Helin Ümit: 50 gündür süren tecridin anlamı nedir?

Helin Ümit, Abdullah Öcalan ile 50 gündür görüşme yapılmadığını belirterek, sürecin planlandığı gibi ilerlemediğini söyledi. Tartışılan yasal düzenlemelerin bütüncül olması gerektiğini vurgulayan Helin Ümit, “Öyle suçlu suçsuz ayrımı olamaz” dedi.

Haber Merkezi – Özgürlük Hareketi Üyesi Helin Ümit, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile 50 gündür görüşme yapılmadığını belirterek, barış ve demokratik toplum sürecinin planlandığı şekilde ilerlemediğini söyledi. Tartışılan yasal düzenlemelerin bütüncül olması gerektiğini vurgulayan Helin Ümit, “Hareketin bütünlüğü böyle ayrıştırılamaz. Öyle suçlu suçsuz ayrımı olamaz” dedi.

Medya Haber’de yayınlanan özel bir programa katılan Özgürlük Hareketi Üyesi Helin Ümit’in gündeme dair değerlendirmelerde bulundu. 

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile görüşmelerin yapılmasının engellenmesine değinen Helin Ümit, “Biz de anlamaya çalışıyoruz. Başta da söyledim 50 gündür görüşme yoktur. Oysaki yapılan açıklamalar devlet cephesinden, iktidar cenahından yapılan açıklamalar nedir? Süreçte herhangi bir problemin olmadığı, sürecin yürüdüğü yönündedir. Bunun bir yanıltma olduğunu söyleyebilirim. Herkes çok iyi bilmeli ki öyle her şey yolunda planlandığı gibi yürüyor gibi bir durum yok. Normalde Mayıs ayından hemen sonra bazı adımlar atılacaktı, görüşmeler olacaktı. Hatta bazı basın mensupları Önderliğin yanına gidecekti. Önderlikle görüşmeler olacaktı. Türkiye kamuoyuna, halka, topluma hitap etme, merak edilen soruları cevaplama fırsatı bulacaktı. Fakat bunların hiçbiri olmadığı, yasa için de benzer bir şey var biliyorsunuz. Yasa tartışması şu anda gündemde. O çerçevede de aslında bir takvim çıkarılmıştı. Fakat bu takvime bağlı kalan bir gerçeklik yoktur.

Bu niye böyle oluyor? Yorumlar var, bir kısım şöyle değerlendirme yapıyor; AKP iktidarının barış ve demokratik toplum sürecini araçsallaştırarak aslında seçime kadar zaman kazanmak istediğini bu şekliyle de Kürtleri, Kürt toplumunu mücadelesiz bırakarak, biraz da kendi yanında tutarak aslında seçimleri kazanmak istediğine dair yorumlar var. Biz böyle olduğunu düşünmek istemiyoruz. Bu çok geri bir yaklaşım olur. Türkiye’nin 100 yıllık tarihine damgasını vurmuş bir mücadeleyi, bir sorunu böyle araçsallaştırmak, kişisel iktidar için ya da bir parti iktidarı için, bir partinin kendi çıkarları için araçsallaştırmak Türkiye halkına yapılan çok büyük bir haksızlık. Türkiye toplumuna yapılan çok büyük bir haksızlık. Öyle olduğunu düşünmek istemiyoruz. Ben kendim mesela gerçekten böyle midir diye hâlen soruyorum. Bu kadar dar olunabilir mi? NATO toplantısı vardı, o beklendi vs. o da bir olasılık. Gerçekten NATO toplantısı mı beklendi? Ama bunların hiçbiri barış ve demokratik toplum sürecinin önemini karşılayan gerekçeler değildir.

