Eren Keskin: Devlet isterse, barışa çok kolay ulaşılabilir

Eren Keskin, Meclis’e gelmesi beklenen düzenlemeler öncesinde sorunun mevcut hukukun uygulanmaması olduğunu belirterek, hasta mahpuslar, infaz eşitliği ve “umut hakkı” için yeni yasadan çok mevcut yükümlülüklerin uygulanması gerektiğini vurguladı.

ELİF AKGÜL

İstanbul- Kürt meselesinin çözümü ve demokratikleşme süreci neredeyse bir buçuk yıldır sürerken, Meclis Komisyonu’nun raporunu hazırlamasının ardından sürece ilişkin yasa tasarısının bayram sonrası Meclis’e gelmesi bekleniyor. Bir yandan hasta mahpuslar ve infaz eşitliği tartışmaları sürerken, diğer yandan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın statüsü ve umut hakkı da gündemdeki yerini koruyor.

Tüm bu gelişmeler ışığında tasarıda nelerin yer alması gerektiği, hangi konuların öncelikli olduğu sorularını insan hakları savunucusu Avukat Eren Keskin ajansımız için cevapladı.

‘Herkeste temkinli bir iyimserlik var’

Sürecin başlangıcı olarak kabul edilen Ekim 2024’ten bu yana devletin hiçbir adım atmadığının altını çizen Eren Keskin, sürecin ilerleyebilmesi için yeni yasal düzenlemelerden önce mevcut hukukun uygulanması gerektiğini söylüyor; özellikle Anayasa Mahkemesi ve uluslararası mahkeme kararlarının hayata geçirilmemesinin temel sorun olduğunu söylüyor. "Neredeyse 1 buçuk yıldır bir sürecin içindeyiz ve ismine ne dersek diyelim, bizim için yeni bir barış süreci. Ama taraflardan birinin adımlar attığı ama diğer tarafın şu ana kadar hiç adım atmadığı bir süreç. Doğal olarak, bu devletin yapısını ve önceki tarzını da bildiğimiz için bizde bir güvensizlik yaratıyor” diye konuşan Eren Keskin, “Herkes temkinli bir iyimserlik içinde. Bu umuttan vazgeçmek istemiyoruz ama umudumuzu perçinleyecek bir şey görmüyoruz. O nedenle şimdi bayramdan sonra birtakım yasal adımların atılacağı söyleniyor ama o konuda da çok fazla bir söylem birliği görünmüyor" diyor.

‘İç hukuk uygulansa yeni yasa çıkarılmadan sorunlar çözülebilir’

Meclis Komisyonu raporundaki tespitlere değinen Eren Keskin, öte yandan yeni tasarıyla ilişkin muğlak tartışmaların döndüğünü söylüyor:

"Bence Türkiye Cumhuriyeti Devleti zaten kendi iç hukukunu gerçekten uygulasa, o yetersiz bulduğumuz hukuku bile uygulasa ve altına imza attığı uluslararası sözleşmelere uygun davransa, yeni yasa çıkarılmadan bile birçok sorun çözülebilir. Birincisi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin anayasasına göre Anayasa Mahkemesi kararları bütün kurumları bağlar. Ama Türkiye Cumhuriyeti Devleti şu anda kendi en yüksek mahkemesinin kararını dahi uygulamıyor. Uyguladığı anda Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, tüm Gezi mahpusları zaten serbest bırakılırlar."

‘Ya da yine anayasanın 90. Maddesiyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti diyor ki 'İç hukukla uluslararası hukuk arasında bir çelişki olduğunda uluslararası hukuk geçerlidir.' Ve o durumda da her konuda uluslararası hukukun önümüzü açtığı mekanizmalar var. Mesela Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi aslında ifade ve örgütlenme özgürlüğünü garanti altına almış. Kısmen de olsa çok yeterli. Türkiye de bunu imzalamış ama buna da aykırı davranıyor. Bağlayıcı sözleşmenin tarafı olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını da uygulamıyor. Yani öyle bir hukuksuzluk söz konusu ki karşımızda bir hukuk devleti yok ki güven duyalım."

