Avukat Özüm Vurgun: Yasa başlangıç, demokratik çözüm için yeni adımlar gerekiyor

ÖHD’li avukat Özüm Vurgun, Meclis'in çerçeve yasanın ardından umut hakkı ve infaz düzenlemelerini gündemine alması, TMK'yi kaldırması, kayyım rejimine son vermesi ve kültürel, dilsel ve inançsal hakları güvence altına alması gerektiğini söyledi.

ARJİN DİLEK ÖNCEL

Amed - Barış ve Demokratik Toplum Süreci kapsamında hazırlanan “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” isimli kanun teklifi, 467 kabul, 87 ret ve 7 çekimser oy ile Meclis'te kabul edildi.

Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) Üyesi Özüm Vurgun, çerçeve yasayı değerlendirdi.

‘Kürt sorununun çözümünde yasa bir başlangıç niteliğinde’

Meclis Genel Kurulu’nda kabul edilen yasayı hukuki açıdan değerlendiren Özüm Vurgun, yasanın “Kürt sorununun demokratik çözümünün hukuki zeminini oluşturuyor mu?” sorusuna şöyle yanıt verdi: “Kürt meselesinde demokratik zemininin oluşturulması iki ayrı çerçevede incelenmeli. Silahların bırakılıp, çatışmanın sona erdirilmesi bir eşiğin başlangıcı. Kürt meselesinin çözümü ise ancak demokratik entegrasyon ile demokratik çözüm ile olur. Sadece silahların susmasıyla barış gelmez. Evet, adım çok önemli, yasa çok değerli ama bir başlangıçtır.

Bu yasa benim değerlendirmemde, silahların bırakılmasının doğru yönlendirilmesi ve bununla ilgili bir hukuki zeminin oluşturulması açısından çıkan bir yasadır. Bununla beraber Kürt meselesinin demokratik çözümüne dair süreç ise artık bu başlangıçtan sonraki adımlardır.”

Kürt meselesinin cezaevindekilerin tahliyeleri, kırsaldakilerin evlerine dönmesi, göçe maruz kalanların geri dönmesi ile sınırlı olmadığını söyleyen Özüm Vurgun, “Demokratik entegrasyonun, demokratik bir anayasanın, demokratik kanunların ve demokratik bir Türkiye'nin adımı için eksik ama gerekli olan bir adım olduğunu düşünüyorum. Ama temeline bakarsak Kürt meselesinin net çözümüdür diyemeyiz, çözüm için başlangıçtır diyebiliriz” dedi.

Abdullah Öcalan’ın statüsü ve umut hakkı

Yasanın, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ve diğer üst düzey yöneticileri kapsamaması eleştirilen bir diğer noktasıydı. Özüm Vurgun, Abdullah Öcalan’ın süreçte üstlendiği role dikkat çekerek, hukuki statüsünün önemi ve “umut hakkı”na dair şu değerlendirmede bulundu:

“Burada hukuki ve siyasal bir çelişki var. Abdullah Öcalan'ın süreçteki rolü fiilen aslında kabul edilmiş durumda. Abdullah Öcalan'ın iradesini ortaya koyarak, örgütün de bu iradeyi kabullenip onun çağrısı üzerine karar alması bir süreci ortaya koyuyor. Ama bu rolün, hukuki bir statüsünü belirliyor mu? Hayır belirlemiyor. Devlet ya da hükümet, rolü fiilen kabul ediyor, statüyü fiilen kabul ediyor. Ama burada siyasal çelişki ortaya çıkıyor.

Barış hukukunda statü verilmemesi bir devlet çıkmazı

Bir kişiyi barış için muhatap kılıyorsunuz ancak barışın hukukunda hiçbir statü tartışması açısından konu etmiyorsunuz, bu muazzam bir devlet çıkmazıdır.

Bu nedenle umut hakkının önümüzdeki dönemde Meclis’in önüne geleceğine inanıyorum ve bir statüye kavuşacağını düşünüyorum. Bu siyasal beklenti değil, bir kişisel umut değil ya da bir ideolojik bakış açısı değil. Bu tamamen hukuk, hukuk gerçekliğidir. Çerçeve yasa bir başlangıç ve devamı gelecek. Önümüzdeki süreçte değişiklik yapılması gereken şeylerden bir tanesi umut hakkıdır. Meclise gelecek olan ilk gündemin umut hakkı ve Abdullah Öcalan'ın statüsü olacağını düşünüyorum. Bu bir siyasal tartışma değil, bu bir hukuk tartışmasıdır.”

