Kayıp yakınlarının bitmeyen mücadelesi
Yıllardır birçok kentte bir araya gelen kayıp yakınları ellerinde karanfiller ve kaybettikleri yakınlarının fotoğraflarıyla aynı soruyu yineliyor: “Neredeler?” Tüm sessizliğe rağmen büyüyen bu bekleyiş, adalet ve hakikat arayışının çığlığına dönüşüyor.
SARYA DENİZ
Haber Merkezi- “Bekleye bekleye geçiyor günler… Gün sağır, dilsiz sustu bülbüller…” diye başlıyor Cumartesi Türküsü ve “Ah ben anayım, Yanmaz canım dışardan kora koysalar, Ümidimi kaybedemezsiniz, Ölsem de ahım tarihi karalar” diye devam ediyor. Bu sözlerde yalnızca bir şarkının hüznü değil, yıllardır çocuklarının akıbetini soran annelerin dinmeyen acısı yankılanıyor. Kayıplar Haftası’nda bir kez daha aynı soru büyüyor meydanlarda: Gözaltında kaybedilenlerin hesabı ne zaman sorulacak?
Galatasaray Meydanı’nda, Amed’de, Batman’da İzmir ve Van’da ellerinde solmuş fotoğraflarla bekleyenler, geçen onca yıla rağmen ne evlatlarının, eşlerinin, ne abilerinin, ablalarının izinden ne de adalet talebinden vazgeçti. “Can kayıp, can kayıp… Allah’ım bu nasıl dünya, bu nasıl ayıp” sözleri, Türkiye’nin hafızasında hala kapanmayan bir yaranın sesi olmaya devam ediyor. Bugün barışın ve yüzleşmenin konuşulduğu bir dönemde, Cumartesi Anneleri’nin yıllardır dile getirdiği hakikat talebi daha da yakıcı bir anlam taşıyor: “Ümidimi kaybedemezsiniz… Ölsem de ahım tarihi karalar…”
Her şey yüzleşme ile mümkün
Türkiye’de yeniden tartışılan barış ve demokratik çözüm süreci, yıllardır karanlıkta bırakılan gözaltında kayıplar ve faili meçhul cinayetler gerçeğini bir kez daha gündeme taşıyor. Kayıplar Haftası kapsamında açıklama yapan insan hakları savunucuları ve kayıp yakınları, “hakikatle yüzleşmeden kalıcı barış olmaz” diyerek devletin geçmişte işlenen suçlarla yüzleşmesi, kayıpların akıbetini açıklaması ve cezasızlık politikasına son vermesi çağrısında bulunuyor. Cumartesi Anneleri’nin 31 yıldır adalet mücadelesine dikkat çekilen açıklamalarda, demokratik toplumun inşasının ancak zorla kaybetmelerin aydınlatılması ve toplumsal hafızanın onarılmasıyla mümkün olacağı vurgulanıyor.
31 yıldır düren arayış
İnsan Hakları Derneği tarafından 1995 yılından bugüne 17-31 Mayıs arasındaki dönem Kayıplar Haftası olarak anılıyor. Bu hafta ile Türkiye ve dünyadaki gözaltında kayıplar gerçeği ile yüzleşmenin sağlanması, kayıpların akıbetinin bulunması ve faillerin adalet önünde hesap vermesinin sağlanması hedefleniyor. Kayıp yakınları ve hak savunucuları 31 yıldır bu haftada başta İstanbul Beyoğlu Galatasaray Lisesi önü olmak üzere Amed, Batman, Şırnak, Hakkari, Dersim, İzmir, Ankara, Adana, Mersin, Van gibi kentlerde kayıp gerçeğini haykırmaya devam devam ediyor.
Devlet politikası
Zorla kaybetme uygulamasının kökeni, tarihi bilgilere göre II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’nda yürürlüğe konulan baskı politikalarına dayandırılıyor. Bu dönemde özellikle muhalifler, Yahudiler ve çeşitli azınlık grupları hedef alınırken, “inkar” unsurunun da sürecin ayrılmaz bir parçası haline geldiği sistematik bir devlet şiddeti ortaya çıktı. 1941’de uygulamaya konulan “Gece ve Sis Kararnamesi” kapsamında işgal altındaki ülkelerde direnişçiler gizlice tutuklanarak Almanya’ya götürülüyor, yargı süreçleri tamamen kapalı şekilde yürütülüyor ve birçok kişi hakkında ailelerine hiçbir bilgi verilmiyordu. Bu yöntem, korku ve belirsizlik yaratarak direnişi bastırmayı amaçlayan bir devlet politikası olarak dikkat çekti.
Yıllar sonra yeniden ortaya çıktı
Savaş sonrası dönemde zorla kaybetme uygulamaları uzun yıllar boyunca uluslararası hukukta açık bir tanıma ve bağlayıcı bir düzenlemeye sahip olmadı. 1960’lı ve 1970’li yıllarda ise yöntem özellikle Latin Amerika’da yeniden ortaya çıkarak Guatemala, Brezilya, Arjantin, Şili, Peru, El Salvador, Uruguay ve Honduras gibi ülkelerde yaygın bir devlet pratiğine dönüştü. Bu süreçte binlerce kişinin kaybedildiği, birçok vakada cenazelerin dahi ortadan kaldırıldığı ve faillerin yargıdan kaçırıldığı bildirildi. Arjantin’de kurulan resmi komisyon, en az 8 bin 960 kişinin kaybedildiğini açıklarken, gerçek sayının daha yüksek olabileceğine dikkat çekti.
