Hegemonya mücadeleleri ve savaşları karşısında kadın örgütlülüğü ve öz savunma

Silahsızlandırma tartışmaları sürerken kadınların ve Kürt halkının öz savunma hakkının nasıl tanınacağı belirsizliğini koruyor. Demokratik Toplum Manifestosu ise öz savunma hakkının devredilemez ve ertelenemez bir hak olduğunu vurguluyor.

BERİVAN ZİLAN

Haber Merkezi - 3. Dünya Savaşı olarak tanımladığımız tarihsel süreç, yalnızca askeri savaşlar üzerinden değil, diplomatik müzakereler, bölgesel ittifaklar ve toplumsal mücadeleler üzerinden yeni bir evreye girmektedir. Bu savaşlar ardından kurulmak istenen yeni bölgesel düzen şekillendirilmeye çalışılırken küresel ve bölgesel hegemonya mücadelesi kadar, halkların ve kadınların geleceğini belirleyebilecek toplumsal özgürlük mücadeleleri de kritik bir dönemece girmiş bulunuyor.

Kapitalist modernite sisteminin hegemon güçleri ile yerel statükocu ulus devletlerin baskı ve sömürü politikaları, yine bu güçlerin yol açtığı askeri ve ekonomik savaşların yıkıcı sonuçlarını en ağır biçimde halklar ve özellikle kadınlar yaşamaktadır.

ABD-İsrail ve İran savaşı

İsrail’in hegemonya alanını ve olabildiğince de toprak alanlarını genişletmesinin ifadesi haline gelen İbrahimi anlaşmayla Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılmasıyla ulaşılmak istenen hedefler vardır ve bu değişmiş değildir. Bununla birlikte, bu planın henüz açığa çıkmamış gizli hedefleri ve yönleri olduğu anlaşılmaktadır.

Bölgesel bir savaşa da dönüşen ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş 107. gününde ateşkes ve ardından da -kalıcı bir istikrarı ifade etmese de- savaşın iki tarafı da ihtiyaç duyduğundan 60 günlük bir anlaşmayla sonuçlandı. ABD ve İsrail iç kamuoyunda da ciddi tepkiler oluştuğundan, Trump’ın seçim hesaplarının bu anlaşmanın yapılmasında belirleyici etkisi olduğu değerlendirilmekte. Savaşan taraflardan ikisi de ABD de, İran da kendini savaşın kazananı ilan etti. Gerçekte iki tarafın da kazanmadığına dair pek çok gösterge bulunmaktadır. İran’da yıpranma düzeyi çok yönlü ve belirgin olsa da, siyasi, askeri ve ekonomik olarak ABD ve İsrail de yıpranmıştır. İran’la mücadele gündemi hem ABD hem de İsrail için kapanmamıştır. ABD, İran’da iktidarı kendisiyle uzlaşmaya zorlamaya devam edecektir.

ABD-İsrail ilişkileri, zaman zaman da çelişkileri çokça gündeme gelmekte, planlarının çakıştığı dönemler ve konular olsa da esas olarak Ortadoğu politikaları bakımından stratejik bir ilişki ve ittifak olarak hareket etmektedirler. İbrahim anlaşmaları ile kalıcı olarak şekillendirilmek istenen bölge hegemonyası mücadelesi kapsamında İsrail-ABD-İran savaşının belli bir süreliğine de olsa anlaşmayla sonuçlanması ardından, İran rejimi yıkılmadığından Türkiye-İsrail arasında bir çatışmadan ziyade uzlaşma, işbirliği ihtimalinin arttığı değerlendirilebilir.

NATO toplantısı: Kürtler için ne planlanacak

Diğer yandan ABD-İran anlaşması ardından gerçekleşecek ilk uluslararası önemli zirve; NATO toplantısı olacak. Türkiye’de 7-8 Temmuz tarihlerinde yapılması planlanan ABD, Fransa, Almanya ve Ukrayna liderlerinin de katılım sağlayacağı söylenen NATO zirvesinin Türkiye’nin önüne de bir yol haritası koyması beklenmektedir. Ortadoğu’da önemli bir bölgesel güç olarak İbrahimi anlaşmaya henüz evet demeyen bir Türkiye vardır. Bu nedenle de NATO toplantısında İbrahimi anlaşmaya dahil etmek üzerinden bir sus payı olarak Ortadoğu kapsamında Türkiye’ye yeniden rol verilip verilmeyeceği, bölge dengelerinde belirleyici bir dinamik olarak Kürtler için ne planlanacağı hususları bölge halkları açısından önemli konu başlıkları oluyor. Yine hegemonya mücadelesi, bölgenin yeniden dizaynına ilişkin politikalar, İran savaşı sonrası ilk zirve olması ile Türkiye’ye Ortadoğu stratejisinde nasıl bir rol verileceği konuları önemli başlıklar olarak dikkatle takip edilecektir.

