74. Ferman’dan kimlik ve adalet davasına -2

2014 Fermanı sırasında IŞİD’in kadın hapishanesine dönüştürdüğü bir evde hala kanlı yastıklar, çocuk oyuncakları ve kuyulara atılmış kadın cenazelerinin izleri var. Dayê Leylê, gördüklerini anlatırken “Sağ oldukça o görüntüleri unutmayacağım” diyor.

‘Toprağımızdan asla vazgeçmeyeceğiz’

CÎHAN ZEMO – GULÎSTAN EZÎZ

Şengal – “Ferman” kelimesi, Êzidîlerin tarih ve kültüründe büyük katliamlar ve saldırılar için kullanılır. 3 Ağustos 2014’te IŞİD’in Şengal’e saldırısı da böyleydi. Êzidîler bu saldırıyı “74. Ferman” olarak adlandırdılar. “Başımıza ferman getirdiler” dediler. Fermanın sonuçları toplum için ağır oldu. IŞİD’in Şengal üzerindeki tehlikesi gerilla gücü ve iradesiyle kaldırıldıktan ve toplum bir kez daha kendi toprağına döndükten sonra, vahşetin izleri hala çok canlıydı. Êzidîlerin evlerini hapishaneye çevirmediler mi? Kadınları ve çocukları oralarda tutuklamadılar mı? O zindanlarda onları katletmediler mi? Kadınları evlerin kuyularına atmadılar mı? Bu kez Tilîzêrli Dayê Leylê’yi dinleyeceğiz; IŞİD’in eliyle kurulan Êzidî kadınlar hapishanelerinden bahsedecek.

Yine Tilîzêr’deyiz. Ferman döneminde burada bir evin hapishane olarak kullanıldığını duymuştuk. İçinde kadınlar tutuklanmış ve katledilmiş. Bize, Dayê Leylê’nin 2020 yılında Tilîzêr’e döndüğünde bu hapishaneyi ziyaret ettiğini söylediler. İçinde kadınların kemiklerini, giysilerini, tabaklarını, çocuklarının oyuncaklarını görmüş…

‘Öyle bir gündü ki bazıları anne, baba ve çocuklarını geride bıraktı’

Dayê Leylê, “Ferman günü Êzidîlerin başına gelmeyen kalmadı. Susuzluk, açlık, katliam, yağma, tecavüz…” diyor ve fermanı tanımlayacak en doğru kelimeyi arıyor: “Öyle bir gündü ki bazıları anne, baba ve çocuklarını geride bıraktı.”

Dayê Leylê 2020 yılında Tilîzêr’e döner. O dönemde neredeyse çok az kişi geri dönmüş, Tilîzêr derin bir sessizlik içinde. O zamana kadar insanların cenazeleri hala yerlerde, onlara sahip çıkacak kimse yok. Evler harap, onaracak kimse yok.

‘Bir odada çocuk oyuncakları vardı, yerdeki yastıkların hepsi kana bulanmıştı’

Şehit oğlu, hapishaneye dönüştürülmüş bu evi ilk kez görmüş. Annesine anlatmış. Anne böylece bu hapishanenin varlığını öğrenir. Birlikte bu hapishaneye gelirler. Dayê Leylê şöyle diyor:

“Bu eve ve aynı sokaktaki başka bir eve baktık. Önünde durduğumuz bu ev ve birkaç ev daha; içinde kadınlar tutuklanmıştı. Geldiğimizde o günlerin kalıntıları hala yerindeydi. Kadın ve çocuk odalarını birbirinden ayırdıkları belliydi. Bir odada çocuk oyuncakları vardı, diğer iki odada ise kadınlara ait eşyalar. Yerdeki yastıkların hepsi kana bulanmıştı. Kadınların kullandığı eşyalar etraftaydı. Mutfakta tabaklarında hala yemek vardı. Evlerin kapıları demirden yapılmış ve zincirlerle kilitlenmişti, evlerden kaçma imkanı yoktu.”

‘Kendi gözlerimle gördüm, bir kadını öldürüp bu kuyuya atmışlardı’

Bu hapishaneden sonra çevreyi de dolaşıp başka bir şey olup olmadığına bakarlar. Bazı evlerde iple asılmış urganlara rastlarlar. Dayê Leylê’ye göre insanlar onlara asılmış; yoksa o urganları ne yapacaklardı? Çetelerin yaptıklarını kabul etmeyen kadınlar katlediliyordu ve bu kuyulara atılıyordu. Dayê Leylê, “Kendi gözlerimle gördüm, bir kadını öldürüp bir yorganın içinde bu kuyuya atmışlardı. Elleri arkadan bağlı, dizlerinin üzerinde oturmuş ve başı yukarıdaydı. Hala o kadınların bazı eşyaları kuyuda. Aileleri gelene kadar cesetleri bu kuyulardaydı” diyor.

‘Sağ oldukça o görüntüleri unutmayacağım’

Dayê Leylê gördüğü manzaralardan derin acı duymuş. Zaten o kadın cenazelerini görmeyi fermanın yeniden yaşanması olarak tanımlıyor. Dayê Leylê şöyle konuşuyor:

“Belki o kadınları tanımıyordum ama çok acı çektim, benim için çok zor anlardı. Sağ oldukça o görüntüleri unutmayacağım. Ne zaman ferman konuşulsa bu hapishanenin ve o kadınların görüntüsü gözlerimin önüne geliyor.”

‘Toprağımızdan asla vazgeçmeyeceğiz’

Dayê Leylê Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın fikir ve felsefesi doğrultusunda Şengal ve Êzidîler için çalıştığını anlatarak, bundan sonra ne olursa olsun toprağından vazgeçmeyeceğini ifade ediyor. Dayê Leylê, “Keşke Rêber Abdullah Öcalan’ı daha erken tanısaydık, belki bu fermanla karşılaşmazdık” diyor.

Kaç kişiydiler acaba? Nasıl yaşamışlardı? Kaçı sağ kaldı? O çocuklara ne oldu? Bu cevapsız sorularla o evdeyiz. Görevimiz; belgelemek, tarihe mal etmek. Ama sorumlular ne yapacak acaba? Elini taşın altına koyup hesap sorma yolunda yürüyecekler mi?

Devam edecek…