Kadınlar için yeni mücadele hattı: Şimdi Kadın Zamanıdır!

KJK Yürütme Konseyi üyesi Çiğdem Doğu, KJK’nin başlattığı “Şimdi Kadın Zamanıdır!” hamlesinin 8 Mart’tan başlayarak bir yıl boyunca kadınların örgütlenmesini ve toplumsal alanlara müdahalesini büyütmeyi hedeflediğini ifade etti.

Haber Merkezi - KJK Yürütme Konseyi üyesi Çiğdem Doğu, Medya Haber televizyonunda yayınlanan özel programda Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat açıklamasının birinci yıldönümüne ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Ortadoğu’da derinleşen savaş ve müdahale süreçlerine dikkat çeken Çiğdem Doğu, içinde bulunulan dönemi “3. Dünya Savaşı süreci” olarak tanımlayarak, bu koşullarda halklar ve özellikle kadınlar adına nasıl bir müdahale hattı geliştirileceğine dair güçlü bir perspektif ortaya konulduğunu söyledi. Türkiye’de yürütülen “değişim ve dönüşüm” tartışmalarının da bu çerçevede kritik bir aşamaya geldiğini belirten Çiğdem Doğu, sürecin ilerleyebilmesi için Abdullah Öcalan’ın özgür siyaset yapabileceği koşulların sağlanması gerektiğini vurguladı. Çiğdem Doğu ayrıca KJK’nin 8 Mart’ı başlangıç alarak başlattığı “Şimdi Kadın Zamanıdır!” hamlesiyle kadınların örgütlenmesini büyütmeyi ve toplumsal sorunların tüm alanlarına müdahil olacak bir mücadele hattı örmeyi hedeflediklerini ifade etti.

KJK Yürütme Konseyi üyesi Çiğdem Doğu’nun değerlendirmeleri şu şekilde:

“27 Şubat birinci yıldönümünde Önder Apo çok önemli açıklamalar yaptı. Nasıl ki ilk yaptığı çağrıda Orta Doğu gerçekliğine, Orta Doğu’da yaşanan siyasal askeri sürece ve yine Türkiye’nin içine girmiş olduğu sürece bir müdahale anlamını taşıdıysa, nasıl böyle stratejik, tarihi bir anlam taşıdıysa aslında ikinci açıklaması da böyle bir ihtiva, böyle bir içeriğe sahip oldu çok önemli. Tam da böyle sürecin esaslarına aslında değinen bu süreci 3. Dünya Savaşı süreci içerisinde, Orta Doğu yeni bir süreç içerisine girerken halklar adına, kadınlar adına bu sürece nasıl müdahale etmek gerekir? Demokratik güçler adına neler yapmak gerekir? Aslında bunları çok güçlü bir formülasyonla ortaya koydu, stratejiyle ortaya koydu.

Bu anlamda birinci yıldönümünde de hem Önder Apo’yu hem de yapmış olduğu bu çağrıyı selamlıyorum. Gerçekten de içine girdiğimiz sürecinde de görebiliyoruz. Daha kaç gündür İran’a dönük bir saldırı süreci başlatıldı. Daha öncesinden başlayan aslında derin bir müdahale süreci vardı dış güçler tarafından. Bu artık yeni bir aşamaya doğru da gidiyor. İran müdahalesi de bunun yeni bir aşaması oldu.

Şimdi burada gerçekten halklar adına hep şunu görüyoruz. Orta Doğu’da halklar adına bir müdahale olmadı aslında. Kadınlar adına, ezilenler adına, emekçi kesimler, işçiler, köylüler, tüm ezilenler adına, ezilen mezhepler adına, ezilen kültürler adına. Aslında Orta Doğu hep bunlarsız kaldı. Belki de binlerce yıldan sonra ilk defa Önderlik bunlar adına bir çağrı yaptı. Bunlar adına bir müdahale gerçekleştirdi. Bu çok önemli çünkü Orta Doğu hep dış müdahalelerle aslında kendisi olmaktan çıktı. Kürdistan hep dış müdahaleler nedeniyle kendisi olmaktan çıktı. Orta Doğu halkları bir bütün bunları yaşadı. Hala da bunu yaşıyoruz.

Şimdi bu vesileyle 27 Şubat çağrısı tabii ki önceki süreçlerle bağlantılı. Önceki süreçlerin mücadelesi de bunu içerdi. Fakat 27 Şubat çağrısı bunu hem devletlerin demokratikleşmesi adına hem de toplumların demokratikleşmesi adına çok önemli bir formülasyonu ortaya koydu aslında. Bu sadece Kürdistan açısından değil, sadece Türkiye açısından başlatılan bir süreç değil. Bir bütün Orta Doğu ve bir bütün aslında dünya açısından da insan bunu söyleyebilir. Fakat en fazla da Orta Doğu’nun ihtiyacı buna var. Bu anlamda böyle bir müdahaleyi ifade ediyor. Halklar ve kadınlar adına bir müdahaleyi ifade ettiğini mutlaka beklememiz lazım.

Peki nasıl düzeltmek gerekiyordu?

Bu anlamda da stratejik ve tarihi bir müdahale. Şimdi burada tabii şunu anlamak çok önemli. Bu çağrıyla birlikte aslında Türkiye’deki dönüşüm süreci, değişim dönüşüm süreci çok önemli bir aşamaya da gelmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti geçen bir yılda biz değerlendirecek olursak, biz örgüt olarak bu konuda önderliğin çağrısıyla birlikte çok tarihi adımlar attık. Bunlar bilinen hususlar, PKK’nin feshedilmesi, silahlı mücadele stratejisine son vermiş olmamız, benzer açıklamalar yaptık, adımlar attık. Bunlar çok tarihi adımlardı ve bunların her birisi aslında şu kararlılığı ortaya koydu.

Biz aslında PKK’yi feshederek, aslında silahlı mücadele stratejisine son vererek, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratikleşmesi için, demokratikleşen Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmak için aslında kararlılığımızı ortaya koymuş olduk. Bunu sadece böyle kaba olgucu bir biçimle, işte PKK örgüt kendini tasfiye etti, silahlarını bırakacak, bu çok kaba bir yaklaşım. Ortada işte bir yüzyılı aslında geciktiren, çok şey kaybettiren, yanlış şekillenmiş bir cumhuriyet gerçekliği vardı.

Bunun elli yılı işte isyanla geçti. Aradaki isyanları da katarsak elli yıldan fazlası aslında isyanlarla geçti. Dolayısıyla bu sürecin artık düzeltilmesi gerekiyor. Bu cumhuriyetin, yanlış şekillenmiş cumhuriyetin düzeltilmesi gerekiyordu. Elli iki yıllık isyan süreci aslında bunun yanlışlığını ortaya koymak içindi. Peki nasıl düzeltmek gerekiyordu? Bunu nasıl demokratikleştirmek gerekiyordu? İşte önemli olan burasıydı.

