Suriye’de güvenlik boşluğu kadınları hedef haline getiriyor

Suriye’de süregelen güvenlik boşluğu kadınları en kırılgan kesim haline getirirken, kurumsal zayıflık ve siyasi-ideolojik gerilimler ise kadınlara yönelik ihlalleri derinleştirerek onları sistematik risklerin odağına yerleştiriyor.

SİLVA AL-İBRAHİM

Haber Merkezi - Suriye’de kadınların bugün yaşadığı gerçeklik yalnızca sayılardan ibaret değil, egemen güçlerin dayattığı radikal bir iktidarın ürettiği derin bir trajediyi yansıtıyor. Bu iktidar, Baas rejiminin on yıllar süren baskısını kısa bir süreye sığdırarak yeniden üretiyor. Bu dönüşüm, yalnızca zalimi değiştirmekle yetinip, zulmü ortadan kaldırmayan bir sürecin başarısızlığını ortaya koyuyor ve kadın bedenlerini sistematik ihlaller ile kontrolsüz güvenlik boşluğunun alanına dönüştürüyor.

Suriye’de kadınların yaşadığı durum yalnızca rakamlardan ya da geçici olaylardan ibaret değil, devrim adı altında sunulan bir krizin sonucu olarak ortaya çıkıyor ve bu kriz başta ABD ve İsrail olmak üzere egemen güçler tarafından inşa edilen adaletsiz ve radikal bir düzeni yeniden üretiyor. Bu yeni düzen, Baas dönemine ait baskı ve yıkımı kısa bir sürece sığdırırken, birçok devrimin yalnızca zalimi değiştirip zulmü ortadan kaldırmadığında başarısız olduğunu ortaya koyuyor.

Yeni yönetimin yarattığı kaosun sonuçları

Suriye’de bugün Heyet Tahrir el-Şam’a bağlı cihatçıların iktidara gelmesinden bu yana ciddi bir güvenlik boşluğu yaşanıyor ve kadınlar bu durumdan en çok etkilenen kesim olarak öne çıkıyor. Bu durumun yalnızca Baas rejiminin çöküşü sonrası doğal bir geçiş sürecinden kaynaklanmadığı, aynı zamanda yeni yönetimin şehirlerdeki kaosun oluşumunda doğrudan rol oynadığı ve Aleviler, Dürziler ve Kürtler gibi topluluklara yönelik mezhepsel ve etnik saldırıları desteklediği görülüyor.

Burada söz konusu olanın yalnızca anlatılar ya da kulaktan kulağa yayılan hikayeler olmadığı, kadınların bedenlerine kazınmış acı bir gerçek olduğu; uluslararası platformlarda takım elbise ve kravatla gerçek yüzünü gizlemeye çalışan yöneticilerin bu gerçeklikten kaçamadığı ve bunun insan hakları kuruluşları ile haber ajansları tarafından belgelerle ortaya konduğu görülüyor.

Araştırmalar korkunç tabloyu ortaya koyuyor

Bu karanlık tablonun en önemli örneklerinden biri, New York Times gazetesinin Nisan ayında yayımladığı kapsamlı araştırma olarak gösteriliyor. Araştırmada, Suriye’de özellikle Alevi kadın ve kız çocuklarının kaçırılmasının arttığı ve bu durumun Esad rejiminin devrilmesinden sonra yaşanan intikam dalgasıyla bağlantılı olduğu aktarılıyor. Gazete, mağdurlar ve yakınlarıyla yaptığı röportajlara dayanarak, saldırılar sonucunda 13 Alevi kadın ve kız çocuğunun kaçırıldığını, bunlardan 5’inin tecavüze uğradığını ve 2’sinin hamile kaldığını doğruluyor. Soruşturmada, Mayıs 2025’te 16 yaşındaki bir kız çocuğunun kaçırılması, yüz günden fazla süre alıkonulması, bu süreçte uyuşturucu verilerek sistematik tecavüze maruz bırakılması ve fidye ödenmesinin ardından hamile olarak geri dönmesi gibi ağır vakalar yer alıyor.

24 yaşındaki başka bir kadının üç hafta boyunca alıkonulduğu, dövüldüğü, tecavüze uğradığı, kesici aletle yaralandığı ve saçları ile kaşlarının tıraş edildiği, ardından fidye karşılığında serbest bırakıldığı aktarılıyor. Bir başka vakada ise bir ailenin 17 bin dolar fidye ödemesine rağmen kızlarının serbest bırakılmadığı belirtiliyor.

Bu bulguların BBC’nin Şubat ayında yayımladığı ve kaçırma olaylarının ideolojik-dini boyutunu, mağdurların zorla dini pratiklere yönlendirilmesini ortaya koyan araştırmayla örtüştüğü; ayrıca Uluslararası Af Örgütü’nün yetkililerin bu suçları soruşturmakta yetersiz kaldığını ve işkence, zorla evlendirme ve benzeri ihlalleri belgelediği belirtiliyor. Buna karşılık Heyet Tahrir el-Şam yetkilileri, kadın ve kız çocuklarına yönelik sistematik bir hedef alma iddiasını reddediyor ve yalnızca tek bir vakayı doğrulayabildiklerini söylüyor.