O da sessiz

Bu tür bahaneler olsa da, gerekçeler olsa da çünkü tüm bu süreçlerin, örneğin Türkiye’de bir seçim süreci gelişecekse bunun sağlıklı yürümesi için bu sorunun çözülmesi lazım. Bir ittifak alanı açılacaksa da öyle olması lazım. Eğer gerçekten Türkiye’nin Ortadoğu’daki savaş, dünya savaşı kapsamında bir güvenlik problemi varsa da buna öncelikle kendi problemlerini, iç sorunlarını çözerek daha güvenle masalara oturması lazım. Bunların hiçbiri yerinde değil. Biliyorsunuz bu sürecin başlangıcında Devlet Bahçeli çok yoğun konuşuyordu. Gerçekten aslında katılmadığımız birçok şeyi söylese bile Türkiye’de bazı kalıpları kırmak için önemli bir rol de oynadı. Mesela Önderliğin durumunu tartıştırma, mesela statüsünü tartıştırma, umut hakkı gelsinler işte mecliste siyaset yapsınlar gibi aslında Türkiye’de asla gündeme getirilemeyen, hemen böyle terörize edilen şeyleri gündeme taşımış oldu. Fakat dikkat ederseniz o da sessiz. Şimdi bu son iki haftadır grup toplantılarında Devlet Bahçeli de bu konuyu böyle hep teyit geçiyor. Demek ki bir konsensüs sağlanmış. Süreci bu halde bırakma konusunda bir yaklaşımları var. Bunu böyle anlamak lazım. Bu bir planlama. Bununla ne yapmak istiyorlar diye tabii ki biz de anlamaya çalışıyoruz.

Parçalamayı dayatmak istiyorlar

Muhtemelen özel savaş merkezleri şöyle tartışıyor olabilir; işte PKK’nin kendi örgütsel varlığını sonlandırdığı, 12. PKK Kongresi’yle silahlı mücadele stratejisine son verdiği bir süreçte, süreci zamana yayarak bizim kendi kendimizi yok etmemizi bekliyor olabilirler. Dağılmamızı, parçalanmamızı, çeşitli farklılıkların içimizden çıkarak ayrışmaların olmasını. Çünkü genellikle egemen akıl, egemen siyaset kendisi gibi biliyor dışındakileri de. Hani derler ki kişi kendinden bilir işi. Bu cenah bizi de öyle kendi zihniyet yapısına göre değerlendiriyor. Fakat biz böyle bir topluluk değiliz şimdiden söyleyeyim. Bir de tabii şöyle bir şey var; yasa tartışmaları bağlamında bir yasa çıkaracaklarını, en son Numan Kurtulmuş şöyle ifade etti ya, bir yasa çıkartırız, gelen gelir gelmeyenle de artık çeşitli şekillerde mücadele ederiz. Bir de böyle bir parçalamayı dayatmak istiyorlar. Ben şunu çok açık söyleyebilirim. Biz bu planlamaları sürecin başında tartıştık.

Onun dışında kimse bir şey yaptıramaz

Sürecin başında Türk devletinin yaklaşımlarındaki tasfiyeci yönelimi gördük. Buna rağmen biz bu adımları attık. Bunun iyi anlaşılması lazım. Başka hareketler böyle adımlar atamayabilir, yapamayabilirler, parçalanabilirler, dağılabilirler, sosyolojileri kaldırmayabilir. Fakat Önder Apo’nun açığa çıkardığı özgürlük hareketi, özgürlük hareketi gerçekliği böyle bir özgüvene sahiptir. Fakat tabii her şey özgüvenle, niyetle yürümez. Bu sürecin yürümesi için biz birkaç tedbir aldık. Bunlardan bir tanesi neydi? Sürecin başından itibaren atacağımız tüm adımları Önder Apo’nun fiziki özgürlüğüne bağladık. Önder Apo’nun bu süreci yürütmesine, yönlendirmesine, onun sorumluluğunda yürümesi şartına bağladık. Bu devam ediyor. Bu anlamıyla eğer adımlar atılacaksa, gelişmeler olacaksa, karşı taraf bazı beklentiler içerisindeyse, silahsızlandırma sürecinin sürmesini istiyorlarsa bu durumun Önder Apo’nun fiziki olarak özgürleşmesi ve özgür çalışması koşullarına bağlı olduğunu herkes iyi bilmeli. Onun dışında kimse bir şey yaptıramaz. Kimse bize başka adım attıramaz.

Dikkat edilirse, 11 Temmuz’un yıl dönümü geride kaldı. Çok yoğun tartışmalar oldu, açıklamalar oldu, hâlen tartışılıyor, eylemler oldu o kapsamda. 11 Temmuz eylemini örgütleyen Önder Apo’ydu. O örgütledi, o organize etti. Onun talimatıyla arkadaşlarımız o riski aldılar. Evet, risk alındı. Eli silahlı bir topluluğun dağlardan başka bir ovaya inmesi, bir tören gerçekleştirmesi basit bir olay mı? Kolay bir olay mı? Bunu yaptıran irade Önder Apo’nun iradesiydi. Bundan sonra da herkesin bunu çok iyi bilmesi lazım. Eğer süreçte gelişmeler olacaksa, Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü, özgür yaşar ve çalışır koşullarda olması ve bu süreci yönetmesine bağlı olduğunu herkesin bilmesi lazım. Şimdi demek ki bunu biliyorlar. Mesela karşı taraf bunu biliyor. Bu söylendi kendilerine. Sadece kendilerine de değil, biz bunu dünya kamuoyuna açıkladık. Herkes biliyor. Buna rağmen 50 gündür süren tecridin anlamı nedir? 50 gündür Önder Apo ile görüşme yapılmıyor. Bununla gerçekten ne kadar gayriciddi olunduğu, sürecin aslında yürümesinin istenmediği anlaşılıyor” dedi. 

