Bir feminist neden ABD-İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaşı destekleyemez?
İran’daki kadınların özgürlüğü için, onları ölüm, yerinden edilme ve şiddet ile karşı karşıya bırakan bir savaşı destekleyemeyiz. Ne iç baskıya ne dış savaşa; kadınlar kurtarılmayı bekleyen nesneler değil, kendi mücadelelerinin siyasi özneleridir.
ELAHE SADR*
İran’da kadınların özgürlüğü için, bizzat kadınları ölüm, yerinden edilme, hayati altyapının yıkılması ve daha fazla şiddet riskiyle karşı karşıya bırakan bir savaşı desteklemek mümkün mü?
Bu, feminist bir bakışın ABD ve İsrail’in İran’a yönelik savaşı karşısında karşı karşıya kaldığı belki de en temel sorudur. Feminizmi yalnızca dar anlamıyla “kadın hakları” ile sınırlandırmayıp; tahakküm, şiddet, ayrımcılık, militarizm ve insanların kendi iradelerinden mahrum bırakılmasına yönelik bir eleştiri olarak ele alırsak, böylesi bir savaşı desteklemek ciddi bir çelişkiyle karşı karşıya kalır.
Bu soruya feminist bir yanıtın “hayır” demek için çok güçlü gerekçeleri vardır.
Ancak bu “hayır”, İran İslam Cumhuriyeti’ni savunmak veya hükümetin politikalarını onaylamak anlamına gelmez. Aksine bir feminist aynı anda İran İslam Cumhuriyeti’ni eleştirebilir, zorunlu başörtüsüne karşı çıkabilir, “Jin, jiyan, azadi” hareketini savunabilir ve dışarıdan yürütülen bir savaşa karşı olabilir. Bu iki tutum arasında herhangi bir mantıksal çelişki yoktur.
Sorun, tam da hükümet ile halk arasında ayrım yapmadığımız noktada başlıyor.
Kadınlar savaşın doğrudan mağdurları olacaktır
Feminist etiğin temel ilkelerinden biri, bireyi devletten, aileden, milliyetten ve siyasi gruplardan bağımsız bir insan olarak tanımaktır. İran’daki kadınlar “hükümet” değildir. Hükümete karşı mücadele eden kadınların birçoğu, savaşın doğrudan mağdurları olacaktır.
Cumhurbaşkanı, üst düzey bir komutan veya siyasi karar alıcı bir sığınakta olabilir. Ancak hamile bir kadın, bir çocuk, hemşire, işçi, yaşlı bir kişi ya da evi askeri bir hedefin yakınında bulunan bir ailenin böyle bir imkanı yoktur.
Devletler karar verir; bedelini ise halk öder.
Bu nedenle şu iki ifade arasında ayrım yapmak gerekir: “Ben İran İslam Cumhuriyeti’ne karşıyım” ve “Öyleyse İran’a yönelik askeri saldırıyı destekliyorum.” İkinci ifade birincisinden mantıksal olarak çıkmaz.
Bir kişi kadınların özgürlüğü adına askeri saldırıyı destekliyorsa şu soruya yanıt vermelidir: Özgürleştirilmesi hedeflenen aynı toplumu cezalandırmak ya da tehlikeye atmak neden onların özgürlüğünü sağlamanın aracı olsun?
Feminist eleştiri
Tam da burada tahakküm karşıtı feminizm savaş mantığıyla karşı karşıya gelir. Mesele yalnızca şiddetin kime yöneldiği değildir; şiddeti üreten ve meşrulaştıran yapılar da sorgulanmalıdır. Militarizm genellikle hiyerarşi, itaat, merkezileşmiş güç, düşman yaratma ve örgütlü şiddete meşruiyet kazandırma üzerine kuruludur. Bu açıdan feminizm şu soruyu sormalıdır:
“Siyasi bir sorunun çözümü neden insanların öldürülmesine bağlı olmak zorunda?”
İşte militarizm karşıtı feminizmin ciddi bir etik tutuma dönüştüğü nokta burasıdır. Bu noktada “kadınları kurtarma” söylemi de önem kazanıyor.
Feministlerin müdahaleci politikalara yönelik önemli eleştirilerinden biri, dış güçlerin zaman zaman kadınları “kurtarılması gereken mağdurlar” olarak göstermesi, ancak aynı kadınları kendi geleceklerini belirleme sürecinin dışında bırakmasıdır.
Bu mantık tehlikeli ve sömürgecidir:
“Sizin kadınlarınız için neyin daha iyi olduğunu biz biliyoruz, bu nedenle ülkenize saldırıyoruz.”
Oysa feminizm tam da insanların kendi iradelerinden mahrum bırakılmasına karşı çıkar. İran’daki kadınlar kurtarılmayı bekleyen nesneler değil, siyasi özneleridir.
Kadınlar ülkelerinin, hükümetlerinin, haklarının ve mücadele yöntemlerinin geleceğine kendileri karar verebilmelidir.
