Çin’de ‘Evlilik Pazarı’: Ekonomik başarıya rağmen süren toplumsal baskı
Çin’de “evlilik pazarı”nda ağlayan bir kadının hikayesi, ekonomik başarıya rağmen kadınların hala evlilik üzerinden değerlendirildiğini gösterirken, toplumsal cinsiyet kalıplarının ekonomik gelişmelere rağmen sürdüğüne dikkat çekiyor.
HANAN HARET
Haber Merkezi- Birkaç gün önce, kadın sorunlarına olan ilgimi bilen bir arkadaşımdan WhatsApp üzerinden bir mesaj aldım. Mesaj, Çin’de “Haftalık Evlilik Pazarı” olarak bilinen bir ortamda ağlayan genç bir Çinli kadın hakkındaydı. Görüntülerde, istikrarlı bir işi ve yıllık yaklaşık bir milyon yuanlık (4,5 ila 5 milyon TL) yüksek bir geliri olduğunu belirten 38 yaşındaki kadın, 30 yaşını geçtiği için artık bir hayat arkadaşı bulmakta bunun yeterli olmadığını söylüyor.
Bu hikayeyi geçici ve izole bir olay olarak görmedim; aksine ekonomik ilerleme ile kadının değerinin evliliğe indirgenmesini sürdüren kalıplaşmış yargılar arasındaki ilişkiye dair bir soruya giriş noktası olarak değerlendirdim. Son on yıllarda dünyanın ikinci büyük ekonomisi haline gelen ve endüstriyel ile teknolojik bir sıçrama yaşayan Çin’de, evlenmemiş kadınlar üzerindeki toplumsal baskılar güçlü bir şekilde varlığını sürdürüyor. Bu durum toplum diline de yansıyor; “sheng nü” ya da “artıklar” ifadesi, olumsuz çağrışımlar taşıyan ve bir kadının toplumsal değerinin evlilikle tamamlandığı algısını yansıtan bir terim olarak kullanılıyor.
Kadın statüsünün belirlenmesi
Buradaki ironi, videodaki kadının yoksulluk ya da sosyal dışlanma örneği değil, aksine mesleki olarak başarılı ve ekonomik olarak bağımsız bir kadın olmasıdır. Ancak bu başarı, onu hala evlilik durumunu “yeterlilik” ya da “tamamlanma” ölçütü olarak önceliklendiren toplumsal bir standarttan koruyamamıştır. Bu ironi yalnızca Çin’e özgü değildir. Fas’ta ve Ortadoğu ile Kuzey Afrika’nın birçok ülkesinde de kadınlar son on yıllarda eğitim, iş piyasası ve kamusal hayata katılım alanlarında önemli kazanımlar elde etmiştir. Ancak bu dönüşümler, evliliği ve anneliği kadının statüsünü belirlemenin temel ölçütü haline getiren geleneksel toplumsal bakışı tamamen ortadan kaldırmamıştır.
Kaç tane mesleki ya da akademik olarak başarılı kadın hala aynı soruyla karşı karşıya kalıyor: “Ne zaman evleneceksin?” Otuz yaş üstü kaç kadın, kariyer yolu veya kişisel tercihleri onlara tam bir toplumsal tanınma sağlamak için yeterli değilmiş gibi örtülü yorumlara ya da yargılayıcı sosyal bakışlara maruz kalıyor?
Klişeler yeniden üretiliyor
Bu bağlamda, bölgemizdeki toplumlar bugün hızla ilerleyen maddi modernite ile aynı hızda değişmeyen kültürel muhafazakarlık arasında bir gerilim içinde görünüyor. Aynı durum burada da geçerli. Kadınlar üniversitelerde, iş piyasasında ve karar alma kurumlarında daha fazla yer alıyor; ancak toplumsal hayal gücü bu dönüşüme ayak uyduramıyor ve kadınlığı, bir kadının hayatındaki zorunlu bir aşama olarak evliliğe bağlayan klişeleri yeniden üretmeye devam ediyor.
Bu da daha derin bir soruyu gündeme getiriyor: Ekonomik kalkınma tek başına kültürel yapıları değiştirmek için yeterli mi? Gerçeklik, cevabın karmaşık olduğunu gösteriyor. Kalkınma, maddi göstergelerde bir dönüşüm yaratır; ancak özellikle toplumsal cinsiyet ve cinsiyet rolleriyle ilgili yerleşik sosyal algıları otomatik olarak yeniden şekillendirmez.
Çelişkiyi anlamak için bir örnek
Çin’den Fas’a, Doğu Asya’dan Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya kadar aynı ikilem, farklı bağlamlarda da olsa tekrarlanıyor: Erkeklerin başarısı kendi başına yeterli bir başarı olarak görülürken, kadınlardan her zaman evlilik yoluyla paralel bir “sosyal başarı” eklemeleri isteniyor. Peki bir kadının evlilik durumu neden kişisel bir tercih olmaktan ziyade, değerlendirme ve incelemeye tabi tutulan kamusal bir mesele olarak kalıyor?
Çin’deki “evlilik pazarı”nda ağlayan kadının sahnesi, yalnızca dokunaklı bir duygusal an değil, aynı zamanda ekonomik kalkınma ile kültürel dönüşümün yavaşlığı arasındaki çelişkinin doğasını anlamak için bir giriş noktasıydı. Bu, eşitliğin yalnızca eğitim ve çalışma yoluyla değil, aynı zamanda kadınların statüsünün hazır kalıpların dışında yeniden tanımlanmasıyla da mümkün olabileceğini yeniden hatırlatıyor. Kadınların yaşamlarının tek bir role indirgenmediği, seçimlerinin ve onurlarının toplumun dayattığı ölçütlerle değil, kendi tercihleriyle değerlendirildiği tam vatandaşlar olarak görülmesi gerektiğini ortaya koyuyor.
*Gazeteci