Diğer yandan Ortadoğu dengeleri açısından hayati bir önem taşıyan Kürt sorununun çözümü konusunda tarihi bir eşikte bulunmaktayız. Türk devleti ya barış ve demokratik toplum sürecini Kürt sorununun çözümü yönünde ilerletecek adımlar atacak ya da sürece dair tavır ve tutumunu farklı yönde netleştirmek zorunda kalacaktır.

Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğü

Bakur Kürdistan’da müzakere ve mücadele süreci ilerlerken, demokratik müzakere normları gereği Kürt halkının iradesi olarak kabul ettiği Önder Abdullah Öcalan’ın esaret koşullarında değil muhataplarıyla eşit koşullarda bulunması, fiziki olarak özgür olması mücadelesi devam etmektedir. Önder Apo’nun süreci doğrudan yönetir ve yürütür halde olmasının kendisiyle getireceği tarihi önemdeki gelişmeler yeterince görülmemekte, yine bunun tersi olarak böylesine kritik bir zaman aralığında anlık müdahale gerektiren bir zamanda, heyetlerle ve mektuplarla sürecin yürütülmesinin tehlikeleri yeterince görülmemektedir.

Tarihi önem taşıyan böylesi bir süreçte, devlet ve iktidar güçlerinin hareketi siyasi ve ideolojik tasfiyeye kilitlendiği, Kürt halkının bu süreçten kazanımla çıktığının düşünülmemesi için kelimelerin dahi seçildiği, bu yönlü özel çaba içerisinde olunduğu görülmektedir. Gerçekleştirilen halk toplantılarında, bu özel savaş diliyle ve dezenformasyon-manipülasyonlarla çarpıtılmak istenen sürecin karakteri ve dönemin kadınlara, gençlere ve halka yüklediği sorumlulukların ele alındığı yansımaktadır.

Barış ve Demokratik toplum sürecinde gelinen aşamada yasal çerçeveye dönük hazırlıklar gündemleşmektedir. Kürt sorununu kalıcı olarak çözmeyi hedeflemeyen  yasal adımların toplumda da kabul edilmeyeceği bilinen bir gerçektir. Sürecin bir tarafı olarak Türk devletinin bu yasaları da içeren yol haritasının niteliği; gerçek bir barışa doğru yol alınıp alınmayacağını gösterecektir.

Türkiye devletinin hukuki olarak demokratik dönüşüm ihtiyacı da, bu temelde anayasal değişiklik de zorunludur. Ancak birkaç yasa ile ya da hukuk maddesinin değiştirilmesi ile Kürt sorunun kalıcı çözümünün, özgür ve eşit yurttaşlığın, demokratikleşmenin sağlanamayacağı da açıktır.  Kürt halkı, Türkiye halkları ne istiyor, ihtiyaç duyulan çözümün niteliği, demokratikleşmenin kapsamı nedir?  Halklar bu dönemde çıkarılacağı söylenen yasalara razı olacak mıdır? Göreceğiz.

Demokratik örgütlenmeler, anadilde eğitim, ekonomi, sağlık, sanat, spor ve diğer toplumsal ihtiyaç konularında devletten beklemeksizin ve ertelemeksizin harekete geçmek gerektiğinin dünya insanlık tarihinde onlarca örneği vardır.  Halklar kendilerini etkili bir baskı öznesi haline getirdiğinde, belirleyici stratejik pozisyonlarının bilinciyle harekete geçtiğinde kazanamayacağı hiçbir değer ve hak yoktur. Şunu da unutmamak gerekir ki, ne kadar geç harekete geçilirse, bu temel değerleri ve hakları elde etmek o kadar zorlu bir hal almaktadır.

Dönemin temel bir mücadele stratejisi olarak, yaşamın her alanında fonksiyonel komünlerin kurulması önünde herhangi bir engel yoktur. Güney Asya’da bisikletle ev ev gezen ve çok az bir ücretle kadınlara sağlık hizmeti sağlayan kadın ağları kurulması gibi çarpıcı örnekler, “kurumsallık”tan “komünleşme”ye pratik örnekler olarak daha fazla incelenmeyi hak etmektedirler. Bir de hem Bakur hem de Rojava Kürdistan’da pratikleşen kimi örnekler de dünya deneyimlerinde yerel demokrasi, yerel yönetimlerin güçlendirildiği yerlerde sorunların çözüm yelpazesinin genişliğini anlamak açısından değer taşımaktadır.