Devletin kararlı olması lazım

İşte bu dönüşüm kararlılığını önderliğimiz ortaya koydu. Biz örgüt olarak da aslında atmış olduğumuz adımlarla da bunun kararlılığını ortaya koymaya çalıştık. Şimdi tabii ki burada önemli olan Türkiye devletinin ve Türkiye’de siyaset yapan güçlerin, Türkiye’de siyaset yapan güçlerin bu dönüşüm kararlılığıyla hareket etmesidir. Çünkü bu tek taraflı olabilecek bir şey değil. Tek bir tarafın dönüşüm kararlılığıyla bu süreç gelişir diyemeyiz. Karşılıklı dönüşüm kararlılığı, karşılıklı işte demokratik siyasetin gerekliliklerini yapmak. Hep bunu pazarlık pazarlık diyorlar. Bu pazarlıkla ifade edilebilecek bir husus değil. Eğer ki biz Türkiye Cumhuriyeti’ni demokratikleştireceksek ve bu Türkiye Cumhuriyeti’nde işte kardeş halklar olarak yaşanacaksa, kardeşlik hukuku inşa edilecekse o zaman bunun karşılıklı şeyini ortaya koymak lazım. İradi, siyasi iradesini ortaya koymak lazım. İşte bu noktada bu siyaseti yürüten güçlerin, devletin bunun kararını vermesi lazım.

İşte bu noktada da tabii ki Önder Apo’nun işte bu girmiş olduğumuz ikinci aşamayla birlikte siyaset yapabilir koşullara sahip olması lazım. Dedim ya tek taraflı olmayacaktır. Devletin bu kararlılıkta olması lazım.

İkincisi, bununla bağlantılı olarak bu kararlılıkla bağlantılı olarak da Önder Apo’nun özgür koşullarda olması gerekir ki, gerekir ki bu sürecin gerekliliklerini güçlü bir biçimde hayata geçirebilsin. Şimdiye kadar İmralı süreciyle birlikte, İmralı’nın tecrit koşullarıyla birlikte Önderlik bu kadarını yapabildi ki gerçekten olağanüstü adımlar attı. Ve şunu ortaya koydu Önder Apo, Kürt halkının baş müzakerecisi olduğunu, bu süreci yürütüp yönlendirme gücü ve önderliğine sahip olduğunu, bu yeteneğe sahip olduğunu çok güçlü bir biçimde Önderlik bu gücü ve yeteneği ortaya koydu. Önderlik gücünü ortaya koydu. Ama bundan sonrasını yürütebilmesi için, bundan sonrasını yürütebilmesi için elbette ki özgür olması gerekir. Özgür siyaset yapabilme koşullarına sahip olması gerekir. Son aile görüşünde bir açıklama yapıldı. Önder Apo, benim statüm Kürt halkının statüsüdür dedi.

Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü sağlanmalı

Önder Apo hiçbir zaman kendisi açısından bireysel taleplerde bulunmaz. Bu önderliğin bir bütün yaşama boyunca esas aldığı bir şeydir. Sadece İmralı süreci açısından değil, İmralı öncesi yaşam gerçekliğinde de, siyaset anlayışında da esas aldığı bir yaşam felsefesidir. Bir kişilik duruşudur. Bu ayrı bir şeydir. Bu nedenle hiçbir zaman mesela bunu kendisinin bireysel talebi olarak ortaya koymaz. Ama bu şu gerçekliği ortadan kaldırmaz. Önder Apo’nun mutlaka fiziken özgür olması gerekir. Önder Apo’nun insanlarla temas içinde olması gerekir ki, sürecin işte bu demokratik cumhuriyet sürecinin ilerlemesi için, kardeşlik hukukunun ilerleyebilmesi için, hem örgüt içindeki sürece müdahil olması gerekir, bu süreci yürütüp yönlendirmesi gerekir. Ama hem de Türkiye’deki kamuoyuna hitap edebilmesi gerekir.

Türkiye’deki işte diyelim ki aydın akademisyen, profesör kesimlerle konuşması gerekir, tartışması gerekir. Bir tartışma, diyalog sürecini bu kesimlerle de birlikte geliştirebilmesi gerekir ki, gerçek bir barış ortaya çıkabilsin. Gerçekten biz ne istiyoruz? Önder Apo ne istiyor? Bu stratejiyle, bu demokratik entegrasyon dediğimiz stratejiyle, demokratik toplum dediğimiz stratejiyle esas da biz neyi istiyoruz? Habire televizyonda ucuzca konuşan kesimler, şunu söylüyorlar, işte ayrılıkçılık isteniyor, işte tekrardan bölücülük yapılıyor, tekrardan devlet isteniyor, şu isteniyor, bu isteniyor. Hiçbir biçimde alakası olmayan, gerçeklikle hiçbir biçimde bağdaşmayacak bir biçimde aslında tamamen stratejinin tersi şeyler söyleniyor. Ama şimdi burada çok büyük bir adaletsizlik var. Bu ideolojinin, bu stratejinin sahibi olan Önder Apo özgürce konuşamıyor.

Özgürce kendi görüşlerini ifade edemiyor. Ama diğerleri alabildiğine mesela her şeyi konuşabiliyor. Bu biçimde mesela demokratik süreç nasıl ilerleyecek? Eğer ki Önder Apo kendi görüşlerini ortaya koymazsa, kendi görüşlerini savunamazsa, bunun demokratik siyasetini özgürce yapamazsa, o zaman bu entegrasyon süreci nasıl ilerleyecek? O zaman halkların kardeşleşmesi, bunun işte hukuki boyuta ulaşması, işte diyelim ki biz stratejik anlamda silahlı mücadeleyi sonlandırma kararı verdik. Bunun pratikleşmesi, bunun sağlıklı bir biçimde pratikleşmesi nasıl gerçekleşecek? Öyle insanlar oturdukları yerden ucuzca konuşuyorlar. Bazı kendilerine işte güvenlik uzmanıyım diyen, akademisyenim diyen kesimler bazı siyasetçiler öyle konuşuyorlar. Ama süreç gerçekten bunu kaldıracak bir süreç değil.

İşte alabildiğine, Türkiye’nin etrafına da baktığımızda her yer savaş ateşiyle cayır cayır yanıyor. Bu sürecin hem Türkiye açısından, hem Kürt halkı açısından, hem de Orta Doğu halkları açısından sağlıklı bir biçimde ilerleyebilmesi için gerçekten bu sürece derman olacak, ilaç olacak demokratik entegrasyon stratejisinin doğru hayata geçmesi gerekir. Bunun doğru hayata geçmesi için de işte Önder Apo’nun özgür olması lazım. Bu öyle televizyon ekranlarından, öyle ucuzca konuşularak, propagandası edilerek yapılacak bir şey değildir. Bu noktada kesinlikle mesela ondan bizim taviz vermememiz gerekir. Önder Apo her koşulda mutlaka özgür olmalı.

İmralı’da işte gitsin bir binada kalsın, oradan işte bu süreci yürütsün yönetilsin demek çok yanlıştır, sürecin gidişatı açısından da çok yanlış yerlere de götürür.

