Dört parça Kürdistan’da kadınlar: Değişen rejimler ve şiddet

Kürdistan’ın dört parçasındaki Kürt kadınlarının deneyimleri, farklı siyasi yapılara rağmen ortak bir baskı sistemini görünür kılıyor. Rojava ise bu tablo içinde kadınların yalnızca direnişin değil, toplumsal dönüşümün de öznesi olduğu bir model sunuyor.

Kürt kadınlar: Ataerkillik ile güç arasında dört bölgenin ortak gerçeği

 

SİLVA EL-İBRAHİM

Haber Merkezi – Kürdistan’ın dört parçasında yaşayan Kürt kadınlarının gerçekliği, karmaşık bir toplumsal cinsiyet ve ulusal baskı yapısıyla iç içe geçmiş durumda. Rojhilat Kürdistan’da açık ideolojik baskı öne çıkarken, Kuzey Kürdistan’da muhalif sesleri bastıran tutum dikkat çekiyor. Federal Kürdistan Bölgesi’nde ise aşiret yapıları ve zayıf yasal mekanizmalar kadınların haklarını sınırlandıran başlıca etkenler arasında gösteriliyor. Kuzey ve Doğu Suriye’de ise kadınlar, kazanımlarını koruma ve özgürlük alanlarını sürdürme mücadelesi veriyor.

Bu genel tablo, söz konusu bölgelerde kadınların farklı siyasi ve idari yapılara rağmen sürekli fiziksel, toplumsal ve hukuki ihlallerle karşı karşıya kaldığını ortaya koyuyor. İhlaller farklı biçimlerde tezahür etse de, temelinde tarihsel olarak kökleşmiş ataerkil egemenlik sistemi bulunuyor. Bu kriz, teori ile pratik arasındaki derin uçurumu da görünür kılıyor; zira birçok dini ve felsefi öğretide kadınların statüsünü aşağılayan bir yaklaşım yer almasa da, tarih boyunca iktidar pratikleri kadın haklarının ihlali ve kadın varlığının sınırlandırılması yönünde şekillenmiş durumda.

Rojhilat Kürdistan- İran

Teorik kazanımlar ile pratikte yaşanan gerilemeler arasındaki bu keskin zıtlık, İran’ın Rojhilat Kürdistan bölgesinde daha belirgin bir şekilde görülüyor. İslam Devrimi’nden önce İranlı kadınlar, küresel ölçekte birçok ülkeyle karşılaştırılabilir haklara sahipti. Milyonlarca kadın iş gücünün farklı alanlarında aktif rol üstleniyor; hakim, büyükelçi, memur ve yerel meclislerde temsilci gibi yüksek kademeli görevlerde yer alabiliyordu. Ancak bu kazanımlar, devrim sonrası süreçte büyük ölçüde geriledi. Kırk yılı aşkın süredir yaklaşık 40 milyon İranlı kadın, eğitim ve çalışma hakkı başta olmak üzere temel özgürlüklerin yeniden kazanılması için mücadele ediyor. Buna rağmen, mevcut yasal düzen, erkeği ailenin tek reisi olarak tanımlıyor ve kadının çalışma hakkı dahil olmak üzere birçok alanda erkeğin otoritesine bağlı bir yapı dayatıyor.

Sistematik mekansal ayrımcılık

Çağdaş İranlı kadınların günlük yaşamı, yasal bir itaat sistemi ve sistematik mekansal ayrımcılık çerçevesinde şekillenmektedir. Kadınların kamusal alanda saçlarını açık bırakmaları yasaklanırken, çalışma hayatına katılım ve iş başvuruları için erkek vasilerinin izni şartı, temel medeni haklar açısından ciddi kısıtlamalar yaratmaktadır. Benzer şekilde, kadınların eşlerinin izni olmadan yurtdışına çıkmaları da hukuken engellenmektedir. Bu dışlayıcı yapı, yalnızca bireysel haklarla sınırlı kalmamakta; toplumsal yaşamın birçok alanına da yansımaktadır. Kadınların toplu taşımada belirli alanlara yönlendirilmesi, eğitimde sınıf ayrımları ve iş yaşamında cinsiyet temelli düzenlemeler, devletin katı cinsiyet ayrımcılığı politikalarıyla pekiştirilmektedir.

