Kayıp kadınların bilgilerinin paylaşılması yeni bir tehlikeye dönüşebiliyor
Mısır’da katledilen bir kadının yaşadıkları, kayıp kadınlara ilişkin bilgilerin paylaşılması konusunu yeniden gündeme getirdi. Avukat Zeyneb Ebu Talib, dijital ortamda yayılan bilgilerin kadınları teşhire ve şiddete açık hale getirdiğine dikkat çekiyor.
ASMAA FATHI
Kahire - Bilgilerin dakikalar içinde bir ekrandan diğerine aktarıldığı günümüzde, kayıp bir kadını ya da bir çocuğu bulmaya yardımcı olmak amacıyla paylaşılan bilgiler, bazı toplumsal koşullarda onun için yeni bir tehlike kaynağına dönüşebiliyor.
Mısır’da Saff kentinde genç bir kadının katledilmesi, toplumun bilgi edinme hakkı ile kadınların mahremiyet ve korunma hakkı arasındaki dengeyi yeniden gündeme getirdi. Kadınlara ait bilgilerin dolaşıma sokulmasının yol açabileceği toplumsal teşhir, psikolojik zararlar ve hukuki sonuçlar da tartışmanın önemli başlıkları arasında yer alıyor.
Yaşananlar, şiddet ve ayrımcılığa karşı erken müdahalenin önündeki engelleri ve dijital veri ve görüntülerin tehdit, karalama ve itibarsızlaştırma amacıyla kullanılmasının yarattığı tehlikeleri de ortaya koyuyor. Aynı zamanda Mısır’daki koruma mekanizmalarının ve yasal düzenlemelerin, bilgiye erişim hakkını engellemeden kayıp kadınların ve şiddet mağdurlarının kişisel verilerini korumak açısından yeterli olup olmadığı sorusunu gündeme taşıyor.
'Kayıp kadını arama girişimi kendisi için tehlikeye dönüşebiliyor'
Avukat Zeyneb Ebu Talib, yaşananların daha açık ve kapsamlı düzenlemelerle ele alınması gereken bir boşluğu ortaya çıkardığını belirtiyor. Sorunun yalnızca şüphelilerin kişisel verilerinin korunmasıyla sınırlı olmadığını vurgulayan Zeyneb Ebu Talib, özellikle kayıp vakalarında kadınlara ilişkin son derece hassas bilgilerin de korunması gerektiğine dikkat çekiyor.
Saff kentindeki olayın başlangıçta bir kayıp vakası olarak ele alındığını belirten Zeyneb Ebu Talib, genç kadının bulunmasının ardından hem ona hem de yanında bulunduğu kişiye ilişkin ayrıntıların ve fotoğrafların dolaşıma sokulduğunu aktarıyor. Bu ayrıntıların paylaşılmasıyla olayın soruşturmanın sınırlarını aşarak çok daha geniş bir alanda yayılmaya başladığını ifade eden Zeyneb Ebu Talib, bunun ciddi toplumsal sonuçlar doğurduğunu söylüyor.
Kayıp bir kadına ilişkin verilerin ele alınmasında önceliğin onu bulma isteğinin yanı sıra güvenliğini korumak olması gerektiğini de dile getiren Zeyneb Ebu Talib, “Bu tür olaylarda açık bir koruma mekanizmasına ihtiyaç duyuluyor” diyor. Zeyneb Ebu Talib’e göre tehlike, kadın bulunduğunda sona ermiyor; paylaşılan bilgiler kendisine ya da ailesine karşı kullanılabilecek ayrıntılar içeriyorsa yeni bir tehlike süreci başlayabiliyor.
Mısır’da 2020 yılında yürürlüğe giren 151 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun bu alanda önemli bir çerçeve sunduğunu belirten Zeyneb Ebu Talib devamında şunları söylüyor: “Ceza soruşturmalarıyla bağlantılı verilerin işlenmesi ve paylaşılması konusunda daha ayrıntılı kurallara ve protokollere ihtiyaç var. Bu tür bilgilerin açığa çıkarılması, mahremiyet ihlalinin ötesine geçen sonuçlar doğurabilir.”
'Bilgilerin yayılması tehlikeyi büyütebiliyor'
Sorunun yalnızca verilerin kendisinden kaynaklanmadığını belirten Zeyneb Ebu Talib, asıl tehlikenin bu bilgiler yayıldıktan sonra toplum tarafından nasıl yorumlandığında ortaya çıktığını söylüyor. Güvenlik birimleri ya da gazeteciler açısından tarafsız görülebilecek bir bilgi, muhafazakâr bir toplumsal çevrede aile veya yakın çevre tarafından, herhangi bir soruşturma tamamlanmadan ya da suç kesinleşmeden önce bir “suçluluk kanıtı” gibi değerlendirilebiliyor.
Zeyneb Ebu Talib’e göre bu durum, Saff kentindeki olayda da belirgin biçimde yaşandı. Genç kadının ilişkisinin ayrıntılarının ailesine ulaşması ve ardından daha geniş çevrelere yayılmasıyla olayın korunma ve soruşturma gerektiren bir vaka olarak ele alınmak yerine “utanç” ve “namus” kavramları üzerinden değerlendirildiğini belirtiyor.