Yeni hamlenin stardı 8 Mart’ta

Daha önce de KJK’nin başlattığı hamleler, yürüttüğü hamleler olmuştu. Bu yeni bir hamle sürecini ifade ediyor. Özellikle 8 Mart’ı tabii ki bir başlangıç, start tarih olarak belirledik. Tabii ben öncelikle 8 Mart vesilesiyle, öncelikle Rojava’da, Halep’te şehit düşen Deniz ve Heval Faraşin şahsında bütün kadın özgürlük şehitlerini saygıyla, sevgiyle ve minnetle anıyorum. Gerçekten kadın özgürlük mücadelesinin bugüne gelmesinde, hem dünya tarihinde, hem Orta Doğu tarihinde ve hem de Kürdistan tarihinde, bizim mücadele tarihimizde çok büyük bedeller ödendi. Her bir şehidimiz aslında kadın devriminin inşa eden, onu var eden bir değer olarak kendini açığa çıkardı. Bugünlere gelmemizin de yolunu açtılar. O anlamda bütün şehitlerimizin önünde saygıyla eğiliyorum.

Bir yıl boyunca bir kampanya, bir hamle süreci olacak

Şimdi KJK hamlesi, Şimdi Kadın Zamanıdır! ismiyle belirlendi. Bu biçimiyle de biz startını verdik. Tabii bu yılın 8 Mart’ını alanlarda kadınlar öncesinden verdiler. Gerek Bakurê Kurdistan’da, gerek Rojava Kurdistan’da kadınlar aslında çok öncesinden verdiler. Bu da önemli aslında. Kadınların zamanı çok sınırlıydı. Şimdi kadın mücadelesi geliştikçe aslında kadınlar zamanlarını daha fazla çoğaltıyorlar. Bu çok anlamlı.

Biz de sembolik olarak 2’sinden 8’ine kadar da büyük bir yoğunlukla, eylemlerle, eğitim ve benzeri etkinliklerle ele alalım. Bu biçimde bir hamle başlangıcını yürütelim dedik. Tabii sadece bu 8 Mart süreci açısından değil, bir yıl boyunca bir kampanya, bir hamle süreci olarak ele aldığımız bir dönem olacak.

Niye “şimdi kadın zamanı”? Aslında hem Kürdistan’a, Kürdistan’ın dört parçasına, hem Orta Doğu’ya ve hem de dünya geneline böyle bir kaba bir bakış attığımızda bile aslında ne kadar büyük kadın katliamlarının yaşandığını görüyoruz, çocuk katliamlarının yaşandığını. Aslında bir yaşam katliamı. Bununla bağlantılı olarak yaşamın da bir bütün katledildiğini görüyoruz. Biz bunu doğanın katledilişinden tutalım da yaşam felsefesinin, insan yaşamı, toplum yaşamı dediğimiz hakikatin aslında nasıl ortadan kaldırıldığını bu biçimiyle tanıklık ediyoruz.

Şimdi sorumluluklarımızın sahiplenme zamanıdır

Dolayısıyla bunun ortadan kaldırılması, bu gerçekliğin işte ters yüz edilmesi kiminle olacaktır? İşte bunun öznesi olan kadın ise sorunsallığın öznesi kadın haline getirilmişse çözümün de öznesi kadın olacaktır. Biz bunu “Jin Jiyan Azadî” formülasyonuyla da aslında ifade ediyoruz. Dolayısıyla buna yeni bir aşama kaydedelim. Yeni bir düzeye getirelim. Bu nedenle mesela biz dedik bütün bu sorunların çözümü açısından kadın öncü ise o zaman bu zaman da kadının zamanıdır. Biraz daha oraya odaklayalım. Kadın mücadelesinin görevleri nedir? Sorumlulukları nelerdir? Diyelim ki bir ekolojik sorundan tutalım da çocukların yaşamış olduğu sorunlara kadar. Kadınların işte ekonomiden tutalım da sağlık sorunlarına kadar. Eğitimden tutalım da katledilme sorunlarına kadar. Yaşadığı şiddet sorunlarına kadar. Aile içi yaşadığı sorunlara kadar vs. Bütün bunlara kadar kadının her şeye müdahil olması. Her şeyde işte bir sorumluluk sahibi olarak mücadele etmesi. Kendi örgütlenmesini geliştirmesi. Eylemselliğini, tavrını ortaya koyması.

İşte bütün bunlar da kadın zamanıdır diyoruz. Şimdi kadın zamanıdır. Eğitimse şimdi kadın zamanıdır. Ekolojik sorunsa şimdi kadın zamanıdır. Çocukların yaşadığı sorunlarsa şimdi kadın zamanıdır. Şimdi sorumluluklarımızın sahiplenme zamanıdır.

Birçok boyutta aslında bir nevi bütün kadınların, başta Kürt kadınları olmak üzere bütün kadınları sorumluluğa davet etme, sorumluluğa çağırma, örgütlenmeye çağırma, eylemselliğe çağırma böyle bir anlam ifade ediyor. Bu anlamda özellikle sloganı bu biçimde belirlemeyi önemli gördük. Hangi sorun olursa olsun işte Kürt kadınlar açısından değerlendirirsek, örneğin Kürt kadınları dört parçayla parçalanmıştır. Ulusal birliği mesela sağlamak için, işte şimdi kadınların öncülük zamanı. Dört parça Kürdistan’da kadınlar şiddet sorunu yaşıyor. İşte feodal sorunlardan tutalım da kapitalizmin artı getirmiş olduğu sorunlara kadar sorunlar yaşanıyor.

Mesela bu sorunlara karşı işte şimdi kadın zamanı. Buna karşı mücadele edelim. İşte özellikle dünya çapında Epstein belgeleriyle birlikte ortaya çıkan korkunç, vahşet durumlar var. Dünya çapında mesela bütün kadınlar mesela biz şimdi mücadele etmeyeceksek örneğin ne zaman mücadele edeceğiz? Şimdi kadın zamanı değilse ne zaman kadın zamanı olacak? Bunlar bizim için çok önemli şeyler.

Bir de felsefi olarak da şunu belirtmek isterim. Zaman aynı zamanda oluşturucu bir gerçekliktir. Zaman oluşturucudur. Zaman var eder aslında var oluşu sağlayan, varlığı sağlayan bir gerçekliktir. Dolayısıyla biz özellikle işte kastik katil gerçekliği diyoruz. Kastik katil gerçekliği ne zamanki anacıl toplumunu böldü, ikiye böldü, buradan kadın erkek sorunsallığı, çelişkiselliği ortaya çıktı. On binlerce yıldır mesela kadın aslında bunun yok oluşunu yaşıyor. İrade olarak, fiziksel olarak, şiddet olarak aslında hep bunun bir yok oluş gerçekliğinin zamansızlığını yaşadı.

Binlerce yıl, on binlerce yıl aslında kadınlar kendi zamanlarını yaşayamadılar. Kendi varlıklarını yaşayamadılar irade olarak. Hep bir erkek egemenlik baskısı altında, onun ideolojisi, onun ordulaşması, onun siyaseti. Bir bütün yaşamı kuşatan gerçekliğiyle işte biz buna kastik katil de diyoruz. Böyle bir gerçeklikle aslında varlığını bu biçimde yaşadı. Bu da aslında varlık değildi. Kendi zamanı değildi. Kendi varlığı değildi.