Jina Amini’nin katledilmesi ve sivil itaatsizlik

2022 yılında genç Kürt kadın Jina Amini’nin, saçının bir tutamı göründüğü gerekçesiyle “ahlak polisi” tarafından katledilmesi, Rojhilat Kürdistan ve İran genelinde “Jin, Jiyan, Azadî” sloganıyla yayılan geniş çaplı protestoların fitilini ateşledi. Bu hareket, sert kısıtlamalara karşı toplumsal bir reddiyeye dönüşerek, kamusal alanlardaki geçici gösterilerin ötesine geçip günlük ve süreklilik arz eden bir sivil itaatsizlik pratiğine evrildi. Devletin yasama düzeyindeki tıkanıklığı ve rejimin bu toplumsal görünürlüğe keyfi tutuklamalar ve ölüm cezaları da dahil olmak üzere giderek sertleşen baskı politikalarıyla yanıt vermesine rağmen, Tahran ve diğer büyük şehirlerde yüz binlerce kadın yeni bir toplumsal gerçeklik inşa etmeye yöneldi. Başörtüsüz şekilde sokaklarda, üniversitelerde ve kamusal alanlarda varlık göstermeleri, resmi yasal düzenlemelere karşı süregelen ve görünür bir direniş biçimine dönüştü.

Kadınlar baskı politikalarına karşı direniyor

Bu davranış artık yalnızca geçici bir siyasi protesto olarak değerlendirilmiyor; sahada toplumsal sınırların yeniden çizilmesi ve kolektif bilinçte kalıcı yapısal bir dönüşümün ortaya çıkmasıyla sonuçlanmış durumda. Başörtüsüz kamusal görünürlük, toplumun birçok kesiminde olağan bir gerçeklik haline gelirken, bu durumun yetkililer tarafından tamamen kontrol altına alınması ya da geri çevrilmesi giderek daha zor hale gelmiş görünüyor. Öte yandan İranlı yetkililer, aktivistleri bastırmaya yönelik politikalarının bir parçası olarak artan infaz uygulamalarına başvururken, binlerce kadın tutuklu insanlık dışı koşullarda tutuluyor. Evin Hapishanesi, tıbbi hizmetlerin engellenmesi, hücre hapsi ve adil yargılama süreçlerinden uzak, işkence altında zorla itiraf alma iddialarıyla gündeme geliyor. Tüm bu ağır koşullara rağmen kadın siyasi tutuklular, özellikle “Salı Günleri İdama Hayır” kampanyası gibi düzenli ve örgütlü eylemlerle bu baskı politikalarına karşı direnmeye devam ediyor.

Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Af Örgütü tarafından yayımlanan raporlar, bu sistematik hedeflemeyi ve cinsiyete dayalı şiddeti açık biçimde belgeliyor. İnsan hakları örgütleri, adil yargılanma standartlarının dahi ihlal edildiğine dikkat çekerek, İran’da idamların durdurulması ve kadın ile kız çocuklarının haklarının korunması için uluslararası topluma acil çağrıda bulunuyor.

Kuzey Kürdistan- Türkiye

Kuzey Kürdistan’daki kadınların durumu, Rojhilat Kürdistan’daki kadınların yaşadıklarından tamamen farklı değil. İran’da yetkililer kadınlar üzerinde açık ve doğrudan baskı uygulayarak ideolojik yaklaşımlarını zorla dayatırken, Türkiye kendisini demokratik bir devlet olarak tanımlasa da, kadınların karşılaştığı ihlaller daha farklı biçimlerde ortaya çıkmaktadır. Bu uygulamalar her zaman kamuoyuna açık şekilde görünmese de, etkileri belirgin olup bölgede kadınların yaşadığı zorlukların boyutunu yansıtmaktadır.

Geriye dönüş tartışmaları

Laikliği ve eşitliği, özellikle de kadın haklarını kısmide olsa içerisinde barındıran Türk Medeni Kanunu, 17 Şubat 1926’da yürürlüğe girmiş olsa da son çeyrek yüzyılda çeşitli sistematik müdahalelerle karşı karşıya kalmıştır. Kadın hareketlerinin 2001 yılında elde ettiği; eşin aile reisi olma statüsünün kaldırılması ve evlilik yaşının 18’e yükseltilmesi gibi önemli kazanımlara rağmen, yasal çerçevede geriye dönüş tartışmaları sürmektedir. Bu süreç, dini mercilere nikah yetkisi verilmesi, kadınların soyadını kullanma hakkının sınırlandırılması ve resmi dini söylemler üzerinden miras haklarının tartışmaya açılması gibi uygulamalarla kendini göstermektedir.

