İran-ABD müzakereleri kırılgan zeminde: Kadınların sesi masanın dışında

Uluslararası ilişkiler araştırmacısı Nigar Parto, İran ile ABD arasında yürütülen müzakerelerin hala son derece kırılgan olduğunu belirterek, insan hakları ve kadın haklarının görüşmelerde geri planda bırakıldığını söyledi.

ŞEHLA MUHAMMEDİ

Haber Merkezi - İran ile ABD arasında son dönemde yeniden hız kazanan müzakereler, bölgesel dengeler, ekonomik beklentiler ve insan hakları tartışmalarıyla birlikte gündemdeki yerini koruyor. Taraflar arasında imzalanan son mutabakatın kalıcı bir anlaşmaya dönüşüp dönüşmeyeceği tartışılırken, sürecin İran halkına olası etkileri, bölgesel aktörlerin rolü ve insan haklarının müzakerelerdeki yeri de merak konusu olmaya devam ediyor. Siyaset ve uluslararası ilişkiler araştırmacısı Nigar Perto, müzakerelerin seyrini, bölgesel gelişmeleri ve olası sonuçlarını ajansımıza değerlendirdi.

*Son aylarda İran ile ABD arasındaki müzakere sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu mutabakat kalıcı bir anlaşmanın ve gerilimin azalmasının işareti olabilir mi?

Gerçek şu ki bugün tanık olduğumuz şey oldukça kırılgan bir mutabakattır. Bu anlaşma defalarca müzakere edildi, bazı dönemlerde sonuçsuz kaldı, kesintiye uğradı ve hatta birçok kez ertelendi. Bu durum, İran'ın siyasi yapısının bir bölümünün yaptırım baskılarının azaltılması için ve özellikle petrol ile petrokimya alanlarında böyle bir anlaşmaya ciddi biçimde ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.

Son dönemde yayımlanan bazı raporlar, petrol ve petrokimya ihracatına yönelik bazı kısıtlamaların geçici olarak birkaç günlüğüne askıya alındığını gösteriyor. Bu durum petrol satışlarını etkileyebilir ancak yine de kısa vadeli ve istikrarsız bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Genel olarak süreç yavaş ve dalgalı ilerliyor ve çözülmemiş birçok sorunla karşı karşıya bulunuyor.

Öte yandan bu kriz yalnızca İran ile ABD arasındaki ikili bir anlaşmazlık değildir. İsrail de dahil olmak üzere birçok aktörü içeren çok katmanlı bir dosya söz konusudur. Bu nedenle yalnızca iki taraf arasındaki bir anlaşmazlık olarak değerlendirilemez. Ayrıca uluslararası toplumun önemli bir bölümü İran'ın nükleer politikalarına eleştirel yaklaşıyor.

Bu arada Lübnan gibi başlıklar da bu karmaşık denkleme eklenmiş durumda. Lübnan'daki ikili güç yapısı ve Hizbullah'ın rolü, devletin ciddi bir işlevsizlik yaşamasına neden oldu. Hatta kamu hizmetleri ve ekonomik alanda dahi eşitsizlikler ve ayrışmalar ortaya çıktı. Bu durum Lübnan'ı bölgesel gerilimlerin hassas noktalarından biri haline getirdi.

Bölgesel düzeyde Lübnan hükümeti, İsrail ve İran dahil olmak üzere farklı aktörlerin çıkarlarının kesişmesi ve çatışması, krizi daha çok boyutlu hale getirmiştir. Lübnan içinde de Hizbullah'ın geleceği ve ülkenin siyasi ve güvenlik yapısındaki rolü tartışılmaya devam ediyor.

Bu gelişmeler İran içinde de yankı buldu. İç siyasi ayrışmaların artmasıyla birlikte bazı kesimler anlaşmanın gerekliliğini savunurken, bazıları buna karşı çıkıyor. Sonuç olarak hem iç hem de bölgesel anlaşmazlıklar müzakere sürecini daha karmaşık ve öngörülemez hale getiriyor.

Tüm bunların yanında insan hakları meselesi de önemli bir eleştiri konusu olmaya devam ediyor. İdamlar, gözaltılar ve öğrenciler de dahil olmak üzere protestocular üzerindeki baskılara ilişkin çeşitli raporlar bulunuyor. Bazı uluslararası kuruluşlar insan haklarının her türlü anlaşmada açık bir yer edinmesi gerektiğini vurguluyor.