Şimdi tabii ki biz şunu diyemeyiz. Bunun varlık mücadelesi de şimdi açığa çıktı diyemeyiz. Tabii ki feminist mücadeleler, kadınların değişik değişik mücadeleleri. Bizim işte aslında 52 yıllık, bir bütün PKK ile ortaya çıkan kadın mücadele mirası. 30 yıllık kadın ordulaşma mirası. İşte diyelim ki kadın partileşme mücadelesi, kadın kurtuluş ideolojisi, kadın konfederasyon sistemleşmesi. Bir bütün bunlar aslında kadının kendi zamanını yaratma mücadelesiydi. Tabii ki bunları, bu mirası sahiplenerek biz bugün bu sloganı kullanıyoruz. Yoksa şunu diyemeyiz işte şimdi bu yılda başladı. Tabii ki diyemeyiz böyle doğru değil. Fakat biz buna odaklamak istiyoruz. Şimdiye kadar ki bugüne kadar yürütülen bu mücadele mirasının daha fazla varlık mücadelesine, daha fazla kendi zamanımızı yaratma mücadelesine odaklamak istiyoruz.

Sloganımızın tabii ki esası biraz da buraya dayanıyor. O mirası biraz daha büyütme, biraz daha odaklayarak aslında geliştirme, yeni bir işte aslında yeni bir politikleşme hamlesini yaptırma. Bir açıdan böyle de ifade edebiliriz.

3. Dünya Savaşı’nın en büyük bedellerini kadınlar ödüyor

Önder Apo bir kere şöyle bir belirleme yapmıştı. Bunu da tabii ki belirtmek isteriz. Çünkü bu hamlenin böyle bir anlamı da var. Kadın ideolojikleşmesinden, kadın kurtuluş ideolojisinden, kadın kurtuluş politikleşmesine doğru biçiminde bir belirleme yapmıştı. Dolayısıyla biz bu hamlemizle kadın kurtuluş politikleşme hamlesi olarak da yeni bir adım atmak, mücadelemizi yeni bir merhaleye doğru daha güçlü bir biçimde taşırmak istiyoruz. Hamle açısından böyle genel boyutlarla bunları ifade edebiliriz.

Bu 3. Dünya Savaşı Gerçekliği içerisinde kadınlar olarak biz bu sürece nasıl müdahil olacağız? Bütün dünya savaşlarında, bölge savaşlarında kadın hep edilgen bir pozisyonda katledilen, işte verdiğiniz örneklerde yine bir örnek de örneğin Evin Cezaevi’ndeki birçok tutuklu özellikle kadın ve çocuk tutuklular, işte Devrim Muhafızlarının karargâhlarına götürülmüş örneğin. Bir nevi bir canlı kalkan olarak kullanılmak isteniyor. Savaşın hangi tarafı olursa olsun fark etmiyor.

Aslında bu savaşın içerisinde gerçekten en büyük zulmü gören, en büyük bedeli duyan kadınlar ve çocuklar oluyor. Birçok açıdan örnekler verilebilir. Bugün işte Sudan’da yaşanan savaş açısından örnek verebiliriz. Bugün Filistin savaşı açısından da, bugün işte diyelim ki Kürdistan’da, Halep’te bir savaş süreci yaşandı. Orası açısından da ifade edebiliriz. Rojava’da yaşanan savaş, bugün Kobanê’de mesela bir abluka altındadır, ambargo altındadır. Orada da baktığımızda kadın ve çocuklar en fazla bedeli ödeyen kesimler olur. Ukrayna’ya baksak böyledir. Nerede savaş yaşanıyorsa işte Afganistan-Pakistan savaşı, orası açısından da baktığımızda. Hem fiziki katledilme anlamında hem de bu savaşın yarattığı ek sorunlar anlamında. Ekonomik sorunlardan tutalım, sağlık sorunlarından tutalım, yaşanan yoksullaşma, bu yoksullaşmanın sonucunda mesela giderek fuhuşun artması, giderek göçün artması, göç sonucunda kadınların en büyük bedelleri. Neresinden bakarsak bakalım bu 3. Dünya Savaşı’nın en büyük bedellerini kadınlar ödüyor.

Kadınlar ödüyor ve çocuklar ödüyor. Dolayısıyla biz bu savaş sürecini de böyle karşılamamalıyız. Şüphesiz dünya çapında kadın örgütlenmeleri var, savaşa karşı mücadele eden farklı farklı oluşumlar var.

Özgürlük çizgisinin tarafı pozisyondayız

Ama şimdi bizim daha örgütlü bir biçimde, daha iradi bir biçimde işte bu 3. Dünya Savaşı gerçekliğine karşı savaşan güçlere taraf olmadan ne dış güçler ne de bölgesel güçler her biri de aslında kadını ezen pozisyondadır, antidemokratik pozisyondadır. Hem kadını hem halkları hem emekçi kesimleri ezen pozisyondadır. O zaman bizim kadınlar olarak duracağımız yer neresi olacak? O tarafı tutacağız, bu tarafı tutacağızdan ziyade işte 3. bir güç olarak herhangi bir tarafı, herhangi bir egemen tarafı tutmaktan ziyade kadın özgürlük mücadelesini veren güçler olarak işte kendi iradesini, özgürlük iradesini, bağımsız iradesini ortaya koyan ve bir bütün aslında bu egemenlik savaşlarına son veren, orada işte kendi öz savunma gücünü ortaya koyan, kendi öz örgütlenme iradesini ortaya koyan bir yerde durmamız gerekiyor. İşte şimdi bu nedenle kadın zamanı.

Erkek egemen irade her zaman bir taraf olmayı dayatır. Bu taraflar da her zaman işte birbirine karşı egemenlik savaşı olduğu için, egemenlik mücadelesi olduğu için her zaman bir şekilde savaşı dayatır. Şimdi kadın burada bu savaşlara son veren, egemenlik savaşına son veren ve orada işte barışın öz savunma iradesini ortaya koyan, barışın öz örgütlülük iradesini ortaya koyan taraf konumundadır. Biz bu anlamda aslında 3. yolun, 3. çizginin, özgürlük çizgisinin tarafı pozisyondayız.

Bu nedenle özellikle de Orta Doğu’da bu çok önemli bir duruş oluyor. Bizim Kürt kadınları olarak da, Orta Doğulu kadınlar olarak da, Orta Doğu’da yaşayan işte Ermeni kadınları, Süryani kadınları, Arap kadınları, Türkmen kadınları, Laz kadınları, Orta Doğu’da yaşayan bir bütün kadınlar olarak bu gerçekliği çok iyi görmemiz ve gerçekten kadınların barış cephesini oluşturmamız lazım. Kadınların özgürlük cephesini oluşturmamız lazım ki bu savaşlara karşı böyle hep işte bu savaşların kurbanı olan, bu savaşların hep mağduru olan pozisyonda olmayalım.

Buna karşı bir duruş ortaya koyalım. Buna karşı demokratik mücadelemizi ne kadar güçlendirirsek, bunun işte diyelim ki örgütlenmesini, öz örgütlenmesini ne kadar güçlendirirsek elbette ki o kadar bu savaşları da durduran, hem kadına karşı bireysel şiddet anlamında bunu söylüyorum, hem de savaşlar anlamında. Kadınlar ne kadar kendi öz örgütlülük ve iradesini ortaya koyarsa gerçekten şiddetin, bu militarizmin önünü alabilirler.