Eğer amaç gerçekten kadınların özgürlüğüyse şu sorunun sorulması gerekir: Neden sivil topluma, kadın hareketlerine destek vermek, aktivistlere sığınma sağlamak, insan hakları alanında baskı oluşturmak, insan hakları ihlallerinden sorumlu kişilere yönelik hedefli yaptırımlar uygulamak ve bağımsız örgütleri desteklemek yerine bombalamaya başvuruluyor?
Savaş koşullarında cinsiyete dayalı şiddetin artması
Öte yandan savaş, kadınlar ve erkekler için yalnızca aynı deneyimden ibaret değildir. Kamu hizmetlerinin çökmesi, yerinden edilme, işsizlik, sağlık hizmetlerine erişimin kesilmesi ve güvensizliğin artması kadınları özgül risklerle karşı karşıya bırakabilir.
Hamile kadınların sağlık hizmetlerine ihtiyacı vardır; anneler çocukların bakımından sorumludur; yerinden edilen kadınlar daha fazla riskle karşı karşıya kalır; ekonomik çöküş kadınların ekonomik bağımlılığını artırabilir; savaş koşullarında toplumsal cinsiyete dayalı ve cinsel şiddet riski de yükselir.
Bu nedenle kadınlara yönelik şiddete karşı mücadele eden bir feminist, savaşın sonuçlarını yalnızca imha edilen füze sayısı veya başarılı askeri hedeflerle ölçemez.
Bir kadının güvenliği yalnızca hayatta kalmak değildir. Hastaneye, eve, gıdaya, gelire, eğitime, güvenli bir yaşam alanına ve kendi hayatı hakkında karar verme imkanına erişim de onun güvenliğinin bir parçasıdır.
Sivil altyapının yok edilmesi tam da bu nedenle kadınların özgürlüğüyle doğrudan bağlantılıdır; ancak siyasi tartışmalarda bu nokta çoğu zaman göz ardı edilir.
Bir hastane yıkılmış veya hizmet dışı kalmışsa, kadının sağlık hakkı fiilen anlamsızlaşır. Bir okul kapatılmışsa kız çocuklarının eğitim hakkı zarar görür. Ekonomi çökerse kadınların ekonomik bağımsızlığı azalır. Aileler yerinden edilirse kadınlar ve çocuklar daha fazla kırılganlıkla karşı karşıya kalır. Su, elektrik, ulaşım ve iletişim hizmetleri aksarsa aile içindeki bakım yükü de artabilir.
Bu nedenle feminizm savaşa yalnızca “askeri hedef” açısından bakmamalı; söz konusu hedefin yaratacağı toplumsal sonuçlar zincirini de görmelidir. Buradan hareketle, “Bu savaş İran’daki kadınların özgürlüğü için” iddiası mantıksal olarak yeterli değildir.
Bir kişinin şöyle dediğini varsayalım:
“İran İslam Cumhuriyeti kadınları baskı altında tutuyor; o halde İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı savaşmak kadınların yararınadır.”
Bu argümanda mantıksal bir hata vardır.
İran İslam Cumhuriyeti’nin ataerkil, kadın düşmanı, yozlaşmış ve mafyatik sisteminin kötü olduğunu söylemekten, “Bu sisteme karşı olan her şey kadınlar için iyidir” sonucu çıkarılamaz.
İki şey aynı anda kötü olabilir. Bir feminist, İran İslam Cumhuriyeti’nin kadınlara yönelik baskısının yanlış olduğunu ve aynı zamanda İran halkını ölüm ve yıkımla karşı karşıya bırakan dış savaşın da yanlış olduğunu söyleyebilir. Bu iki ifade arasında hiçbir çelişki yoktur.
Aslında feminist açıdan üçüncü bir tutum daha güçlüdür: Ne iç baskıya ne dış savaşa. Savaşa karşı çıkmanın İran İslam Cumhuriyeti’ni savunmakla karıştırılmaması gereken nokta da budur.
Bu tartışmada sıkça başvurulan yanlışlardan biri, sahte bir ikilik yaratmaktır: Ya İran İslam Cumhuriyeti ya da ABD ve İsrail.
Oysa bir feminist bu iki güçten birini seçmek zorunda değildir.
Şöyle diyebilir:
“İran İslam Cumhuriyeti’ne karşıyım ancak emperyalist ve sömürgeci güçlerin İran’ı bombalamasına da karşıyım.”
“İran’daki kadınların haklarını savunuyorum ancak İran’daki kadınların hükümet değişikliği için savaşın bedelini ödemesini istemiyorum.”
“Baskıya karşıyım ancak İran’ın çıkar peşindeki dış güçlerin savaş alanına dönüştürülmesine de karşıyım.”
Bu tutum ne çelişkilidir ne de İran hükümetini desteklemeyi gerektirir. Hukuki açıdan da savaşın başlamış olması her saldırının meşru olduğu anlamına gelmez. Uluslararası insancıl hukuk, askeri hedeflerle siviller arasında ayrım yapılması ilkesini temel alır ve sivillere yönelik saldırıları ve ayrım gözetmeyen saldırıları yasaklar.