‘Öncelik yaşlı ve hasta mahpusların serbest bırakılması’

Bu bağlamda öncelik düzenlemenin yaşlı ve hasta mahpuslara ilişkin olması gerektiğini vurgılayan Eren Keskin, bu meselenin çözümü için de yeni bir yasaya gerek olmadığının altını çiziyor:

"Tabi ki bizim birincil olarak beklentimiz bu süreçte öncelikle hasta mahpusların serbest bırakılması. Çünkü İHD'nin verilerine göre 1500'den fazla ağır hasta mahpus var Türkiye cezaevlerinde ve bunların bir kısmı ölümcül hastalıklar. Kanser hastaları var, kalp hastaları var, akıl hastaları var. Birçok ölümcül hastalığı olan insan var ve bunun için bir yasaya gerek yok. Bu konu topluma da doğru anlatılmıyor. Eğer hasta mahpus tutukluysa, bir rapor ve mahkemenin vereceği kararla serbest bırakılabilir."

"Eğer hükümlüyse, Adli Tıp Kurumu’nun vereceği bir raporla yine infaz hâkimliğinin kararıyla serbest bırakılabilir. Bunun için yasaya gerek yok. Ama örnek vereyim. Fatma Tokmak ağır kalp hastası bir mahpus. İnsan Hakları Vakfı'nın yıllar önce verdiği ayrıntılı bir rapor 'Fatma Tokmak cezaevinde kalamaz' diyor. Ameliyat etmeye korkuyor doktorlar. Ameliyat etmeye korktukları bir hastaya ATK daha yeni cezaevinde kalabilir raporu verdi."

‘İnfaz hukuku son derece ayrımcı’

Öte yandan infaz hukukundaki eşitsizliğin de temel insan hakları ihlali olduğunu belirten avukat Eren Keskin şöyle devam ediyor:

"Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin infaz hukuku son derece ayrımcı bir hukuk. Adli mahpuslar ile siyasi mahpuslar arasında çok büyük bir fark var. Şu anda adli mahpuslar aldıkları cezanın çok az bir miktarını yatarak tahliye oluyorlar. Mesela, dünya çapında ölümcül bir hastalık, Covid ortaya çıktı. İnsanlar öldüler. Covid'de bile adli mahpusları bıraktılar ama siyasi mahpusları bırakmadılar. Yani bir yazı yazdığı için cezaevinde olan insanı bırakmadılar ama hırsızı, gaspçıyı, her türlü yüz kızartıcı suçu işleyen insanı bıraktılar. Bir kere infaz yasasının mutlaka eşitlikçi olması gerekiyor."

‘Terörle Mücadele Kanunu kaldırılmalı’

Avukat Eren Keskin’e göre diğer bir öncelik ise Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılması. Mevcut Türk Ceza Kanunu’nda örgütlü suçlara ilişkin düzenlemeler varken bu kanunun çifte ceza anlamına geldiğini söyleyen Eren Keskin, bu meselenin yeterince tartışılmadığını vurguluyor:

"Türkiye'de hiç konuşulmayan bir konu Terörle Mücadele Yasası. TMK, TCK’nin 141 ve 142. maddeleri kaldırıldığı zaman onların yerine konuldu çıkarıldı. Ama Türkiye devletinin hukuk sisteminde zaten örgütlü suçlar Türk Ceza Kanunu'nda düzenlenmiş. Bunun için ayrı bir terörle mücadele yasasına gerek yok. Hele ki yeni bir barış sürecinden söz ediyorsanız, terörle mücadele kanununu kaldırmanız gerekir. Çünkü fazladan bir cezalandırma yapıyor bu yasa."