Ama ne kadar bu konuda örgütsüz ve dağınık bir pozisyonda olursak o kadar aslında bu şiddetin de kurbanı ve mağduru pozisyonda oluyoruz. Bu nedenle bu KCK hamlesinin böyle evrensel bir yanı da var bölgesel ve evrensel bir yanı da var. Bunu da tabii ki daha fazla anlatmak ve örgütlenmemizi daha da geliştirmemiz gerekiyor.

 

Hamlenin esas amacı negatif aşamadan pozitif inşa aşamasına geçiş

Hamlelerin özelliği nedir? Biraz daha aslında enerjiyi yoğunlaştırmaktır. Yoksa mesela biz bir yıllık bir hamle kampanya süreci olarak belirledik ama tabii ki şöyle diyemeyiz. Biz işte mücadelemizi bir yılda yaptık bitirdik veya işte inşa çalışmalarını bir yılda yaptık bitirdik diye bir şey tabii ki söyleyemeyiz.

Sadece buradaki esas amaç nedir? Biraz daha farkındalığı geliştirmek. Böyle bir hamlesel ruhla örgütlenme çalışmalarına odaklanmak. Eylemleri daha fazla geliştirmek. Yaşadığımız çağı daha iyi anlamak. Tarihimizi daha iyi anlamak ve bunun üzerinden mücadeleyi yoğunlaştırmak. Hamlenin esas amacı da budur. İşte negatif aşamadan pozitif devrim aşamasına, pozitif inşa aşamasına geçiş. Tabii ki kadın mücadelesi açısından bu daha da derinlikli tartışılması gereken boyutları var şüphesiz.

Ama şu anda Önder Apo bu süreci geliştirerek aslında şiddetin önünün kesilmesi. Şiddetin önünün kesilmesi ve bununla birlikte daha fazla inşa etmeye odaklanmak. Yapmak, oldurtmak, yapmak. Bir şeyleri mesela olmayan bir şeyleri inşa edebilmek. Söz sahibi olmak. Örgütlenmeler yoktur bu örgütlenmeleri var etmek. İşte eylemsellik çok sönüktür. Bu eylemleri böyle daha canlandırmak, canlı kılmak, daha odaklı kılmak, daha başarılı sonuçlara götürmek. Hamlenin tabii ki esası budur. Pozitif yaklaşım, pozitif devrim, pozitif inşayı da biz bu biçimde ele alıyoruz.

Tabii ki KJK hamlesi bu pozitif devrim, pozitif inşa sürecinin daha da başarılı olması açısından hedeflerini ortaya koyar. Hamlemizin önemli bir hedefi de budur. Bunu söyleyebiliriz. Bu açıdan tabii ki biz şunu gerçekleştirmek istiyoruz. Şöyle bir farkındalığı yaratmak istiyoruz. Hep diyoruz ki kadına karşı şiddete son. Kadınlar ezilmesin, sömürülmesin. Bin bir çeşit sorunlar yaşıyoruz. Aile içi şiddetten tutalım da, sokaktaki şiddete kadar, fabrikadaki, işte iş yerindeki, okuldaki. Her yerdeki işte sorunlar, bilinen sorunlar. Bunları sürekli ifade ediyoruz ama bu sorunları kalıcı olarak nasıl çözeceğiz? Bu sorunları kalıcı olarak çözmenin örgütlenme biçimi nedir? Mesela bu sorunları kalıcı olarak hangi örgütleri inşa ederek sonlandırabiliriz? Hangi sloganı kullanarak, hangi kadın gündemini yaratarak mesela bu kadın şiddetini azaltabiliriz ve giderek yok edebiliriz? Bunun için mesela erkeğe karşı yürütülmesi gereken cins mücadelesinin argümanları nelerdir? Aile içinde yürütülecek cins mücadelesinin argümanı nelerdir? Bilmem okullarda mesela nasıl bir mücadele yürütelim? Hangi sloganı kullanalım, neyi gündeme getirelim? Bunları sistematik bir biçimde, planlı, programlı sistematik bir biçimde gündemleştirmek, bunun mücadelesini geliştirmek, bunun örgütünü yaratmak mesela çok önemlidir.

Varlık, kendi varlığı kendisine ait değildi

İşte pozitif inşa bunu ifade eder. Biz kadınlara karşı şiddetin nereden kaynaklandığını iyi bilebilirsek, bunun nedenlerini, gerçek nedenlerini eğitimlerle, bilinçlenme mücadelesiyle iyi bilebilirsek ve bunun üzerinden de hangi örgütü yaratmamız gerekiyor? Nasıl örgütlenmeler yaratmamız gerekiyor? Bunu mesela güçlü bir biçimde ortaya koyabilirsek, kesinlikle mesela kadına karşı şiddetin önünü kalıcı bir biçimde önüne alabiliriz ve yok edebiliriz. Bu militarizmin kaynaklarını da, dünya savaşının kaynaklarını da giderek bu biçimde kurutabiliriz.

Çünkü gerçekten savaşın kaynağı kadına karşı uygulanan bu militarizm şiddettedir. Ben bunu diyeyim ki işte kadının eşidir, kadının sevgilisidir fark etmez. O insan polis olmayabilir, bu erkek polis olmayabilir, bu erkek asker olmayabilir. Ama uyguladığı militarizm şiddettir. Sistematik militarizm şiddettir. Kaynağını erkek egemenlikçi devletçi sistemden alır, erkek egemenlikçi işte kapitalist sistemden kaynağını alır, oradan gücünü alır ve kadına karşı uygular.

Bu sistematik şiddettir. Şimdi bunun önünü nasıl alacağız sorusu çok önemli. Biz bunu biliyoruz ki bu kadın üzerindeki mülkleştirmeden, kadını kendi mülkü yapan, kendi malı mülkü yapan, benimdir diyen, benimdir dediği için işte erkeğin iradesi dışında davrandığında hemen şiddeti devreye koyan bir gerçeklik var. O zaman şunu mesela biz şunu yapmamız lazım. O zaman kadın nasıl kendisinin olacak? Dedik ya kadın zamanı, öncesinde işte kadın zamanı kadına ait değildi. Varlık, kendi varlığı kendisine ait değildi.

O zaman kadının kendi kendisine ait olacağı, kendi varlığıyla özdeşleşeceği, kendi zamanını yaratacağı örgütlenmeleri nasıl yaratabiliriz? İşte burada komün çok önemli bir şey. İnşa dediniz ya biz o yüzden bildirgemizde de bunu yazdık mesajımıza. Dedik şimdi kadın zamandır, şimdi inşa zamanıdır dedik. İnşa zamanıdır. İşte inşa zamanıdır derken kadın kendi kendisinin olacağı örgütler yaratmalı. Bu da nedir? Komün örgütlenmesidir.

Kendi ekonomik komünlerimizi oluşturalım

Kadının ilk kendi varlığını yarattığı, toplumsallığını yarattığı örgütlenme komün örgütlenmesidir. Bizim tarihi araştırmalarımız, tarihi bilmelerimiz kendi kendimizle buluşmayı yaratmalıdır. Biz araştırdığımızda neyi görüyoruz? Biz ne zaman varlık olduk? Ne zaman kendi zamanımızı yarattık? Biz ne zaman kendi kendimizin olduk? Komünler, kadın kendini toplumuyla bütünlükte olduğu zaman, komünal olduğu zaman aslında tanrıçalık kültürünü yaşadı.