Ayrım ilkesi, saldırıların askeri hedeflere yöneltilmesini gerektirir.
Orantılılık ilkesi, meşru bir askeri hedef söz konusu olsa bile sivillere yönelik beklenen zararın aşırı olması halinde saldırının yasak olduğunu belirtir.
Tedbir ilkesi ise devletleri ve silahlı güçleri sivillere yönelik zararı azaltmak için uygulanabilir önlemleri almaya zorunlu kılar.
Dolayısıyla bir feminist, jeopolitik tartışmaya girmeden de şunu söyleyebilir:
Sivillerin bedel ödemesine yol açan her saldırı, uluslararası insancıl hukuk ve etik açısından en sıkı ölçütlerle değerlendirilmelidir.
Ancak bu noktada başka bir soru da göz ardı edilmemelidir: İran hükümeti kendi halkına karşı şiddet uygularsa bir feminist ne yapar?
Feminist yanıt, dışarıdan yürütülen savaş kötü olduğu için içerideki hükümet şiddetinin kabul edilebilir olduğu şeklinde olamaz.
Aksine, iki şiddet biçimi de aynı anda eleştirilmelidir: “İran İslam Cumhuriyeti’nin kadınlara ve halka yönelik baskısına karşı çıkmak; ABD ve İsrail’in İran’a yönelik savaşına karşı çıkmak; İran’daki sivil ve kadın hareketlerini savunmak; sivilleri savunmak; kolektif cezalandırmaya karşı çıkmak; işkence ve idama karşı çıkmak; cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı çıkmak; değişim için siyasi ve sivil yolları desteklemek.”
Bu tutum, iki güçten birini seçmekten mantıksal olarak çok daha güçlüdür. Eğer gerçekten İran halkının hükümetle aynı şey olmadığını düşünüyorsak, bu ilkeyi dış politikada da uygulamalıyız.
Yalan ve demagojiler
“Bizim sorunumuz İran hükümetiyle, halkla değil” deyip ardından bedelini ağırlıklı olarak sıradan insanların ödediği bir politikayı desteklemek, büyük bir yalan ve demagojidir.
Amaç hükümetin davranışlarını değiştirmekse siyasi, diplomatik ve insan haklarına dayalı hedefli araçlar mümkün olduğunca karar alıcıların ve sorumlu yapıların üzerine yoğunlaştırılmalıdır; dış politika konusunda karar verme gücüne sahip olmayan bir toplumun üzerine değil.
Bu yaklaşım, kolektif cezalandırma yerine sorumluluğun bireyselleştirilmesi yönündeki feminist ilkeyle çok daha uyumludur.
Sonuç olarak feminizm, “devletin gücü” ile “insan güvenliğini” birbirine karıştırmamalıdır.
Bir devlet ülkenin güvenliği için savaştığını iddia edebilir. Ancak feminist başka bir soru sormalıdır: Kimin güvenliği arttı?
İran’da çocuğu için endişelenen bir kadın daha mı güvende? Savaş nedeniyle hastanesi tehlike altında olan hamile bir kadın daha mı güvende? Okulu kapatılan bir kız çocuğu daha mı özgür? Evini ve gelirini kaybeden bir aile daha fazla seçme hakkına mı sahip?
Bakış açısını bu şekilde değiştirmek, feminist analizin en önemli özelliklerinden biridir: Odağı devletlerin gücünden insanların deneyimlerine taşımak.
Ve belki de en temel soru şudur: İnsanları özgürleştirmek için onları bombalamak mümkün mü?
Tutarlı bir feminist yanıt, İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı çıkmak ile İran’a yönelik savaşa karşı çıkmanın birbiriyle tamamen uyumlu iki tutum olduğunu ortaya koyar.
Bir feminist savaşa karşı çıkmak için İran hükümetini aklamak zorunda değildir; aynı şekilde İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı çıkmak için ABD ve İsrail’in savaşını desteklemek zorunda da değildir.
Feminist açıdan en tutarlı tutum şudur:
“Ben hem İran İslam Cumhuriyeti’nin kadınlara yönelik baskısına hem de İran’daki halkı kurban haline getiren savaşa karşıyım. İran’daki kadınların özgürlüğü, kadınların ve İran toplumunun kendi iradesiyle, onların özne olma gücünü artırarak gerçekleşmelidir; ülkelerinin dış güçlerin iktidar mücadelesinin savaş alanına dönüştürülmesiyle değil.”
Bu tutum ne İran İslam Cumhuriyeti’ni savunmak ne de İran’ın dış politikasını desteklemektir; insanın kendi geleceğini belirleme hakkını, sivillerin onurunu ve şiddet ile tahakküme karşı çıkma ilkesini savunmaktır.
* Feminist ve siyasi aktivist