Feminist Lobisi: Kaçırılmalar münferit olaylar değil

Aynı belgeleme bağlamında, bu yıl Mayıs ayında “Onur Savaşı” başlığıyla yayımlanan “Suriye Feminist Lobisi” raporu, küresel basının ortaya koyduklarıyla doğrudan örtüşüyor. Rapor, 2025 yılı ihlallerinin izlenmesi üzerinden kadın ve kız çocuklarının kaçırılmasının münferit olaylar olmadığını, aksine toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin ve mezhepsel hedef almanın sistematik bir örüntü oluşturduğunu ve yerel toplumlar üzerinde baskı ile aşağılamanın bir aracı olarak kullanıldığını ortaya koyuyor.

Rapora göre sahil bölgesi, Humus ve Hama’da 15 ile 40 yaş arasındaki kadınları hedef alan 82 kaçırma vakası belgelenmiştir. Bunların büyük çoğunluğunu (yüzde 90) kadınlar oluştururken, yüzde 10’unu reşit olmayan kız çocukları oluşturmuştur. En çarpıcı veri ise kaçırılanların yüzde 60’ının bugün hala kayıp olmasıdır. Süveyda’da ise Temmuz 2025 katliamları sırasında 190 kayıp vakası kaydedilmiş, bunların bir kısmı daha sonra arabuluculuk ve takas süreçleriyle serbest bırakılmış, ancak bazı ölümler de raporlanmıştır.

Bu rapordaki tanıklıklar, New York Times’ın mağdurların evlerinden ve yollardan kaçırılması, kontrol noktalarından geçirilmesi, cinsel ve fiziksel şiddete maruz bırakılması ve dini kimliklerinin zorla değiştirilmesine yönelik bulgularıyla örtüşmektedir. Ayrıca BM soruşturma komisyonunun 21 vakayı belgeleyen raporu ve diğer uluslararası bulgularla da uyumludur. Yerel rapor, uluslararası sonuçlarla paralel biçimde geçiş yönetiminin yanıtını yetersiz ve inkarcı bulmakta; bağımsız soruşturmaların açılması, faillerin yargılanması ve hayatta kalanlara kapsamlı destek sağlanması çağrısında bulunmaktadır.

Tablo, sahil ve Süveyda’daki azınlıkların hedef alınmasının ötesine geçildiğinde daha da karanlık bir hal almaktadır. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi raporu, Halep, Şam kırsalı, İdlib, Rakka ve Hesekê’yi kapsayan geniş bir ihlal haritası ortaya koyarak, güvenlik boşluğunun Suriye kadınları için varoluşsal bir tehdit haline geldiğini göstermektedir. Veriler ayrıca suç biçimlerinde ciddi bir dönüşüme işaret etmektedir. Şiddet artık yalnızca kaçırma ve siyasi-maddi şantajla sınırlı değildir, aynı zamanda aile içinde “namus” adı altında katliamların artmasıyla kadınların en temel güvenlik hakkı bile ortadan kalkmaktadır.

Kadın katliamları

Bu karanlık tabloyu tamamlayan bir diğer veri ise yıl başından bu yana Suriye İnsan Hakları Gözlemevi tarafından belgelenen 35 kadın katliamıdır. Bu tekrar eden rakamlar, önceki raporların uyarılarını doğrular niteliktedir: adalet sisteminin çökmesi ve güvenlik güçlerinin hukuku uygulamadaki yetersizliği geçici bir boşluk değil, kadınlara yönelik şiddetin her biçimini yeniden üreten kalıcı bir ortam yaratmıştır.

2025–2026 döneminde yayımlanan BM ve uluslararası raporlar, bu ihlalleri sıkı bir hukuki çerçevede ele almakta ve Heyet Tahrir el-Şam unsurlarına yalnızca zayıflık değil, ideolojik ve mezhepsel ayrımcılığa dayalı bir işbirliği suçlaması yöneltmektedir.

Uluslararası değerlendirmeler, bu uygulamaların savaş suçu ve hatta insanlığa karşı suç düzeyine varabileceğini belirtmektedir. Uluslararası Bağımsız Soruşturma Komisyonu, Aleviler gibi azınlıkları hedef alan öldürme, işkence ve kaçırma gibi sistematik bir örüntü tespit etmiştir. BM uzmanları ise cinsel saldırı ve reşit olmayanların zorla evlendirilmesi dahil olmak üzere kesişen katliam ve mezhep temelli hedef almayı doğrulamıştır.

Kadın bedeni adaletsizliğin en ağır bedelini ödemekte

Öte yandan, Uluslararası Af Örgütü gibi kuruluşlar mevcut grupların radikal ideolojik yapısını eleştirerek, tekfirci ve intikamcı söylemlerin eski rejimle bağlantılı görülen kesimlere yönelik şiddeti beslediğini ve azınlıkların hukuki koruma alanını ortadan kaldırdığını belirtmektedir.

BM ve uluslararası düzeydeki belgelere rağmen, bu vahşetlerin “savaş suçu” kategorisine girdiği vurgulanmasına karşın, uluslararası toplum etkili yaptırım mekanizmaları kurmakta yetersiz kalmaktadır. Bu cezasızlık ortamında kadınlara yönelik kaçırma ve katliam vakaları devam etmekte, kadın bedenleri adaletsizliğin en ağır bedelini ödemeyi sürdürmektedir.