O zaman şimdi bizim bu anlamda mesela komünlerimizi inşa etmemiz çok önemli. Diyelim ki ekonomik sorunlar mı yaşıyoruz? Kendimizi komünlerle mesela ekonomik olarak güçlendirelim. Sağlık sorunları mı yaşıyoruz? Bedenimiz üzerine bu kadar müdahale mi var? Estetik üzerinden mesela bu kadar çirkinleştiriliyor muyuz acaba? Kadını güzelleştirme adına bir sürü operasyonlar yapılıyor. Ama bu güzelleştirme adına kadın sağlığına çok ciddi bir müdahale var. Kadını kanserleştiren, kadını aslında çirkinleştiren, kadını güzellik üzerinden kendine bağımlı hale getiren değil mi? O botokslarla bilmem hangi operasyonlarla tamamen sisteme bağımlı hale getiren bir sistem gerçekliği var. O zaman biz kendi güzelleşme komünlerimizi kendimiz yaratalım. Neden? Bu erkek egemen sisteminin ölçülerine göre kendimizi güzelleştirelim. Neden buna göre mesela ekonomik şeyimiz neden erkeğe bağımlı olsun? Kendi ekonomik komünlerimizi oluşturalım.

Önder Apo, Kürt meselesi açısından da söylüyor ya ne ayrılıkçılık ne asimilasyonist yaklaşım. Bu ifade ettiğiniz gibi entegrasyon felsefesi mi diyelim yaklaşıma anlayışı açısından da baktığınızda ne mevcut olanı parçalama ama ne de ona olduğu gibi müdahil olma.

Sen kendi zamanını oluşturuyorsun tabii ki toplumsallığın içerisinde. Herhangi böyle bir adada yaşamıyoruz. Bu toplumun içinde tabii ki kadınlar kendini var etti ve var edecektir bu toplumsal mücadeleyle. Dolayısıyla bu toplumsal mücadele içerisinde tamamen ondan kopuk bir biçimde de olmayacaktır. Ama tamamen buna o eskisi biçimi de yaşamak da olmayacaktır. Dolayısıyla burada evet kendi zamanını, kendi felsefesini, kendi özgürlük çizgisini toplumuyla birlikte var eden komünlerle işte komünleşmek budur.

Komünleşerek kendi özgürlük felsefesini yaratan, sadece felsefesini yaratan değil, yaşamda bunu somutlaştıran işte politikleşme hamlesi bu anlamda çok önemli. Politika nedir? Aslında politika önderlik şöyle ifade ediyor. Diyor ki politika çare üretme sanatıdır. Biz bunu kadın ve toplum açısından uyarlarsak toplumun kendi çaresini yaratması, kadının kendi çözümünü yaratması onun politikasıdır. İşte kendi komünleşmesini inşa ettiği oranda hangi noktada ihtiyacı varsa o mahallede, o aile içinde hatta aile içinde bile mesela kendi komünel kültürünü yaratabilir. Tabii ki çocuklarıyla, eşiyle orada mesela diyelim ki ne üzerinden ihtiyacı varsa aile içinde, mahallede, okulunda, iş yerinde genç kızsa arkadaşlarıyla mesela ihtiyacına göre kendi komünalliğini inşa edebilir.

Bu komünal inşa ile birlikte aslında ne yapıyor? Kendi politikasını oluşturuyor. Bu yüzden mesela bu çok önemli bir şey. Biz kadın mücadelesini politikasız ele alamayız. Kadın mücadelesini ideolojik bilinç olmadan, özgürlük felsefesi olmadan ele alamayız. İdeolojisi, felsefesi, politikası birbiriyle çok yakından bağlantılıdır. Dikkat edersek kadın mücadelesi olarak kaybettiğimiz yer neresi? Ya çok ideolojik yaklaşıyoruz ya da çok politik yaklaşıp bunun ideolojik yanını görmeyen yahut da çok ideolojik yaklaşıp bunun politik yanını örgütlemeyen bir aslında sorun var, çıkmaz var.

Biz bu KJK hamlesi boyutuyla aynı zamanda vesilesiyle aynı zamanda bu boyutta da politikleşme, ideolojikleşme, bununla bağlantılı inşa hamlesini, politik inşa hamlesini gerçekleştirme, bu anlamda işte Önderliğin 27 Şubat çağrısıyla birlikte ortaya koyduğu o demokratik entegrasyonu bu biçimle sahiplenerek işte demokratik toplumu inşa etme. Çünkü kadın kendisini böyle inşa ediyorsa elbette ki bu aynı zamanda demokratik toplumun örülmesidir. Onun inşa edilmesi anlamına gelir.

Bu vesileyle de tabii ki bunu sahiplenmeye hem bu süreci işte barış ve demokratik toplum sürecinin sahiplenme ve aynı zamanda bunun önderliğinin özgürleşmesiyle de bağlantısını kurarak bundan bağımsız bir süreç olarak da ele almıyoruz. Önderliğimizin özgürlüğünü de mutlaka hedefleyen. Onun için de hem inşa hamlesini, hem eylemselliklerini, hem bilinçlenme hamlesini bir bütün yürütüp kazanmayı esas alan bir hamle olarak da ele alıyoruz.

Epstein belgeleri kapitalizmin çökmüşlüğünün aynasıdır

Gerçekten biz tabii ki hep kapitalist sistemi değerlendiriyoruz. Kapitalist sistemle birlikte erkek egemenlik zihniyeti anlayışı ve şiddeti zirveleşmiştir diyoruz. Değerlendiriyoruz. İşte örnekleri de ortada, gözler önünde. Fakat işte bu Epstein belgeleri bunun politik bağlantılarıyla, politik yaşam mı diyelim, politik gerçeklik, dünya siyasetini yürütenler yahut da işte sosyal anlamda ismi olanlar, işte Nobel Barış Ödülü sahibi olanlar, bilim insanları, krallar, kraliçeler, prensler böyle çok değişik kademelerden ve kesimlerden insanların içinde yer aldığı tam bir sistem gerçekliği. Fuhuşun, tecavüzün, çocuk katliamının sistematize edildiği bir gerçeklik, bir hakikat olarak böyle gözümüzün önüne aslında konuldu. 3 milyona yakın herhalde daha fazlası da var diyorlar ama 3 milyona yakını yayımlandı.

Tabii burada da şöyle bir amaç var bu kadar belgenin, 3 milyon belgenin bu biçimde yayımlanmasının tabii ki şöyle bir yanı da var. Sistem bazı bazı adımlar atıyor, bazı şeyler yapıyor. Sadece deşifre etmek için değil. Aynı zamanda bu adımlarla birlikte aslında normalleştirmek için de yapıyor. Böyle bir yanı da var. O belgelerin izlenmesi, yapılanların mesela vahşet düzeyinde şeyler yaşanmış. Biz sınırlı takip edebildik ama o bile vahşet. Vahşet düzeyinde yaşanmış şeyleri böyle gözler önüne seren, normalleştiren, giderek normalleştiren bir amaç da var tabii ki. Bunu da gözetmemiz lazım.

