuzey ve Doğu Suriye’de kurulan çok halklı dengeyi parçalamak olduğunu göstermektedir. Bu bilinçli bir siyasal hamledir. Bu hamle, Rojava’nın savunmayı yalnızca cephe hattında değil; toplumsal çözülmeyi engelleme ve barış zeminini koruma düzleminde kurduğunu ortaya koymaktadır.
Nihayetinde Rojava’nın amacı, savaşı büyütmeden direnmek, iç savaşı reddederek kazanımları savunmak ve barışı bir zayıflık değil, siyasal güç olarak kurmaktır.
Saldırılara karşı herkes sokaklarda
Rojava’ya yönelik son saldırıların ardından Kürdistan’ın dört parçasında ve diasporada yükselen sahiplenme, “ani bir tepki” olarak ele alınmamalı. Öncelikle şu görülüyor: Rojava artık yalnızca belirli bir coğrafya ya da yerel bir yönetim alanı olarak algılanmıyor. Rojava, Kürt halkı açısından somut bir siyasal ufka dönüşmüş durumda. İnsanlar Rojava’ya sahip çıkarken bir toprağı değil; kazanılmış bir hakkı, “başka türlü yaşanabilir” fikrini savunuyor. Bu, savunmanın neden bu kadar geniş ve kararlı olduğunu açıklıyor.
İkinci olarak bu dalga, Kürt halkı açısından parçalı bilinçten bütünlüklü bilinç aşamasına geçildiğini gösteriyor. Uzun yıllar boyunca Bakur, Başûr, Rojhilat ve Rojava ayrı kaderler gibi ele alındı. Bugün ise Rojava’ya yapılan bir saldırı, Kürdistan’ın tamamına yapılmış gibi algılanıyor. Bu refleks, klasik ulusalcı bir birlik çağrısından ziyade, ortak kazanım bilinci üzerinden kuruluyor.
Her şey bize gösteriyor ki ne kadar saldırı olursa olsun, halk ve savaşçılar bilinç, irade ve ideolojileriyle kazanacaklarına inanıyor.