‘Yasa af niteliği taşımıyor’

Yasa ile ilgili kamuoyunda oluşturulmaya çalışılan “af niteliği taşıyor” yorumlarını da eleştiren Özüm Vurgun, “Kamuoyunda belli yanlış bilgilendirmeler bulunuyor. Bu yasa bir af niteliği taşıyormuş gibi bir algı var. Bu asla bir af değildir. Sadece PKK/KCK faaliyetleri kapsamında ceza almış mahpusları ya da soruşturma geçiren ya da kovuşturma geçiren, kovuşturma içerisinde olan mahpusları değerlendirmedir” dedi.

Geri dönüşlerin ardından yeni bir sürecin başlayacağını ve Türkiye’deki zeminin buna uygun olup olmadığının sorgulanması gerektiğini söyleyen Özüm Vurgun şöyle konuştu:

“‘Örgüt mensubu’ olarak addedilen insanların tahliyeleri, kırsaldan ve zorunlu göçe maruz kalan kişilerin Türkiye'ye gelişleri sürecinde sonrasını da konuşmalıyız. Burada özgür demokratik bir hayat sürmeleri gerekiyor.

Dışlanmadan, iş bulabilecekleri, özgürce yaşayabilecekleri ve siyaset yapabilecekleri bir sürecin içerisine girmeleri gerekiyor. Bir yandan cezaevlerinden insanlar çıkarken bir yandan da onları tekrar içeri almak mantığıyla yaklaşmak demokratikleşme sürecinin kaldırabileceği bir durum değil, hukuken de uygun ve doğru değil. Burada yapılması gereken çok başlıklı bu meselenin adım adım çözülmesidir.

Demokratikleşmenin koşulları var

Demokratikleşmenin bir koşulu var. Eğer biz demokratikleşmeden bahsediyorsak, bu kişilerin geldikten sonra bu haklarını nasıl kullanacaklarını da konuşmamız gerekiyor. Siyaseten söylediği cümleler nedeniyle ona soruşturma açarsanız, cezaevine atma tehdidiyle karşı karşıya bırakırsanız bu özgür siyaset veya demokratik siyaset değildir.”

Demokratik entegrasyon için hala atılması gereken birçok adımın olduğuna işaret eden Özüm Vurgun, “Bir yandan kayyum atamaları, soruşturmalar devam ederken ya da görevlerine geri dönemeyen ve bunu engelleyen bir idare hukuku varken çerçeve yasasının, demokratikleşmenin ya da Kürt meselesinin çözüm sürecindeki eksikliklerini görmek gerek” ifadelerini kullandı.

‘Nihai kararın güvenlik kurumlarına bırakılması garabeti yaratır’

Yasanın uygulanmasının güvenlik kurumlarının tespiti ve idari mekanizmalarla ilişkilendirilmesi, tartışılan bir diğer başlık olarak eleştirilerin odağında. Özüm Vurgun, bu durumun “hukuk devleti” ve “yargı bağımsızlığı” açısından yansımalarını şöyle ifade etti:

“Silahlı yapının kendini fes etmesini ve silahların teslim edilip edilmediğini izlemesi gereken kurumlardan bir tanesi güvenlik kurumları olur. Çünkü burada fiili bir ‘güvenlik’ tespiti söz konusu. Ama kişilerin özgürlüğünün, cezai sorumluluğunun ortadan kalkıp kalkmadığının nihai hukuki karara dönüştürülmesinin güvenlik kurumlarına bırakılması garabeti yaratır. Anayasanın 2.maddesi ‘hukuk devleti’ ilkesi ile 9. maddesi ‘yargı yetkisini’ ortaya koyar. Kimlerin yasadan yararlanıp yararlanamayacağı idare ve güvenlik bürokrasisinin belirsiz ve geniş takdir yetkisiyle yorumlanamaz. Yani geniş ‘takdir yetkisi’ hukuki güvenlik bakımından, aslında hukuk devleti açısından bir sorun. Hukukun güvenliği sorununu oluşturur.”

“Tutsakların özgürlüğüne kavuşup kavuşmayacağının nihai kararını verme yetkisi güvenlik bürokrasisi asla olamaz” diyen Özüm Vurgun, yasanın bir geçiş hukuku olduğunu ancak bu geçiş hukukunun güvenlik hukukunun devamı olmadığını dile getirdi. Özüm Vurgun: “Türkiye’de uzun yıllardır güvenlik hukuku devam ediyor. Oysa bu geçiş hukuku bir güvenlik hukukunun devamı değildir. Demokratik hukuk devletine geçişin sadece aracı olarak kullanılmalıdır” dedi.

‘Barolar, sivil ve kadın örgütleri sürece dahil olmalı’

Yasanın uygulanmasını denetleyecek mekanizmaların yetersizliğine de değinen Özüm Vurgun, sadece Meclis’in oluşturduğu ya da devlete ait kurumların oluşturduğu yapıların dahiliyetinin “eksiklik ve yanlış” olduğunu ifade etti.