Bir bu yanı var ama tabii biz buradan bakmıyoruz. Biz devrimciler, biz kadın özgürlük mücadelesi yürüten kesimler nereden bakıyoruz? Bu bir vahşet bu kapitalizm sisteminin bitmişliğinin, ahlaksızlığının, çökmüşlüğünün en böyle belirgin aynası oluyor, tablosu oluyor. Bu tabloya bakarak neyi görüyoruz? Demek ki biz mücadelemizi daha fazla büyütmemiz lazım.

Bizim kadın mücadelesini daha önemseyip, daha güçlü hale getirip, daha sistematik hale getirip bu politik mücadeleyi daha da güçlendirmemiz lazım. Gerçekten politika yürüten işte siz dediniz ya saygın tırnak içinde saygın diyelim bunlara. Bu saygınlığın nasıl bir saygısızlık ve nasıl bir aslında ahlaksızlık içerdiğini, içermiş olduğunu böyle gözler önüne sermiş oldu. Politikayı kimler yürütüyor? Dünya siyasetini kimler yürütüyor? Ülkelerin, ulus devletlerin siyasetini yürüten erkekler ve bazı kadınlar da buna dahil, kadınlar da buna dahil. Bu iktidar güçleri, bu iktidar güçleri kimdir, nedir? Arkasında nasıl bir vahşet var? Nasıl bir çocuk katliamı var? Bunu gördükçe, bunu gördükçe o zaman şöyle bir duygu ve şöyle bir bilinç ortaya çıkıyor. O zaman demek ki bizim kadın ideolojik ve politik mücadelesini daha da güçlü yürütmemiz lazım.

Bu politik mücadeleyi daha sistematik bir hale getirmemiz lazım. Dikkat edersek bir zincir var. Rüşvetiyle, yolsuzluğuyla, şantajıyla değil mi? Bütün bunlar hepsi birbiriyle böyle bir kirli ilişkileriyle, bütün hepsi birbirine bir zincir gibi bağlı aslında. Ve neredeyse bütün devletlerin içerisinde yer aldı. Onu diyorum evet. Coğrafi olarak da Orta Doğu’sundan tutalım bütün kıtalarına kadar, Amerikan kıtasından, Avrupa’sına, Asya’sına bütün devletlerin içinde yer alan bireylerin içine girmiş olduğu, teslim alınmış olduğu, bütün pislikleri de yaptırıldığı bir istihbaratından, politikasına kadar böyle bir sistematik gerçeklik var. Şimdi biz bu sistematik gerçekliğe karşı öyle sadece sivil toplum anlayışıyla, dernekleşmeyle, birkaç tane protesto eylemiyle sadece bununla mücadele edemeyiz tabii ki. Bizim esas olarak bu gerçekliği görüp kadın mücadelesini daha ciddi bir düzeye ulaştırmamız gerekiyor. Evrensel anlamda söylüyorum. Hem bölgesel hem de evrensel anlamda böyle birbiriyle ilişkili olan, birbiriyle ortak gündemler yaratan, bu ortak gündemler etrafında örgütlenmelerini oluşturan, bu ortak gündemler etrafında eylemselliğini geliştiren, tavrını koyan ve en önemlisi de önünü alan.

Bizim erkeği dönüştürmek gibi bir sorumluluğumuz var kadın hareketi olarak

Mesela şu çok önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmıyor mu? Biz çocuklarımıza nasıl sahip çıkacağız değil mi? Hatta Türkiye’de de şu tartışma gelişti. Bu depremlerden sonra ortadan kaybolan çocuklar var. Bu çocuklar ne oldu sorusu hala da cevabı verilmemiş bir soru olarak duruyor. Bu çocuklar ne oldu? Bu çocuklar da acaba bu olayın kurbanı olarak mı? Dünyanın çeşitli ülkelerinde sahipsiz kalan çocuklar var. Kaçırılan çocuklar var. Yıllarca aranan ama bulunamayan çocuklar var. Değil mi? Böyle bir dünya çapında bir şebeke var. Şebeke mi diyelim örgüt artık. O da bir devlet gibi bir örgütlenme olmuş. Böyle bir örgütlenme ağı var ve bunlar her gün çocuklarımızı kaçırıyorlar.

Çocukların çeşit çeşit o öldürülme biçimleri var. Bir işte gözümüzün önünde öldürülüyor cenazeleri bulunuyor. Bir o biçimde tecavüz ediliyor. Bir de işte böyle kaçırılıp değil mi akıbeti bilinmiyor. Kaçırılmış ortadan kaybolmuş çocukların, kız çocukları, erkek çocukları. Bu çocukların kaçırılıp bu biçimde artık kullanımı söz konusu.

Şimdi şöyle kadın hareketlerinin önünde böyle çok ciddi bir soru var. Biz bunun önünü nasıl alacağız? Bu çocuk katliamının bu biçiminin önünü nasıl alacağız? İşte tecavüzün nasıl önünü alacağız? Çocuk istismarları veya çocuk emeğinin kullanımı var, sömürülmesi var. Bunların nasıl önünü alacağız? Mesela bu çok ciddi bir soru ve gündemdir. Bu mesela dünya çapında oturup bütün kadın örgütlerinin bunu tartışması ve buna dönük çözümler üretmesi gerekmez mi? Bunun önünü nasıl alacağız? Bunun öz savunmasını nasıl, çocuklarımızı nasıl savunacağız? Bunlar tabii ki çok ciddi sorunlar. Çocuk açısından söylüyorum ama bunlar tabii ki kadın hareketinin sorunlarıdır. Kadının yaşadığı şiddet sorunsallığı açısından da bu geçerlidir.

Kadın bedeninin kullanılması, kadın bedenine kadar bu kadar şiddet uygulanması, emeğinin sömürülmesi, hep tali planda bırakılması, önemsizleştirilmesi, varlığının görünmez kılınması. Bütün bunların hepsi mesela kadın açısından evrensel bir sorundur, bölgesel bir sorundur, ulusal bir sorundur, ailesel bir sorundur, kişisel bir sorundur. Evrenden kişiye kadar bunu getirebiliriz. O zaman işte şimdi bu nedenle kadın zamanı. Bu nedenle de kadın zamanı, bu nedenle de kadın örgütlenmelerinin, kadın bireylerinin daha fazla birbirini tanıması, birbiriyle daha güçlü bir birlikteliği yaratması ve örgütlenmelerinin, bir zincirin halkaları gibi örgütlenmelerini daha fazla kaynaştırarak mücadeleyi daha fazla sistemleştirme, büyütme ve sistemleştirme zamanı. Böyle de ele almak gerekiyor bu süreci.

Bizim hamlemizin esası kadın bilinçlenmesi, kadın örgütlenmesi ve kadın eylemselleşmesi. Buna dayanıyor. Kadın komünleşmesi esası üzerinden bunlara dayanıyor. Ama tabii ki bütün bunlar ne için? Erkek egemenliğini aslında bir dönüşüme uğratmak için. Erkek egemenliğini aşmak ve özgür erkek kimliğini açığa çıkartmak. Tabii ki kastik katil dediğimiz kesimler bunun dışındadır. Bunları aşmamız gerekir. Kastik katil erkekliği bu işin en uç noktasını ifade eden gerçekliği ifade ediyor.