Özel savaş ve öz savunma

Özel savaş uygulamalarının bir sonucu olarak da gelişen kadın cinayetleri-şüpheli kadın ölümleri dikkat çekici biçimde artmaktadır. Bu durum, ciddi tehlikelere işaret etmektedir. Kadın kırımına karşı devleti, zorunlu olarak yerine getirmesi gereken sorumluluklarına zorlamak gereklidir. Ancak bu katliamları olağan, adli sorun sınırlarındaymış gibi yansıtan devlet ve kurumlarından beklentide olmanın yetmediği acı tecrübelerle görülmektedir. Bu nedenlerle de kadınları yaşatmanın yolu olarak esas ve belirleyici olanın; öz savunmanın temel dayanağının bilinçlenme, güç birlikteliği ve örgütlülüğü olduğuna kuşku yoktur.

Kadın devrimi alanı, demokratik ulus çözümünün pratikleşme sahası olan Rojava Kürdistan’da entegrasyon süreci, aynı zamanda bir müzakere ve mücadele süreci olarak devam etmektedir. 29 Ocak anlaşmaları ile başlatılan entegrasyon süreci uluslararası güçlerin gözetiminde-denetiminde yürümesi gerekirken bu temelde ilerlemediği görülmektedir. Bir yandan da mücadeleyi anlamsızlaştırma, kazanım elde edilmemiş ya da verilen emekler bedeller heba olmuş gibi yansıtma temel bir saldırı politikası olarak geliştirilmektedir. Bu nedenlerle de entegrasyona ilişkin kaygılar, yersiz değildir. Ancak buna karşı da kaygılanmakla yetinmemek, Şam Colani hükümetinin temel hak-özgürlükler ve kazanımlar için tehdit oluşturan her yaklaşımını teşhir etmek gerekmektedir. Kamuoyu duyarlılığı korunarak bedellerle sağlanan gelişmelerin gerisine düşmemek için alınması gereken tutumlar alınmalı, sergilenmelidir.

Önder Apo hem Demokratik Toplum Manifestosu’nda hem de heyetlerle görüşmelerde demokratik entegrasyon süreçlerinin hangi şartlarda neyi içerdiğini anlatmış, temel niteliklerine dair önemli vurgular yapmıştır. Çünkü devletler karakterleri gereği entegrasyonu farklı bir kapsama çekmeye çalışacak, erime, teslim alma, hakimiyetlerini sağlamlaştırma pratiğine dönüştürmeyi esas almaya çabalayacaklardır. Bu yönüyle de entegrasyonun gerçek niteliğiyle çelişen her husus müzakere ve mücadele konusu haline gelecektir.

Suriye’nin demokratikleşmesi ve demokratik bir anayasanın yapılması, kadınların, halkların, inanç gruplarının kimlik, ifade ve örgütlenme haklarının yasal-anayasal güvenceye alınması, Suriye ve Rojava Kürdistan’ın geleceği açısından büyük önem taşımaktadır. Özerk sistemin, bunun içinde kadının özgün özerk örgütlenmesinin ve kazanımlarının, kadın iradeleşmesini ve özsavunmasının, toplumsal örgütleme ve yerel demokrasiyi inşa çalışmalarının devamlılığı hayati konulardır. Bu örgütlülüğü dağıtma çabalarına karşı; entegrasyon sürecinin halkların ve kadınların lehine başarıyla ilerlemesi amacıyla gerekli toplumsal reflekslerin, tutumların oluşması ve pratiklerin yürütülmesi olmazsa olmazdır.

Rojhılat Kürdistan’ındaki gelişmeler

Rojhılat Kürdistan’ındaki gelişmelere dönüp baktığımızda; İran’ın ABD-İsrail’e karşı savaştaki pozisyonunu; emperyalizme karşı bir direniş olarak ele alan kimi çevreler olmaktadır. İran rejiminin, halklara ve kadınlara karşı baskıcı yapılanması ve katliamcı uygulamaları, savaşın hemen öncesi ve sonrası arttırdığı idam politikaları, Rojhılat Kürdistanı’nda artan askeri yığınağıyla saldırı tehdit ve pratikleri ne yazık ki kamuoyuna neredeyse hiç yansıyamamaktadır.  Gerçekte öyle sanıyoruz ki; bu nedenle de ezbere bir anti-emperyalist konumlandırmayla böyle bir sonuca gidilmektedir. Bu nedenle de dünya kamuoyuna İran’da yaşama savaşı veren kadınların, halkların sesini duyurmak, rejimin katliamcı yüzünü teşhir etmek, kesintisiz bir kamuoyu baskısı oluşturmak bakımından da  büyük önem taşımaktadır.