Bu geriye gidiş süreci bağlamında, Türkiye’nin 20 Mart 2021’de Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle İstanbul Sözleşmesi’nden resmen çekilmesi, insan hakları çevrelerinde ciddi bir şok etkisi yarattı ve Türkiye’yi bu uluslararası koruma mekanizmasından ayrılan ilk ülke haline getirdi. Karar, sözleşme hükümlerinin “muhafazakar aile yapısıyla” çeliştiği gerekçesiyle savunuldu. Bu çekilme, devletin üç temel ilkeye dayanan ve hukuken bağlayıcı olan bir uluslararası yükümlülüğünü zayıflatmış oldu. Bu ilkeler; toplumsal eşitlik bilincini yaygınlaştırarak şiddeti önleme, şiddet faillerine karşı hızlı ve koruyucu önlemler alma ve aile içi şiddet, taciz, evlilik içi tecavüz ile zorla evlilik gibi ağır ihlalleri açık şekilde suç olarak tanımlayıp cezalandırma başlıklarını kapsıyordu.

Katliamlar ve yaygın cezasızlık politikası

Türkiye, son dönemde endişe verici düzeyde aile içi şiddet ve kadın katliamlarıyla birlikte yaygın bir cezasızlık sorunuyla karşı karşıya bulunuyor. İnsan hakları örgütleri ve kadın hakları savunucuları, güçlü yasal caydırıcıların eksikliğini ve yargı mercilerinin bazı durumlarda gösterdiği hoşgörülü tutumu eleştiriyor. Bu tablo, kadınlara yönelik suçların sürmesine ve kimi durumlarda “namus suçları” gibi gerekçelerle meşrulaştırılmasına zemin hazırlıyor. Şiddete karşı bu hoşgörülü yargı ortamı, daha geniş bir baskı ikliminden bağımsız değil. Son yıllarda özellikle kadın gazeteciler ve kadın hakları savunucuları başta olmak üzere, bu ihlalleri belgeleyen seslere yönelik sistematik yasal ve güvenlik baskılarının arttığı gözlemleniyor.

Kadına yönelik şiddet farklı biçimlerde üretiliyor

İnsan hakları raporlarına göre, kadınlara yönelik şiddet ile ifade özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar arasındaki bu kesişim iki temel alanda açıkça görülmektedir: yargı süreçleri ve gözaltılar. Bu durum, özellikle muhalif veya Kürt medya kuruluşlarında çalışan kadın gazetecilerin hedef alınmasıyla ve hassas içerikli haberleri engellemek amacıyla kendilerine yöneltilen belirsiz suçlamalarla kendini göstermektedir. Bu süreç, kadın gazetecilerin kadınlara yönelik protestoları takip ederken ciddi kısıtlamalarla karşılaşmasına yol açmakta; taciz, keyfi gözaltı ve güvenlik güçlerinin gerçeğin kamuoyuna ulaşmasını engellemek amacıyla orantısız güç kullanımı gibi uygulamalarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu hedefleme yalnızca devletin yasal ve güvenlik aygıtlarıyla sınırlı değildir; aynı zamanda sözlü saldırıların ve dışlayıcı söylemlerin giderek arttığı daha geniş bir toplumsal ve kültürel ortam tarafından da beslenmektedir. Bu ortamda milliyetçi söylemler, cinsiyet temelli ayrımcılıkla iç içe geçerek kadınlara yönelik şiddeti, kimlikleri üzerinden yeniden üretmektedir.

Devletin yapısal politikası

Bu ırkçı zihniyet, yakın zamanda İzmir’de bir hastanenin açılışında Türk iş insanı Rahmi Koç’un açıklamalarının yol açtığı tepki dalgasında da kendini göstermiştir. Söz konusu açıklamalar, Kürt kadınlarına yönelik doğrudan bir hakaret olarak değerlendirilmiş; kısa sürede kamuoyu tartışmasına ve hukuki sürece taşınmıştır. Bu olay, kadınların karşı karşıya kaldığı yapısal krizin derinliğini ortaya koyarken, sınıfsal ve milliyetçi söylemlerin kadınların etnik kimlikleri üzerinden aşağılanmasını ve baskı altına alınmasını nasıl meşrulaştırdığını da görünür kılmıştır.

Bu durum, Kuzey Kürdistan’daki kadınların yaşadığı çok katmanlı baskıyı daha da belirgin hale getirmektedir. Yetkililer genel olarak kadınların yasal kazanımlarını aşındırırken, Kürt kadınlar hem cinsiyet temelli ayrımcılığa hem de milliyetçi şovenizme maruz kalarak çifte baskı altında kalmaktadır. Böylece kadınlara yönelik şiddet, münferit olaylar olmaktan çıkıp, egemen zihniyet tarafından meşrulaştırılan ve cezasızlıkla sürdürülen yapısal bir politikaya dönüşmektedir.

