Manşette suç ortaklığı: Savaşın medya cephesi

Halep'te yaşananlar anlatılırken, saldırı faillerinin yanı sıra, o faillerin elini güçlendiren, söylemini meşrulaştıran ve toplumu sessizleştiren manşetleri de sorgulamak gerekir. Sorgulamak da yetmez yargılamak lazım.

FERİDE YILMAZ

Halep'in Şexmeqsûd ve Eşrefiye mahallelerinde yaşanan çatışmalar ve gelen katliam haberleri, yalnızca tankların, topların ve İHA'ların sonucu olarak ele alınamaz. Bu sonuç teknikle eş zamanlı olarak çalışan bir propaganda makinesinin de izlerini taşıyor. Şam Geçici Hükümeti'ne bağlı ve Türk devleti destekli paramiliter grupların sivil mahalleleri hedef aldığı, can kayıplarının arttığı ve saldırganlara katılan unsurlar arasında DAİŞ sembollerinin belirdiği bir tabloda, Türkiye'nin iktidar medyası alışılageldik görevini yerine getiriyor: Gerçeği örtmek, faili gizlemek, mağduru suçlamak ve şiddeti meşrulaştırmak. Bu konuyu basit bir yandaşlık meselesi olarak görmemek gerekir. Bu, ana akım medyanın savaşın tarafı haline geldiğinin en net örneğidir. Daha açık söylemek gerekirse, işlenen insanlık ve savaş suçlarına ortak olduğu anlamına gelir.

Meşrulaştırma yolu ile savaş aracı haline getirilen dil

Şexmeqsûd ve Eşrefiye mahallelerine karşı gerçekleştirilen saldırılar sonrası ana akım Türk medyası "SDG artık meşru hedef", "Suriye'nin sabrı taştı", "Şam tokadı", “SGD ortalığı karıştırdı”… gibi manşetleriyle hep bir ağızdan aynı tezi savundu: Sivillerin oturduğu mahalleler bombalandığında bu bir suç değil, bir "müdahale"; ölüler var ama onlar "yan etki"; katliam değil, "operasyon".

İktidarın kurduğu dil evreninde, işlenen insanlık ve savaş suçları hiçbir zaman kendi adıyla anılmaz. Bunun yerine "müdahale", "operasyon" veya "güvenlik tesisi" gibi teknik ve steril kavramlar tercih edilir. Dil felsefesinde bir tür oksimoron (zıt anlamlıların birliği) ve öfemizm (kötü bir durumu iyi gösterme) stratejisi olan bu yöntem, şiddetin vahşetini kelimelerin yumuşak dokusuyla örtmeyi hedefler. Bu, hem bir kelime oyunu hem de bir işgal politikasının kavramsal zırhıdır.

Tarihsel olarak bu "kavramsal aklama", emperyal ve otoriter akılların ortak mirasıdır. ABD’nin Irak’ı yerle bir ederken kullandığı "Irak’ı Özgürleştirme Operasyonu" (Operation Iraqi Freedom) söylemi, bu ikiyüzlülüğün en kanlı örneğidir. Milyonlarca insanın yaşamını çalan bir işgal, "özgürlük" ve "demokrasi" gibi kutsal kavramların içine hapsedilerek pazarlanmıştır. Benzer şekilde, sömürgeci güçlerin katliamlarını "medeniyet götürme", İsrail’in Filistinlilere şiddetini "savunma" veya diktatörlüklerin baskılarını "kamu düzeni" olarak adlandırması, suçun dil yoluyla evcilleştirilmesidir.
Bugün Halep’in Kürt mahallelerine yönelik saldırılarda da aynı mekanizma devrededir. Sivillerin üzerine yağan bombalar "operasyonel gereklilik", mahallelerin kuşatılması "istikrar", bir halkın yaşam alanlarına el konulması ise "mutabakatın uygulanması" olarak sunuluyor. Bu dilsel manipülasyon, şiddeti teknik bir sürece indirgeyerek vicdani reddedişi engellemeyi amaçlar. "Katliam" dendiğinde ortaya çıkan ahlaki dehşet, "operasyon" dendiğinde yerini soğuk bir askeri analize bırakır.
İktidar medyası, bu oksimoronları birer mühimmat gibi kullanarak toplumsal algıyı felç etmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki; bir suçu "özgürleştirme" veya "operasyon" olarak adlandırmak, o suçun niteliğini değiştirmez; sadece failin suç ortaklığını derinleştirir. Hakikat mücadelesi, tam da bu noktada, iktidarın kelimelerle kurduğu barikatları yıkmak ve işgale "işgal", katliama "katliam" diyebilme cesaretini göstermekle başlar.