Ancak pratikte ne İran ne de arabulucu ülkelerin büyük bölümü insan haklarını müzakerelerin merkezine taşımaya istekli görünüyor. Bu konu daha çok iç mesele olarak değerlendiriliyor. Bu nedenle insan hakları müzakerelerin kenarında kalmış durumda.

*Buna rağmen şu soru hala geçerliliğini koruyor: Pakistan gibi kendi içinde azınlık hakları ve etnik topluluklarla ilgili sorunlar yaşayan arabulucu ülkelerin rolü düşünüldüğünde, insan haklarını, özellikle de kadınların ve etnik toplulukların haklarını bu müzakerelere dahil etmek mümkün müdür? Yoksa bu görüşmelerin ve arabuluculuk mekanizmasının doğası gereği bu konuların öncelik taşımadığını ve insan haklarının fiilen gündem dışında kaldığını mı kabul etmek gerekiyor? İnsan haklarının bu sürece dahil edilmesi için uluslararası mekanizmalara ve sivil baskıya hala umut bağlanabilir mi, yoksa mevcut süreç böyle bir değişime imkan tanımıyor mu?

Bence hiçbir zaman ve hiçbir koşulda umudumuzu kaybetmemeliyiz. Bu aslında bölgedeki kadınların hakkıdır ve bu mücadele sürdürülmelidir. İran, İsrail, Pakistan, Katar ve Suudi Arabistan dahil olmak üzere bütün bu savaş ve müzakere süreçlerinde karar alma mekanizmalarında neredeyse hiç kadın yer almıyor. Kadınların sesi resmi düzeylerde son derece zayıf. Bunu yalnızca İran için söylemiyorum. İran'ın kendi sorunları var ancak arabulucu ülkelerin durumu da çok farklı değil. Pakistan ve Afganistan da kadın hakları konusunda ciddi krizlerle karşı karşıya. Buna rağmen bu meselelerin resmi düzeyde yeterince gündeme geldiğini görmüyoruz.

Buna karşılık İran, Kürdistan ve diğer bölgelerdeki kadın aktivistlerin sesi daha güçlü çıkıyor. Özellikle Afgan kadınlarıyla dayanışma gösterdiklerini görüyoruz. Yine de iyimserim. Çünkü bu durum bölgedeki kadınların birbirine daha fazla yakınlaşmasına ve dayanışmanın güçlenmesine neden oldu. Hangi dili konuştuğumuz önemli değil; dayanışma olmadan güç de olmaz.

Azınlıklar konusunda da Belucistan'dan Türklerin ve göçmenlerin durumuna kadar birçok ülkede ayrımcılık ve sorunlar yaşanıyor ancak bunlar resmi düzeyde yeterince ele alınmıyor. Sonuçta iki senaryo var: Ya bu mutabakatlar kalıcı bir barışa dönüşecek ya da çıkmaza girecek. Barış ise temel yaklaşımların değişmesini ve yapısal düşmanlıkların bir kısmının geride bırakılmasını gerektiriyor. Bu süreçte kadınlar direnmeye devam ediyor ve aynı zamanda yönetimlerin kendi içlerinde de müzakerelerin geleceğine ilişkin görüş ayrılıkları daha görünür hale geliyor.

*Arabuluculuk seçenekleri arasında neden önce Türkiye devre dışı kaldı, ardından Pakistan tercih edildi ve sonrasında bir Avrupa ülkesi müzakerelere ev sahipliği yapmaya başladı? Ayrıca bu değişikliklerin müzakerelerin seyrine nasıl etki edeceği ve Avrupa’nın süreci farklı bir sonuca ulaştırıp ulaştıramayacağı da merak ediliyor. Bunun yanında Avrupa ülkelerinin rolü de tartışma konusu. Bu ülkeler gerçekten yalnızca gerilimi azaltmak ve çatışmaları sonlandırmak mı istiyor, yoksa kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarını da gözetiyorlar mı? Ve bu durum müzakerelerin geleceğini nasıl etkileyecek?

Türkiye başlangıçta arabulucu rolünü üstlenmek istedi. Ancak ABD ile ilişkilerinin karmaşık yapısı ve Washington’la yaşadığı tarihsel ve siyasi gerilimler nedeniyle bu rolü güçlü biçimde sürdüremedi. Ankara ile Washington arasındaki ilişkiler dönem dönem ciddi anlaşmazlıklara sahne oldu. Türkiye aynı zamanda İsrail konusunda da daha bağımsız bir dış politika izlemeye çalıştı. Bu tutumlar ve daha canlı bir medya ile sivil toplum ortamı, Türkiye’nin tarafsız bir arabulucu rolü üstlenmesini zorlaştırdı.