Meclis’e gelmesi beklenen tasarının ise bir tür “pişmanlık” dayatmasını içerdiğine dair eleştirel olduğunu hatırlatan Eren Keskin “Tabi ki biz böyle bir düzenlemeyi doğru bulmuyoruz ama bunun bile yapılacağından şüpheliyim” diyor. Yeni tasarıya ilişkin tartışmalarda “Şeyh Said döneminde çıkarılan yasa” benzetmesi yapıldığını belirten Eren Keskin, “2026 yılında devletin aklı demek ki hala 1925'te, demek ki bunlar hala Takrir-i Sükûn kafasındalar. Çok akıl dışı” diyor.

Raporda imzası olanlar iç hukukun neden uygulanmadığını sormalı’

Tüm bunlara rağmen Türkiye’nin içinde bulunduğu sürecin önemine işaret eden Eren Keskin şöyle devam ediyor:

”Meclis Komisyonu’nun rapor hazırlamış olması önemli. Mesela ben şunu da merak ediyorum: O Meclis Komisyonu’nda imzası olan siyasi partiler o raporda dediler ki 'Anayasa Mahkemesi kararları ve AİHM kararları uygulanmıyor. Bunlar uygulansın.' Niye uygulanmıyor? Siz uygulamıyorsunuz. Yani siyasal irade uygulamadığı için. Gökten zembille inen bir engel yok. Devlet uygulamıyor. Şimdi buna imza atan siyasi partiler bence ertesi gün 'Bizim raporumuz neden yerine getirilmiyor?' demeliydiler."

‘Umut hakkı bir mecburiyet’

Eren keskin “Umut hakkı” tartışmalarının da yanlış bir çerçevede ele alındığını söylüyor. “Umut hakkı da sanki bir lütufmuş gibi tartışılıyor” diyen Eren Keskin, “Umut hakkı da Türkiye'nin tarafı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde yer alan, yine tarafı olduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargılamalarında Türkiye'nin mahkûm edildiği bir karar sonucunda bir mecburiyet” diye ekliyor.

Umut hakkının 25 yıldan fazla cezaevinde kalan bir kişiye bir “yaşam hakkına ilişkin umut verilmesi zorunluluğu” olduğunu belirten Eren Keskin “Bunun düzenlemesini yaparsınız. Bu serbest bırakma olabilir; koşullarını hafifletmek olabilir. Ama bu düzenlemeyi Türkiye yapmak zorunda. İnsan hakları savunucuları olarak tüm siyasi mahpusların serbest bırakılması gerektiğini düşünüyoruz” diye ekliyor.

‘Devlet isterse toplum yarım saatte hazırlanır’

Geçiş dönemi yasası tartışmalarına ilişkin öncelikli olarak yargılamaların durması ve siyasi mahpusların serbest bırakılması gerektiğinin vurgulayan Eren Keskin şunları söylüyor:

"Böyle süreçlerde geçiş yasaları da tabii ki çıkarılıyor. Böylesi dönemlerde aslında tüm yargılamaların durdurulması, bu iddiaların suç olmaktan çıkarıldığına ilişkin bir düzenlemenin yapılması gerekiyor. Ama burada devletin yapmak istediği şey 'pişmanlığı' dayatmak. Bu eşitlikçi, gerçekten barışçı bir aklın sonucu olamaz. Böyle bir yasa olmaz.

Barış süreçlerinde bu yargılamalar durur, bütün siyasi mahpuslar serbest bırakılır. Filistin ile İsrail bile karşılıklı olarak mahpusları bıraktılar. Ama burada hiçbir şekilde buna uygun bir yaklaşım gösterilmiyor. 'Toplum hazırlanmalı' falan diyorlar ama bu coğrafyada devlet isterse toplum yarım saat içinde hazırlanır. Habur’dan gerillalar geldiğinde mahkemelerde hemen sonuç alındı, yargılamalar yapıldı. Hiç kimse sokağa çıkmadı. Hiç kimse karşı çıkmadı. Eylem yapmadı. Çünkü 'devletimizin kararı' dediler. Devlet isterse, barışa çok kolay ulaşılabilir."