Federal Kürdistan – Irak

Gelişmiş kurumsal güçlenme görüntüsüne rağmen, Federal Kürdistan Bölgesi’nde ilerici yasal düzenlemeler ile katı toplumsal kısıtlamalar arasındaki çelişkiler derin biçimde varlığını sürdürmektedir. Bu durum, kadınlara yönelik ihlalleri münferit olaylar olmaktan çıkararak kalıcı bir yapısal krize dönüştürmektedir. Bölgenin 2011 tarihli 8 sayılı Aile İçi Şiddete Karşı Kanun’un hayata geçirilmesinde öncü olmasına rağmen, yasal boşluklar, uygulamadaki eksiklikler ve köklü cezasızlık kültürü dikkat çekmektedir. Yasaların uygulanması çoğu zaman yerleşik gelenekler tarafından da engellenmektedir.

Etkili mekanizmalar yok

Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü raporlarına göre, kırsal bölgelerde kadın katliamları ve kadın sünneti (FGM) vakaları devam ediyor, faillere caydırıcı cezalar verilmiyor, şiddete maruz kalan kadınlar için etkili mekanizmalar bulunmuyor. Öte yandan cinsiyete dayalı şiddet, dijital alana da taşınmakta, kadınlar çevrimiçi tehdit ve şantajlara giderek artan oranlarda maruz kalmaktadır. Bu tablo, kentli ve kırsal kadınlar arasındaki eğitim farkının derinleşmesi ve okuryazarlık oranlarındaki düşüşle birlikte daha da ağırlaşmaktadır. Şiddet yalnızca özel alanla sınırlı kalmayıp kamusal alana da yayılmaktadır. BM Kadın raporları, çalışan kadınların taciz ve ayrımcılığa uğradığını, ancak sosyal damgalanma ve iş kaybı korkusu nedeniyle çoğunlukla şikayette bulunamadıklarını ortaya koymaktadır.

Tablo daha da ağırlaşıyor

Medya sektöründe kadınların karşılaştığı ve seslerini bastıran çok katmanlı kısıtlamalara, kişisel yaşamlarını hedef alan sistematik karalama kampanyaları ve siber zorbalık da eklenmektedir. Bu durum, birçok kadın gazetecinin mesleği bırakmasına yol açarken, haber merkezlerinde etkili taciz karşıtı mekanizmaların eksikliği ve Irak Kadın Ağı gibi kuruluşların gelenek ve göreneklerin korunması gerekçesiyle işaret ettiği artan yasal kısıtlamalar da tabloyu daha da ağırlaştırmaktadır. Bu ihlaller yalnızca doğrudan mağdurlarla sınırlı kalmamakta, nesiller arası etkiler de yaratmaktadır. UNICEF’e göre, aile içi şiddete tanık olan çocuklar, psikolojik sorunlar yaşamakta ve akademik başarıları düşmekte, bu da toplum içinde şiddet döngüsünün kuşaktan kuşağa devam etmesine yol açmaktadır.

Katliam verileri endişe edici boyutta

Yasaların zayıf uygulanmasının doğrudan sonucu, sahada insan haklarının giderek aşınması olarak ortaya çıkmaktadır. Anayasa metni ile toplumsal pratik arasındaki bu uçurum, Federal Kürdistan İnsan Hakları Ağı’nın belgeleri ve Hewlêr, Silêmanî ile Duhok’tan elde edilen resmi verilerde de görüldüğü üzere, sistematik katliamlara ilişkin endişe verici bir tabloya dönüşmektedir. Mevcut gerçeklik, artan suç oranları ve örtbas vakalarıyla karakterize edilmekte; her yıl onlarca kadın katliamı kaydedilmekte ve bunların büyük bölümü aile içi şiddet ile toplumsal normların baskınlığıyla ilişkilendirilmektedir. Failler ise cezadan kaçınmak amacıyla olayları sıklıkla ‘intihar’ ya da ‘kaza’ olarak sunmaktadır. Buna paralel olarak yardım başvurularında da artış yaşanmakta, resmi kurumlar her yıl kadınlara ve aile içi şiddete ilişkin binlerce şikayet kaydetmektedir. Ancak bu başvuruların önemli bir kısmı etkin ve kesin bir yasal çözüme ulaşamamakta, bu durum bazı vakaların ciddi fiziksel zararlara ve hatta ölümlere kadar ilerlemesine zemin hazırlamaktadır.