ABD ve İsrail başta olmak üzere hiçbir ulus devletin İran rejiminin karakteriyle sorunları olmadığı savaş sürecinde de açıkça dile geldi. Zaten yıkmak ya da değiştirmek gibi bir dertleri olmadığından da rejimle anlaştılar. İran İslam devleti rejimi, omurgasını oluşturan liderlerin kaybının yanı sıra askeri ve ekonomik olarak da ciddi anlamda yıprandı. Bu yıpranmışlığına rağmen İran gerici rejimi, kadınlara ve halklara karşı hala düşmanca tutum ve dinci-milliyetçi-cinsiyetçi hezeyan içindedir. Tarihte de olduğu gibi her sıkıştığında ve zayıfladığında dış müdahaleden daha büyük tehlike olarak gördüğü kadınlara, gençlere ve ‘Jin, jiyan, azadî’ sloganı altında birleşen direnişçi toplumsal kesimlere saldırmaktadır. Saldırılar karşısında yılgınlığa kapılmamak, mücadele ile başarılacağına dair inancı, güveni diri tutmak çok büyük önem taşımaktadır. Yine demokratik ulus çözümü ve kadın özgürlükçü paradigma temelinde güç ve irade birliği yaratmayı esas almak gerekmektedir. İran’ın değişmek, demokratikleşmek zorunda olduğuna kuşku yoktur.

İran savaşı süresince ve anlaşma sonrasında gündeme gelen bir husus da sırada Irak’ın olup olmadığı konusuydu. Ortadoğu’da özel görevlerle yeniden yetkilendirilen Tom Barrak’ın yaptığı görüşmeler ve alınan kararlar bu kapsamda da değerlendirilmekte ele alınmaktadır. Irak Başbakanı Ali Zeydi’nin göreve kabul edilmesinin bir şartı olarak, özelde İran yanlısı milis güçlerin silahsızlandırılması olduğu gündemleşmişti. Hizbullah hariç birçok silahlı milis grup siyasallaşma kararı aldı.

Özgür ve eşit bir yaşam doğru nasıl yol alınır?

Silahsızlandırma tartışmaları gölgesinde hem kadın öz savunması hem de Kürt halkının Kürdistan parçalarında öz savunmasının nasıl bir statüyle ve yasallıkla tanınacağı konusu mevcut durumda belirsizdir. Bu belirsizlik, kendisiyle ciddi ve haklı kaygıları getirmektedir. Ancak hem Önder Abdullah Öcalan’ın savunmalarından hem de Demokratik Toplum Manifesto belgesinden bilmekteyiz ki; zorba erkek ve egemen sistem saldırıları karşısında öz savunma hakkı devredilemez, ertelenemez bir haktır. Canlı olarak var olmanın temel gerekliliklerinden biri de korunma, öz savunmadır. Bu yönüyle de ulus devlet güçleriyle müzakere ve mücadele hususları olmakla birlikte, her koşulda ve nerede olunursa olunsun özü itibariyle net olan öz savunma bilinci, iradesi ve örgütlülüğünü oluşturmaktır.

Kadın özgürlükçü demokratik ekolojik paradigma temelinde mücadele yürütüldükçe her parçada kadın devrimi öncülüğü oluşmuştur. Bu yönüyle de Kürt kadınlarının bilinçlenme düzeyi, sahip olduğu ideolojik ve siyasi güç, öz savunma temelinde sağlanan örgütlülüğünden oluşan bütünlüklü mücadele tüm Ortadoğu kadınları için örnek teşkil etmektedir.

Gerek Ortadoğu’da gerekse de dünyada kadın özgürlük mücadelesi veren kadınların ‘Jin, jiyan, azadî’ felsefesiyle ittifaklar kurmasına, birleşik ortak mücadele zeminleri kurulmasına ve böylece kadın özgürlük mücadelesinin büyütülmesine ihtiyaç vardır. Ancak böylesi bir mücadeleyle kadınlar, ezilenler hak ettiği özgür ve eşit yaşama doğru yol alabilecektir.