Barış süreçlerinin en kırılgan meselesinin “güven eksikliği” olduğunu söyleyen Özüm Vurgun, bu güveni tazeleyecek olanın da bağımsız, tarafsız mekanizmalar olabileceğini kaydetti.

Özüm Vurgun şöyle devam etti: “Meclis elbette sürecin asli yürütücüsü ama bu yeterli değil. Herkeste bir güven kırılganlığı var. Bu güveni sağlamak, sadece devlete ve Meclis’e bindirilmiş bir yapıyla desteklenmez. İnsan hakları örgütleri, barolar, kadın örgütleri akademisyenler, sivil toplum kuruluşları dahil olmalı. Denetleyebilmeli, raporlar hazırlamalı ve bu raporlar şeffaf bir şekilde paylaşılmalı.

Bu süreç şeffaf bir şekilde, halkla ortaklaşarak yürütülürse eğer kimlik barışı dediğimiz süreç de bu kadar sancılı geçmeyecektir. Çünkü benim kendi endişelerimden biri burada kimlik barışı. Barış sürecinin güvencesi kapalılık değildir. Toplumsal katılım, demokratik denetimdir.

2014 Çözüm Süreci hatırlatması

2014 Çözüm Süreci’nde çıkarılan “6551 sayılı Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”u hatırlatan Özüm Vurgun, çerçeve yasa ile arasındaki farklara değindi.

Özüm Vurgun: “Bu yasa şu anda bir silahsızlanmanın hukuki sonuçlarını bize anlatıyor. Ama 2014 Çözüm Süreci’nde farklı bir tanımlama vardı diyor ki; ‘Siyasi, hukuki, sosyoekonomik, psikolojik, kültürel insan hakları alanında devlet düzenleme yapmayı taahhüt ediyor ve bunu araştıracağını söylüyor.’ 

Birisi silah bırakmaya dair değil, silah bırakmadan önce Türkiye'deki sürece dair ama orada (2014 süreci) bir kanuni adım yok. Bu çerçeve yasa ise bir silah bırakma, silah bıraktıktan sonra düzenlemelere dair somut bir adımın kanunlaşmış hali. Yani kanun, silahsızlanmanın hukuki sonuçları bakımından daha somut. Ama demokratik çözüm kapsamında tarif etmek bakımından 2014 yılındaki medde daha somut bir şeyi ortaya koyuyor. Barış, kişilere, hükümetlere ya da siyasi konjektüre bağlanabilecek, onlara teslim edilebilecek bir kavram değil. Bunun kurumsallaşması lazım” dedi.

‘Sonraki süreçte atılması gereken adım infaz düzenlemesi ve umut hakkı olmalı’

Kalıcı bir barışın hukuki altyapısının kurulması için bu yasadan sonra Meclis’in öncelikle ele alması gereken konuları sıralayan Özüm Vurgun, “Bundan sonraki süreçte Meclis’in atması gereken adımlardan biri infaz düzenlemeleri ve umut hakkı olmalı. İkinci olarak, TMK olmalı. TMK lağvedilmeli, TCK'nın düzenlenmesi gerekiyor. Üçüncü olarak kayyum rejimi kaldırılmalı. Yerel demokrasi güvence altına alınmalı. Avrupa yerel yönetimler özerklik şartnamesinde belirtilen süreçlere, Türkiye'nin imzaladığı uluslararası sözleşmelere geri dönülmesi gerektiğini ve bunu da taahhüt etmesi gerektiğini düşünüyorum. AYM kararlarının uygulanmamasını fiilen mümkün kılan yapısal sorunlar var. Bunlara müdahale edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Son olarak tüm atılacak adımların güvenlikçi yapıdan çıkması gerekiyor” diye belirtti.

‘Kürt meselesini devletin ‘güvenliği’ konusu içerisinde gören hukuk anlayışından çıkartmak gerekiyor’

Özüm Vurgun, konuşmasını şöyle tamamladı: “Ana dil başta olmak üzere kültürel, dilsel ve dinsel haklar tanınmalı. Kürt meselesini yalnızca devletin güvenliği konusu içerisinde gören bir hukuk anlayışından çıkartmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü şu zamana kadar Türkiye'de hep Kürt meselesi Türkiye'nin bir beka sorunu gibi görüldü. Sınır sorunuydu, beka sorunuydu ve sürekli bir düşmanlaştırma politikasıyla kendisini var eden bir sistem vardı. Bu anlayıştan çıkılması gerekiyor. Burada yurttaşın hakkının demokratik katılımını merkeze alan bir hukuk sistemini yaratmamız gerekiyor. Bunlar yapılırsa süreç Türkiye'nin demokratikleşmesi anlamına gelecek. Ve kesinlikle ivedi bir şekilde Meclis’in bunları gündeme getirip, hızlandırması gerektiğini düşünüyorum.”