Rojava Kürdistan-SURİYE

Bu durum, Kürt kadınlarının hem cinsiyet temelli hem de ulusal düzeyde marjinalleştirilmesinin bu bölgelerde yaygın bir yasal ve toplumsal gerçeklik olarak varlığını sürdürdüğünü göstermektedir. Buna karşılık Rojava’da (Kuzey ve Doğu Suriye), kadınların edilgen bir konumdan çıkarak yalnızca direnişe katılan aktörler değil, aynı zamanda süreci yönlendiren ve toplumsal sözleşmenin inşasında rol alan bir özneye dönüştüğü radikal biçimde farklı bir model sunmaktadır. Suriye krizinin başlamasıyla birlikte Rojava, Baas rejimi döneminde yasaklı koşullarda yürütülen kadın örgütlenmelerinin yıllara dayanan birikimi üzerine inşa edilmiştir. Bu uzun süreli örgütlenme deneyimi, kadınların hem idari yapılara hem de sahadaki yönetim süreçlerine hızlı ve etkin biçimde entegre olmasını sağlamıştır.

Kadın Devrimi ve YPJ deneyimi

Bu dönüşümden, Kadın Savunma Birlikleri’nde (YPJ) somutlaşan güçlü kadın öncülüğü sayesinde uluslararası alanda “kadın devrimi” olarak tanımlanan özgün bir deneyim ortaya çıkmıştır. Bu yapılar, Suriye Demokratik Güçleri (QSD) ve Halk Savunma Birlikleri (YPG) ile birlikte, IŞİD’in son kalelerinin çökertilmesine kadar sahadaki güç dengelerinin şekillenmesinde kritik bir rol oynamıştır. Bu öncü yaklaşım yalnızca askeri alanla sınırlı kalmamış, on dört yıl içinde eşbaşkanlık sisteminin kurulması ve tüm kurum ile siyasi yapılarda kadınlara yüzde 50 temsil hakkı tanıyan toplumsal sözleşmenin hayata geçirilmesiyle kurumsallaştırılmıştır. Savaşın karmaşık koşullarında elde edilen bu kazanımlar, dünya genelindeki kadın hareketleri için de ilham kaynağı olmuştur. Ancak bu güçlenme süreci bugün tarihinin en kritik eşiklerinden biriyle karşı karşıyadır. Baas rejiminin çöküşü ve cihatçı Heyet Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) iktidara gelişiyle birlikte, farklı aktörlerin şiddetli çatışmaların ardından birleşme ve ortak yönetim oluşturma yönünde zorunlu bir uzlaşıya yönelmesi, bölgedeki gerçekliği derin bir siyasi ve ideolojik çıkmaza sürüklemiştir.

Kazanımları riske atan gelişmeler

Mevcut ikilem, tamamen zıt iki ideolojinin karşı karşıya gelmesidir: Kadınların karar alma mekanizmalarındaki varlığını esasen reddeden ve onları kendi sistemi için bir tehdit olarak gören cihatçı bir yaklaşım ile kadınların çatışma yılları boyunca kurumlarını ve özgürlük alanlarını inşa ettiği özgürlükçü ve toplumsal dönüşüm temelli bir çerçeve karşı karşıyadır. Bu köklü farklılık yalnızca idari bir sorun olmanın ötesine geçmekte; anlaşma süreçlerinin bütünlüğünü zayıflatan ve Rojava’daki kadınların tarihsel kazanımlarını riske atan yapısal engeller yaratmaktadır. Bu durum, kadınları devrim sürecinde elde edilen kazanımlarla çelişen karmaşık siyasi uzlaşmalara karşı daha kırılgan hale getirmektedir. Kadın Savunma Birlikleri’nin (YPJ) Savunma Bakanlığına entegrasyonu ise söz konusu geçici yönetim tarafından reddedilmekte; bu tutum, YPJ ve kadın örgütleri tarafından, devrimin en önemli kazanımlarından birinin ortadan kaldırılması girişimi olarak değerlendirilerek kesin bir şekilde karşı çıkılmaktadır.

Kürdistan’ın dört parçasındaki Kürt kadınlarının gerçekliğine yönelik çapraz okuma, kadın özgürleşmesi meselesinin çevresel siyasi ve jeopolitik bağlamlardan bağımsız ele alınamayacağını ortaya koymaktadır. Değişen sınırlar, coğrafyalar ve iktidar rejimlerinin kullandığı farklı baskı araçlarına rağmen, bu deneyimlerin ortak kökleri bulunmaktadır. Bu ortaklık, din adına vesayet dayatma, demokratik süreçleri işlevsizleştirme ya da şiddeti meşrulaştırmak ve faillerin cezasız kalmasını sağlamak için gelenek ve aşiret yapılarının arkasına sığınma biçiminde kendini gösteren, erkek egemen ve şovenist bir zihniyet yapısına dayanmaktadır.

Gazeteci*