Daha sonra Pakistan müzakerelere ev sahipliği yapan ülke olarak öne çıktı. Bu tercih kısmen coğrafi konumu ve taraflarla daha dengeli ilişkilere sahip olmasıyla ilgiliydi. Ancak daha da önemlisi, müzakere sürecinin şeffaf olmamasıydı. Çelişkili haberlerin yayıldığı ve resmi şeffaflığın bulunmadığı bir ortamda, daha açık medya ortamına sahip ülkelerde bu görüşmelerin yürütülmesi zorlaşıyordu. Bu nedenle Pakistan daha az tartışmalı bir arabulucu rolü üstlenebildi. Elbette bu tercih de tamamen sorunsuz değildi.

Daha sonraki aşamada görüşmelerin bir bölümü Avrupa ülkelerine taşındı. Avrupa bu süreçte öncelikle ekonomik ve enerji hesaplarıyla hareket ediyor. Çünkü ABD’ye kıyasla enerji akışının istikrarına daha fazla bağımlı durumda. Herhangi bir kesinti ekonomi, ulaşım ve turizm üzerinde ciddi etkiler yaratabilir. Fransa, İtalya ve Portekiz gibi ülkeler bu açıdan daha kırılgan. Almanya gibi sanayi ekonomileri de enerji istikrarına ihtiyaç duyuyor.

Bu nedenle Avrupa’nın rolü daha çok kısa vadeli istikrarı korumaya ve ekonomik sonuçları yönetmeye odaklanıyor; krizin siyasi ve güvenlik boyutlarına derinlemesine müdahil olmaktan ziyade.

*Şimdi bu mutabakatın İran halkı açısından ekonomik sonuçlarına bakalım. Müzakerelerin sürmesi ya da nihai bir anlaşmaya dönüşmesi halinde bunun halkın yaşam koşulları üzerinde olumlu ya da olumsuz ne gibi etkileri olacak? Gerçekten ekonomik iyileşme ve geçim sıkıntılarında azalma mı yaşanacak, yoksa değişiklikler daha çok iktidar yapısı içinde kalıp belirli ekonomik ve siyasi çevrelerin yararına mı işleyecek? Bir anlaşmanın getirileri halkın günlük yaşamına yansıyacak mı, yoksa yalnızca siyasi ve ekonomik elitlerle mi sınırlı kalacak?

Ekonomik açıdan bakıldığında mesele yalnızca Katar gibi ülkelerde bulunan mali kaynakların serbest bırakılmasıyla sınırlı değil. Bu kaynaklar genellikle gıda ve ilaç programları çerçevesinde kullanıma açılıyor; doğrudan ülke ekonomisini güçlendirmek için nakit olarak aktarılmıyor. Geçmiş deneyimler de bu kaynakların daha çok kısa vadeli kriz yönetiminde kullanıldığını, kalıcı kalkınma ve yatırım amacı taşımadığını gösteriyor.

Diğer taraftan yaptırımlar da çoğunlukla tamamen kaldırılmıyor; yalnızca uygulanma biçimleri ve aşılma yöntemleri değişiyor. Bu nedenle ekonomik yapı yine sınırlı ve şeffaf olmayan bir durumda kalıyor. Dolayısıyla bu tür anlaşmaların gerçekten ulusal kalkınmaya yol açıp açamayacağı sorusu önemini koruyor.

İran’da sürdürülebilir kalkınma, istikrarlı uluslararası yatırımların çekilmesine bağlıdır. Bu ise ancak siyasi gerilimlerin azalması ve dış politika yaklaşımının değişmesiyle mümkün olabilir. Aksi halde yatırım göstergeleri düşük kalacak ve yabancı sermaye girişi sınırlı olacaktır.

Burada temel bir ayrım söz konusu: Siyasi yapı kalkınma odaklı bir ekonomi modeline yönelebilecek mi, yoksa gerilim ve ideoloji ekseninde mi kalacak? Bu iki yol ülkenin geleceği açısından tamamen farklı sonuçlar doğuracaktır.

Bütün bu etkenlerin yanında sivil toplumun rolü de önem taşıyor. Son yıllardaki gelişmeler, toplumun etkili olma kapasitesine sahip olduğunu gösterdi. “Jin, jiyan, azadî” hareketi de İran’ın toplumsal ve siyasi hafızasında önemli bir yer tutmaya devam ediyor.