Demokratik entegrasyon süreci Türkiye’nin demokratikleşmesi sürecidir

Süreci Demokratik entegrasyon süreci olarak tanımladıklarını belirten Helin Ümit şöyle devam etti: “Demokratik entegrasyon süreci diyoruz. Demokratik entegrasyon sürecini henüz tartışamıyoruz. Demokratik entegrasyon demek sadece silahlı güçlerin silahsızlandırılması süreci değildir. Onların yasal statüye kavuşması değildir. Demokratik entegrasyon süreci Türkiye’nin demokratikleşmesi sürecidir. Dikkat edin, biz sürecin aşamalı yürüyeceğini düşündüğümüzden, inandığımızdan bazı şeyleri öne almıyoruz. Fakat eğer Kürtler Türk devletine entegre olacaksa, bütünleşecekse, bunun ancak devletin demokratikleşmesiyle, demokrasiye, demokrasi mücadelesine, örgütlenme haklarına, Kürt varlığı ve kimliğine açık hale gelmesiyle bağlantılı olduğunu herkes bilmeli. Bunu karşı taraf biliyor. Bu tartışmalara girmemek için mevcut anti-demokratik ortamı sürdürmek için, sadece bize yönelik değil, dikkat edin Türkiye’de her gün operasyon oluyor. CHP’ye dönük operasyon oluyor, aydınlara dönük operasyonlar oluyor. Ya Deniz Göktaş diye bir genç çıkmış, biraz espri yapmış, hemen içeriye aldılar. Bu ortam iktidarın işine yaradığı için bunu böyle sürdürmek istiyor. Fakat bu böyle yürüyemez. Bir, bunu söyleyebilirim.

Peki, niye Türk medyası bunları yayınlıyor?

İki, tabii ki bu süreç açısından bizim öngördüğümüz şey, hukuki ve siyasi çerçevenin açığa çıkmasıydı. Şimdi bu konuda da hareket olarak biz baştan demişiz ki, bu süreç eğer gelişme gösterecekse hukuki ve siyasi çerçevenin doğru oluşturulması gerekir. Şimdi yasa çerçevesi, kök yasa deniliyor, çerçeve yasa deniliyor. Bu çerçevede yürüyen tartışmalarda da şeyi söylemek istiyorum, evet iktidar kanadından ya da süreci yürütenler açısından resmi bir açıklama yapılmış değil. Fakat başta söyledim, Türk medyasına servis edilen bazı bilgiler oldu. 9 maddelik bir yasa çerçevesinin oluştuğu ifade edildi. İşte bunun herkesi kapsamayacağı söylendi. Başta da Önder Apo’yu kapsamayacağı söylendi. Fakat resmi belge değil bunlar, resmi şeyler değil. Peki, niye Türk medyası bunları yayınlıyor, kendiliğinden mi yayınlıyor? Bu böyle değil. Türkiye’de bir kuş uçsa iktidar cenahının kontrolünde oluyor. O kadar merkezileşmiş ki devlet yönetimi, onlardan habersiz iktidar medyasında bu tür yazıların, değerlendirmelerin, bilgilerin çıkması mümkün değil. Demek ki bir amaç için bunlar servis ediliyor.