Ne kadar manipülasyon yapılırsa yapılsın, uluslararası hukuk son derece açıktır: Sivillerin kasıtlı olarak hedef alınması, orantısız güç kullanımı, yerleşim yerlerine ağır silahlarla ateş açılması savaş suçudur. Bunu "meşru" olarak kodlamak, gazetecilik değildir. Aksine uluslararası hukukun ihlalini toplumsal olarak kabul edilebilir kılma çabasıdır.

Bir suçun meşrulaştırılması, suçun önündeki engelleri kaldırır. Çünkü meşruluk algısı, faillerin "hesap verme kaygısını" azaltır, siyasi karar alıcılara manevra alanı açar ve toplumu suça tanıklık etmekten uzaklaştırır. Bu noktada medya, sadece "anlatan" bir aracı olmaktan öte; suçun sürmesini kolaylaştıran bir yerde konumlanır.

Fail kim?

İktidar medyasının ortak anlatısında dikkat çeken bir başka teknik de "sorumluluğun yer değiştirmesi"dir. Şam geçici yönetimine bağlı paramiliter gruplar saldırıyor, ama haberlerde bu güç neredeyse görünmez. Yerine QSD öne çıkarılıyor; saldırının nedeni "10 Mart Mutabakatı"na uymamak olarak gösteriliyor. Böylece failin kim olduğu bulanıklaşırken, katledilen ve mağdur olan halk sanki kendi ölümünü "hak etmiş" gibi sunuluyor.

Bu sıkça kullanılan klasik bir propaganda taktiğidir: ‘Mağdurun suçlu, failin de haklı olduğu bir gerçeklik inşa etmek.’ Ancak hukukun temel kuralı, hangi siyasi gerekçeyle olursa olsun, sivillerin korunmasıdır. Hiçbir gerekçe, bir mahalleyi bombalamayı ve halkı katletmeyi meşru kılamaz.

Dahası, saldırıların arkasındaki asıl aktörün — yani Türkiye'nin — rolü de sistematik biçimde perdeleniyor. Geçici Hükümet'in, Türkiye'nin siyasi-askeri desteği olmadan bu saldırıları yapamayacağı sahada bilinen bir gerçek. Ancak bu gerçeği sormamak, medyanın bilinçli bir politikası olduğu gibi, aynı zamanda sorumluluğu saklamadaki aktif rolünü de gösterir.

Açık bir katliam yaşanıyor

6 Ocak’ta başlayan saldırılar sonucunda şimdiye kadar 13 kişi yaşamını yitirirken, 60'tan fazla yaralı var. Tanklar, topçu atışları, İHA'lar. Bu rakamlar ve silahlar, açık bir sivil katliamının somut kanıtlarıdır. Ama iktidar medyasının haberlerinde bunlar ya yok, ya da ikinci plana itilmiş. Saldırı, sanki boş bir arazide gerçekleşmiş gibi aktarılıyor. Siviller yok, mahalleler yok, acı yok.

Bu, suçun toplumsal tanıklığını ortadan kaldırmanın tekniğidir. Cezasızlık kültürü, tanıklığın yokluğundan beslenir. Kimse sormazsa, kimse görmezse, kimse konuşmazsa; suç da gerçekte "olmamış" gibi işlem görür. Medya, bu görünmezleştirme sürecinin ana mimarı olduğunda, suçun sadece saklanmasına değil; tekrarlanmasına da zemin hazırlar.

Ortaklığın etik ve hukuki sınırları

Peki bu yayıncılık tutumu "suç ortaklığı" mıdır? Etik açıdan, cevap nettir: Evet. Bir medya kuruluşu bilerek ve isteyerek insanlık suçlarını örtüyor, failleri koruyorsa, mağdurları suçluyorsa; o medya, ahlaki olarak suçun bir parçasıdır. Tanıklık etmemek, susturmak, çarpıtmak; bunların hepsi suçun toplumsal olarak sindirilmesi anlamına gelir.
Hukuki açıdan ise mesele daha teknik, ama o kadar da uzak değil. Uluslararası ceza hukukunda, suça "yardım etme", "azmettirme" ya da "şiddete tahrik" gibi kavramlar, fiilin doğrudan yapılmadığı ama kolaylaştırıldığı durumlarda devreye girer. Medya, özellikle:

- Hedef gösterici içerik ürettiğinde,
- Nefret söylemi yaydığında,
- Savaş suçlarını "meşru" olarak kodladığında,
- Failleri koruyup cezasızlığı desteklediğinde,

bu tür sorumluluk tartışmalarının kapsamına girebilir. Ruanda soykırımında bazı medya kuruluşlarının ve yayıncıların uluslararası mahkemelerde yargılanması, bu bağlamda tarihi bir emsal oluşturur.