Dijital medya platformlarındaki tepkilerin de tehlikeyi artırdığına dikkat çeken Zeyneb Ebu Talib, “Bazı yorumlarda öldürme eylemi övüldü ve failin ailesinin namusunu savunan bir “erkek” olarak sunuldu. Bu tür söylemler yalnızca işlenmiş bir suçu meşrulaştırmakla kalmıyor; kadının geleneklere aykırı görülen bir davranışı nedeniyle öldürülmesini kabul edilebilir bir ceza olarak sunan anlayışın normalleşmesine de katkıda bulunuyor” diyor.
'Toplumsal teşhir şiddete gerekçe yapılıyor'
Zeyneb Ebu Talib, bu tür katliamların “namus cinayeti” olarak adlandırılmasının da sorunun bir parçası olduğunu düşünüyor. Zeyneb Ebu Talib, katliamın fail tarafından toplumsal bir gerekçeyle açıklanmasının onu meşru hale getiremeyeceğini vurguluyor.
Ailesinden bir kadını katleden erkeğin “namusunu temizlediği” yönündeki söylemleri eleştiren Zeyneb Ebu Talib, bu yaklaşımın faili işlediği suçla yüzleştirmek yerine ona toplumsal kabul kazandırabildiğini ifade ediyor. Dijital medyada bu düşüncelerin yeniden üretilmesinin tehlikeyi daha da büyüttüğünü vurgulayan Zeyneb Ebu Talib, katletmeyi öven veya fail için mazeret arayan yorumların, şiddetin “namus” adı altında kabul edilebileceği inancını pekiştirebildiğine dikkat çekiyor.
Bazı hukuki hükümlerin veya genel kavramların, “terbiye” adı altında saldırıları haklı göstermek için kullanılmasını da eleştiren Zeyneb Ebu Talib, hiçbir terbiye anlayışının cinayete gerekçe oluşturamayacağını vurguluyor. Bazı hukuki düzenlemelerin yanlış yorumlanmasına olanak tanıyan söylemlerin hem hukuk alanında hem de toplumda yeniden değerlendirilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Ancak sorun yalnızca yasal düzenlemelerle sınırlı değil. Zeyneb Ebu Talib’e göre en güçlü yasalar bile, toplum kadının öldürülmesini anlaşılabilir ya da ahlaki açıdan hafifletilebilir bir eylem olarak görmeye devam ettiği sürece tek başına yeterli olamaz. Özellikle failin aileden biri, öldürülen kişinin ise bir kadın olması üzerinden cinayete gerekçe üretilmesiyle mücadele edilmesi gerektiğini belirten Ebu Talib, aile içindeki anlaşmazlıkların, öfkenin, teşhirin veya “namus” düşüncesinin hiç kimseye hukuk dışı bir cezalandırma yetkisi vermediğinin açıkça anlaşılması gerektiğini söylüyor.
Zeyneb Ebu Talib, şiddet ve öldürme vakalarındaki artışın kaygı verici olduğunu belirterek bu durumu birbiriyle bağlantılı çeşitli etkenlerle açıklıyor. Aile içi eğitimin zayıflaması, aile bireyleri arasındaki iletişimin gerilemesi, şiddet içeriklerine yoğun biçimde maruz kalınması ve ailede, okulda ya da toplumda karşılaşılan ayrımcılık ve zorbalık bu etkenler arasında yer alıyor.
Çocukların çevrelerinde tanık oldukları şiddet ile ilerleyen yaşlarda bu davranışları yeniden üretme olasılığı arasında bağlantı kuran Zeyneb Ebu Talib, bazı filmlerin, elektronik oyunların ve dijital içeriklerin şiddeti zaman zaman güç veya zafer aracı olarak sunduğuna dikkat çekiyor.
Bununla birlikte sorumluluğun tek bir etkene yüklenemeyeceğini vurgulayan Zeyneb Ebu Talib, “Değerlerin yeniden inşası ailede başlıyor, okul ve toplumla birlikte sürdürülmeli. Çocuklar ve ergenlerin öfkelerini ve sorunlarını şiddete başvurmadan ifade edebilmeleri için ev içinde sürekli ve açık bir iletişim kurulması önemli” değerlendirmesinde bulunuyor.
'Şiddet topluma nasıl öğretiliyor?'
Aile içinde çocuklar arasında, özellikle kız ve erkek çocuklar arasında ayrımcılık yapılmasının ya da çocuklardan birinin diğerlerinden farklı muamele görmesinin öfke ve nefret duygularını besleyebileceğini belirten Zeyneb Ebu Talib, bu durumun fiziksel cezalandırma, aşağılama ve zorbalıkla birleştiğinde daha ciddi sonuçlar doğurabileceğini söylüyor.
Kadınların öldürülmesine karşı mücadelenin yalnızca suç işlendiğinde cezaların ağırlaştırılmasına indirgenemeyeceğini vurgulayan Zeyneb Ebu Talib, önleyici yaklaşımın çok daha erken başlaması gerektiğini ifade ediyor.
Zeyneb Ebu Talib’e göre mücadele; çocuğun nasıl yetiştirildiğinden ailenin kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi nasıl tanımladığına, okulların zorbalık ve şiddet karşısındaki tutumundan medya ve dijital platformların verdiği mesajlara kadar uzanan geniş bir alanı kapsıyor.