Şiddetle reddediyoruz

Türkiye toplumu, Kürdistan toplumu, dolaylı olarak bizler, böyle bir gündeme, sanki böyle hazırlanmak isteniyormuşuz gibi. Fakat zaman kaybı, öyle söyleyeyim. Zaman kaybıdır. Yine sürecin başında bütüncül hukuk vurgusu, bütüncül yasa vurgusu yapılmıştır. Şöyle olamaz; suça bulaşanlar, bulaşmayanlar. Suç kavramı ne? Zaten biz suç kavramını tümden reddediyoruz. Kürdistan özgürlük mücadelesi, PKK’nin yürüttüğü büyük, görkemli mücadele insanlığın mücadelesiydi, insanlık onurunun mücadelesiydi, tarihte görülmüş en haklı mücadelelerden biriydi. Şu böyle bir yere varılamaz, onu söylemek istiyorum. Diyelim ki ben eyleme gittim, ben suçluyum, ben eylem yaptım, suçluyum. Benim yanımdaki arkadaşım hiç eyleme gitmemiş mesela. Ama bu bir düzenleme meselesi. Onun yerinde ben olabilirdim, benim yerimde o olabilirdi. Bu böyle ayrıştırılamaz. Biz kolektif eylem sahibiyiz, bütün eylemler kolektif eylemdir. Hareketin bütünlüğü böyle ayrıştırılamaz. Öyle suçlu suçsuz ayrımı olamaz. Suç kavramına da dediğim gibi karşı çıkıyoruz. Şiddetle reddediyoruz.

Ateş çemberi küçülmedi, büyüyor

Bir de tabii ki başından Önderliği dışında bırakma eğilimi ya da yaklaşımı sürecin ruhuna ters. Sürecin başlangıç noktasına ters Devlet Bahçeli’yi hatırlatırım. Devlet Bahçeli bir vaatte bulundu, sözünün arkasında durmalı. Bunu Devlet Bahçeli şahsına söylüyorum da bu bir devlet projesi. Bunu kabul ettiler. Anlaşılsın diye söylüyorum bunu. Sürecin ruhuna terstir. O yüzden başta Önderliğimiz olmak üzere oluşacak yasa herkesi kapsamalı. Ve bu süreci de Önder Apo yürütmeli. Şu anda böyle rölanti durumu vardır. Motor çalışıyor ama hareket yoktur. Motor boşa çalışıyor. Zaman boşa gidiyor. Türk devleti biraz aslında bölgedeki bazı gelişmelerle, Suriye’deki işte bazı demokratik entegrasyon süreciyle, İran’daki ateşkes süreciyle biraz rahatlamış görünüyordu. Fakat şunu söyleyebilirim. Suriye’deki sürecin mimarı Önder Apo’dur. Demokratik entegrasyon sürecinin mimarı Önder Apo’dur. Eğer Önder Apo müdahale etmeseydi oradaki çatışma derinleşirdi. Kimse durduramazdı. Sonucu ne olurdu ona ilişkin bir şey diyemem. Evet bir Gazzeleşme gündemdeydi. Bir ikinci Gazze’yi, bir üçüncü Gazze’yi yaratabilirlerdi.

İsrail nasıl ki Filistin’i Gazzeleştirme üzerinden, hatta sadece Filistin’i değil, tüm Ortadoğu’yu Gazzeleştirme taktiğiyle esir aldıysa, Türkiye de böyle bir şeye girişebilirdi. Ben ona bir şey demiyorum. Ama bunu durduran, gerçekten henüz oluşmamış ama barış iklimini Ortadoğu’da yeniden canlandırmaya çalışan Önder Apo’nun öncülüğüdür. Önder Apo bir barış önderliğidir. Barış ve diyalog önderliğidir. İran’daki durum ise sallantıdadır. Şuna gelmek istiyorum. Türkiye kendisini çok rahatta görüyor. Çünkü konjonktüre bağlı olarak adım attığı anlaşılıyor. Üzerinde bir baskı, bir zor hissetmeden bu süreci başa çekmiyor, başa koymuyor. Oysa şöyle söyleyebilirim ateş çemberi küçülmedi, büyüyor. Türkiye’nin etrafındaki ateş çemberi büyüyor. Böyle bir ortamda bu sürecin sağlıklı yürümesi açısından ben herkesi, tarafları, sorumluluk duyan, emek harcayan, bu sürece emek harcayan herkesi sorumluluklarına sahip çıkmaya ve gerçekten ellerini de çabuk tutmaya çağırıyorum.”