Dahası, medya yalnızca yayıncılık değil; belgeleme görevini de taşır. Sistematik biçimde gerçekleri çarpıtan medya, gelecekte adalet arayışında kullanılabilecek belge havuzunu da kirletir. Bu, suçun ardından gelen hesaplaşmayı da zorlaştıran bir işlevdir.

Özgür basına dönük dijital sansür

İktidarın emrinde savaş diliyle yayın yapan yandaş medya, yalnızca gerçekleri çarpıtmakla yetinmiyor. Hakikati aktarmaya çalışan özgür basını susturmanın doğrudan bir aracı haline de geldi. Bombaların sahada yarattığı yıkım, dijital alanda sansürle tamamlandı. Halep’te yaşananları belgeleyen, sivillerin sesini duyurmaya çalışan ve iktidar anlatısının dışına çıkan demokratik ve özgürlükçü yayın organlarının dijital medya platformları sistematik biçimde engellendi.

Özellikle 8 Ocak’ta özgür basın geleneğini sürdüren Jinnews ve Mezopotamya haber ajanslarının X (Twitter) hesaplarının tamamının Türkiye’den erişime kapatılması, bu kuşatmanın en görünür örneklerinden biri oldu. Böylece iktidar, bir yandan yalanı ve propagandayı serbest bırakırken, diğer yandan gerçeği üreten ve dolaşıma sokan kanalları fiilen hapse atmış oldu. Ancak bunu sadece bir erişim engeli olarak okumamak gerekir. Bu halkların haber alma hakkına yönelik açık bir saldırıdır.

Demokratik toplumlarda medya çoğulluğu, temel bir haktır. Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, gerçeğin bir güvenlik tehdidi olarak kodlandığı, hakikatin düşmanlaştırıldığı bir siyasal aklı işaret ediyor. Yalanın dolaşımı teşvik edilirken, doğruların dolaşımı engelleniyor; eleştiri susturuluyor, tanıklık cezalandırılıyor.

Ne var ki tarih göstermiştir ki, baskı ve sansür hakikati ortadan kaldırmaz; yalnızca onun bedelini artırır. Özgür basın, tüm saldırılara, kapatmalara, gözaltılara ve dijital engellemelere rağmen gerçeği yazmaktan vazgeçmedi. Bugün de vazgeçmiyor, yarın da vazgeçmeyecek. Çünkü hakikat, bastırıldıkça güçlenen, karartıldıkça daha geniş bir alana yayılan bir direnç biçimidir.

Bu nedenle mesele yalnızca Halep’teki bir saldırı ya da birkaç manşet değildir. Mesele, yalanla yönetilen bir düzenin, gerçeği susturarak ayakta kalmaya çalışmasıdır. Ve tam da bu yüzden, özgür basının direnci yalnızca gazetecilik faaliyeti değil; aynı zamanda bir demokrasi mücadelesidir.

Medyayı savaşın silahı haline getirmek

Özgür basın demokrasi mücadelesi verirken, yandaş medya, iktidarın tezlerini savunmaya ve savaşın bir silahı olmaya devam ediyor. Gerçeklik algısını yönlendirmek, nefret zemini oluşturmak, suçun normalleşmesini sağlamak… Bunların hepsi, tanklardan ve toplardan daha uzun vadeli, daha yıkıcı ve daha derin tahribat yaratan mekanizmalardır.

Bu yüzden Halep'te yaşananlar anlatılırken, saldırı faillerinin yanı sıra, o faillerin elini güçlendiren, söylemini meşrulaştıran ve toplumu sessizleştiren manşetleri de sorgulamak gerekir. Sorgulamak da yetmez yargılamak lazım.

Medyanın şiddeti anlatmak gibi bir görevi vardır ama şiddetin bir parçası haline gelmişse, artık o da hesap vermesi gereken bir kurumdur. Çünkü tarihteki büyük kırılma noktaları göstermiştir ki: Silah kadar, silahı "haklı" gösteren dil de suçun bir parçasıdır.