Buna karşı çok böyle ciddi bir mücadele yürüterek onu aşma gerçekliği söz konusu. Ama bir de bu kastik katil sistemin toplumdaki erkek üzerinde yaratmış olduğu etkiler var. Biz aynı zamanda bu toplumsal gerçeklik içerisinde yaşıyorsak o zaman tabii ki erkeği de değişim dönüşüme uğratmak durumundayız. Sadece kadınların yaşayacağı bir dünya yok. Sadece erkeklerin yaşayacağı bir dünya da yok. Dolayısıyla erkeklerin ve kadınların birlikte yaşadığı bir dünya coğrafyası, bir dünya gerçekliği söz konusuysa o zaman mücadelemiz aynı zamanda erkeğin dönüşümünü de içermek durumundadır. Dolayısıyla erkekten beklenti demeyeceğim. Çünkü erkekten beklenti içerisinde değiliz. Bizim erkeği dönüştürmek gibi bir sorumluluğumuz var kadın hareketi olarak. Erkeği dönüştürebilmemiz için de tabii ki mutlaka örgütlü olmamız lazım. Bilinçli olmamız lazım. Tavrını ortaya koyan bir hakikati, bir gücü, otoriteyi ifade etmemiz lazım.

Özgür erkeklik, özgür kadınlığı biz sorguluyoruz ve onu yaratmaya çalışıyoruz

Bununla birlikte tabii ki şunu gördük. Bu Jin, jiyan, azadî sloganları sürecinde de gördük. O zaman da hatta bazı değerlendirmelerde de bulunmuştuk. Gördük ki dünyada, Orta Doğu’da ve Kürdistan’da bir kesim erkek de aslında özgürlükten yana tavrını koyuyor. Ne kadar kendini özgürleştirdi, ne kadar kendindeki erkekliği aştı. Tabii ki bu tartışma konusudur. Ama politik tavır olarak kendisini nerede konumlandırdı? Jin, jiyan, azadî cephesinde kendisini konumlandırdı. Mesela bu anlamlı bir gerçeklik, önemli bir gerçeklik. Dolayısıyla önemli bir kesim erkek de henüz tam kendisini aşamasa bile ama kadın özgürlüğünden yana tavrını koyuyor. Vicdani olarak, ahlaki olarak özgürleşmekten yana tavrını koyan böyle bir kesim de var. Dolayısıyla bu kesimlere tabii ki biz hamle ile birlikte bu kesimlerin de daha fazla bilinç sahibi olması, özgür erkeklik, özgür kadınlığı biz sorguluyoruz ve onu yaratmaya çalışıyoruz.

Ama aynı zamanda özgür erkeklik değerleri de var. Mücadelemizde bunlar ortaya çıkmıştır. Ve tabii ki dünyanın değişik coğrafyalarında da özgür erkekliği ifade etme anlamında örnekler vardır şüphesiz. O zaman mesela bunları daha teorize eden, bunu mesela diyelim ki bunun bilincini yaratan, bunun üzerinden kendinde özgür erkekliği inşa eden yaratan, bu anlamda mesela diyelim ki kadınla doğru ilişkiyi, anlamlı ilişkiyi yaratan bir erkek kimliğini ortaya çıkartmak gerekir biz bunu hedefliyoruz.

Bizim mücadelemizin temel bir hedefi budur. Ama tabii ki bu duruşunu ortaya koyan, özgürlükten yana tavrını ortaya koyan erkeklerin de böyle bir hedefle yaklaşması gerekir. Mesela kadınla nasıl yaşayacak? Mesela kadınla işte diyelim ki bugün aşk adına büyük katliamlar yaşanıyor değil mi? En fazla mesela kadın öldürülmesi, kadın cinayetleri sözüm ona aşk olan erkekler tarafından, tırnak içinde aşık olan erkekler tarafından yapılıyor. Buna karşı tavrını nasıl ortaya çıkacak? Böyle bir aşk olamaz. Aşk tanımını yeniden ortaya koyan erkeğin mesela bu konuda kendisini sorgulaması lazım. Mesela kadını bir mülk olarak görmeyen, ona ait bir varlık olarak görmeyen, kadının varlığını tanıyan bir anlayışı mesela kendisine nasıl inşa edecek? Bu duyguyu kendisine nasıl inşa edecek? Kendine ait olarak görmeden aşk anlayışını nasıl ortaya koyacak? Ya da işte diyelim ki onu ezmeyecek, sömürmeyecek, onu ikincil görmeyecek, saygıyla yaklaşacak değil mi? Sevgiyle yaklaşacak, saygıyla yaklaşacak.

Bunun anlayışını kendisinde mesela ortaya koyan ve bu anlamda mesela kadın örgütlenmesine saygılı yaklaşan, onun önünde engel olmaktan çıkan, bu anlamda işte erkekliğe karşı mücadele eden, erkek egemenliğine karşı mücadele eden bir pozisyonda olmasını önemli görüyoruz. Biz mücadele hedefimizi böyle görüyoruz. Bu anlamda tabii ki erkeklerin bu hedefle yaklaşması bizim için önemli.

Bu anlamda KJK hamlesinin bu yönünü de görerek tabii ki erkeklerin de katılmasını önemli görüyoruz. Bu biçimde katılmaları önemli ve anlamlı olacaktır. Bu da daha farklı bir ivme, daha güçlendirici bir ivme katacaktır.

8 Mart günlerini, daha anlamlı, derinleştirici günler haline getirelim

8 Mart eylem ve etkinlikler çok öncesinden başladı. Gerçekten coşkuyla eylemselliklerin yapıldığını görüyoruz. Bundan sonrası açısından da bizim bildirgemiz KJK hamlesi vesilesiyle birlikte daha da güçlendirilmesi, daha da nitelik kazandırılması, 8 Mart zamanlarını daha da çoğaltmak, bu anlamda işte komünleşme hamlesi, bilinçlenme hamlesi, örgütlenme hamlesi, eylemselleşme hamlesi olarak daha da bir derinlik kazandıralım, daha da büyütelim bu 8 Mart günlerini, daha da böyle anlamlı, derinleştirici günler haline getirelim. Bu anlamda hem Kürdistan’da, hem Orta Doğu’da ve hem bütün dünyada bu anlamda böyle 8 Mart eylemlerinin birbirini bütünleyerek daha da güçlü hale getirilmesini önemli görüyoruz.

Buna vesile olmasını diliyoruz, bunun çağrısını yapıyoruz. Bir de tabii ki bildirgemizde de vardı, Sema Yüce Yoldaş şöyle demişti, ben 8 Mart’tan 21 Mart’a kendimi köprü yapıyorum demişti. Bu çok gerçekten tarihi ve anlamlı bir sözdür. Bu aynı zamanda Kürt kadınlar açısından da, Kürt kadın mücadelesinin 8 Mart’tan Newroz’a, kendimizi köprü haline getirmek, eylemlerimizi bu anlamda da daha nitelikli ve güçlendirici hale getirmek. Kadın mücadelesini, Kadın Ulusal Birliği mücadelesine ulaştıran, bu düzeyle birleştiren, niteliğe kavuşturan bir mücadele de geliştirmeliyiz. Bu da çok önemli. Bu vesileyle herkesin 8 Mart’ını kutluyorum. 8 Mart’tan Newroz’a kendimizi köprü haline getirelim diyoruz.