Çok büyük bir eylemdi

11 Temmuz’un yıldönümüne dair de değerlendirmelerde bulunan Helin Ümit, “Evet, az önce de aslında biraz ifade etmeye çalıştım sürecin geldiği aşamayı. Elbette şöyle değil, o günden bugüne gelindiğinde hayat durmuyor, yaşam durmuyor. Hayat devam ediyor. Değişim, dönüşüm devam ediyor. Böyle hiçbir şey diyalektik olarak, bilimsel olarak kaldığı gibi kalmıyor. Bu anlamıyla 11 Temmuz’da arkadaşlarımızın gerçekleştirdiği, Barış ve Demokratik Toplum Grubu’nun gerçekleştirdiği eylem çok etkili oldu. Türkiye toplumu üzerinde etkili oldu, dünyaya mesajımızı iletti. Çok büyük bir eylemdi. Ben arkadaşlarımızı da bu vesileyle bir kez daha kutluyorum. Böyle anlamlı bir eylemin sahibi oldukları için, Önderliğin talimatıyla gerçekten oldukça disiplinli, hareketimizin ağırlığını, otoritesini ve istemlerini, taleplerini yansıtan bir eylemin içerisine girdikleri için. O eylem gerçekten Türkiye toplumunda, Türkiye aydınlarında, Türkiye’de demokrasi arayışı içerisinde olanlarda çok önemli bir etkide bulundu ve şu sorgulamayı yarattı, oluşturulan bir PKK algısı, kafalarda bir özgürlük hareketi algısı vardı. Bunun böyle olmadığı ve koşulları oluştuğunda, demokratik siyasete geçme hazırlığında olduğumuzu herkese gösterdi.

Bu anlamıyla etkisi sürdü, hâlen de sürüyor. Dikkat edin, birinci yıl dönümünde 11 Temmuz’a ilişkin çok sayıda açıklama yapıldı, değerlendirmeler yapıldı, çok anlamlı değerlendirmeler yapıldı. Fakat şu anlamıyla da durduğu yerde duruyor arkadaşlarımız, hâlen bekliyorlar. O anlamıyla durmuş. Oysaki süreç daha hızlı ilerleyecekti. Çerçeve yasa ya da kök yasa denilen yasanın daha zamanında çıkarak arkadaşlarımızın demokratik siyaset yapar hale gelmesinin koşulları oluşacaktı. Bu bir model oluşturacaktı. Hukuki ve siyasi koşullar oluştuğu takdirde Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin buna hazır olduğunu ortaya koydu. Bu çok önemli bir mesajdı. Bunun böyle anlaşılması lazım. Bir zamanı bu tabii bir sembolik eylemdi. Az önce de ifade ettim, bu eylemi Önder Apo örgütledi. Önder Apo’nun talimatıyla oldu, gerçekten hem zamanlaması hem biçimi hem açıklaması mükemmeldi diyebilirim. Öyle kusursuz bir eylem gerçekleştirildi. Şimdi şöyle bir durum var, bu eylemin altının doldurulması gerekiyordu. Sembolik bir eylemdi fakat altının doldurulması gerekiyordu. Yoldaşlar ne yapacak? Şimdi bizim yanımızda arkadaşlar. Yoldaşlar toplumun yanında güvenliklerini alıyorlar. Ama bu nereye kadar böyle devam edebilir? Buna da bir cevap bulmak lazım.

Değişim olmalı ki değiştirebilsinler

Herhalde şöyle olamaz, mesela yasa tartışmaları olduğu için söylüyorum. Deniliyor ya yasa çıkacak, gelen gelsin, gelmeyen gelmesin. Bir, bu yasanın nasıl olacağı çok önemli. İkincisi de herhalde hiç kimse bize şunu diyemez, gelin zindana girin diyemez. Gelin kendinizi bile, bile bilmem neye atın diyemez. Böyle bir şey olamaz, bu akıl dışı. Şimdi böyle Türk devletinin bu konuda aklımızla oynamaya çalışmasını anlıyoruz da gerek yok. Biz yıllardır birbirimizle mücadele ediyoruz, birbirimizi tanıyoruz. Toplum tanımayabilir, Türkiye toplumu bizi tanımayabilir. Ama bizimle uğraşan devlet gücü bizi tanıyor. Neyi yapacağımızı, neyi yapmayacağımızı biliyorlar. Türk devleti eğer bizi değiştirmek istiyorsa önce kendisini değiştirmeli. Kendisi değişmeden bizi değiştiremez. Biz öyle yaklaşıyoruz. Mesela biz değişerek karşımızdakini dönüştürmeye çalışıyoruz. Biz de değişeceğiz ki Türkiye toplumunu değiştireceğiz. Eğer Türk devleti de bizde bir değişim bekliyorsa, bir ilerleme, bir gelişme bekliyorsa kendi kafasında, kendi kodlarına göre öncelikle kendilerinde bir değişim olmalı. Değişim olmalı ki değiştirebilsinler.”