1980’ler ve sonrası
1980’lerden itibaren zorla kaybetme vakaları sadece Latin Amerika ile sınırlı kalmadı. Irak, İran, Cezayir ve Sri Lanka gibi farklı coğrafyalara da yayıldı. Özellikle iç çatışma ve güvenlik politikalarının yoğun olduğu bölgelerde bu uygulama, muhalifleri bastırmaya yönelik sistematik bir araç haline geldi. Sri Lanka’da ve Irak’ta on binlerce kayıp vakası rapor edilirken, birçok olayın hala aydınlatılamadığı biliniyor. Benzer şekilde bazı ülkelerde gözaltı kayıtlarının tutulmaması ya da gizlenmesi, kayıpların akıbetinin ortaya çıkarılmasını daha da zorlaştırdı.
Mücadele devam ediyor
Uluslararası alanda ise zorla kaybetme vakalarının izlenmesi ve raporlanması amacıyla Birleşmiş Milletler bünyesinde özel mekanizmalar oluşturuldu. Ancak bu yapıların yetkilerinin sınırlı kalması nedeniyle uzun süre bağlayıcı bir hukuk sistemi oluşturulamadı. Daha sonra kabul edilen uluslararası ve bölgesel sözleşmelerle birlikte zorla kaybetmenin tanımı netleştirilse de, uygulamanın tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik küresel mücadele günümüzde de devam ediyor.
‘Zorla kaybetme’ nedir?
BM Herkesin Zorla Kaybetmelere Karşı Korunması Hakkında Uluslararası Sözleşme’ye göre “zorla kaybetme”, devlet görevlileri ya da devletin yetkilendirmesi, desteği veya bilgisi dahilinde hareket eden kişi ya da grupların bir bireyi gözaltına alması, tutuklaması, kaçırması ya da herhangi bir biçimde özgürlüğünden yoksun bırakması durumunu ifade ediyor. Bu durum, aynı zamanda kişinin nerede olduğuna dair bilginin saklanması veya özgürlüğünden yoksun bırakıldığının inkar edilmesi, kişinin hukuki koruma alanının dışında bırakılması anlamına da geliyor. Bu tanım, özünde üç temel unsura dayanıyor: İlk olarak, kişinin kendi iradesi dışında özgürlüğünden mahrum bırakılması gerekir. İkinci olarak, bu sürece devlet görevlilerinin doğrudan katılımı ya da en azından göz yumması söz konusudur. Son olarak ise, kişinin gözaltında olduğunun kabul edilmemesi ya da akıbeti ve bulunduğu yerle ilgili bilgilerin bilinçli biçimde gizlenmesi bu fiilin tamamlayıcı unsurunu oluşturur.
Sözleşme ne diyor?
Bugün Türkiye’de sayıları binleri bulan aile yakınlarını arıyor ve aynı zamanda BM Genel Kurulu tarafından 20 Aralık 2006’da kabul edilen ve 7 Şubat 2007’de imzaya açılan Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’nin (International Convention for the Protection of All Persons from Enforced Disappearance, ICPPED), kabul edilmesini talep ediyor. Sözleşme 23 Aralık 2010 tarihinde yürürlüğe girdi. Bugüne dek 98 devlet imzaladı ve 76 devlet de taraf oldu. Ancak sözleşmeyi Türkiye henüz imzalamadı.
Sözleşme, devletlere zorla kaybetmeyi suç sayma, soruşturma, failleri cezalandırma ve kayıp yakınlarının haklarını tanıma temel yükümlülüklerini getiriyor. Sözleşme, aynı zamanda taraf devletlerin bir izleme mekanizması olarak Zorla Kaybolmalar Komitesi kurulmasını kabul etmelerini de öngörüyor.
“Hiç kimse zorla kaybedilmeye maruz bırakılamaz” ve “Savaş hâli, savaş tehdidi, iç siyasal istikrarsızlık veya başka herhangi bir olağanüstü durum dahil olmak üzere hiçbir istisnai koşul, zorla kaybedilmeye gerekçe olarak gösterilemez” şeklinde ifade edilen sözleşme kayıpların bulunması akıbetlerinin bilinmesi ve cezasızlık politikasının sona ermesinin bir ön koşulu.
Türkiye’de kayıplar
Türkiye’de zorla kaybetme vakalarının yalnızca 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında değil, 1990’lı yıllarda olağanüstü hal (OHAL) uygulamalarının yoğun olduğu dönemde de sistematik bir devlet şiddeti biçimi olarak ortaya çıktığı biliniyor. Ve bu yıllarda kayıplar giderek artıyor.
İnsan hakları örgütleri, Türkiye’deki kayıplara ilişkin verileri büyük ölçüde kendi kayıtları üzerinden takip ederken, hala resmi ve kapsamlı bir devlet verisi bulunmuyor. Özellikle İnsan Hakları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı gibi kuruluşların raporlarında yüzlerce kayıp vakası yer alırken gerçek sayının çok daha yüksek olduğu vurgulanıyor. Bu dönemde bazı kişilerin akıbeti hiçbir şekilde aydınlatılmazken kimi vakalarda cenazelere dahi ulaşılamadığı biliniyor. Bazı bölgelerde toplu mezarların tespit edilmesiyle kayıplara ilişkin bulgular ortaya çıksa da kayıp yakınlarının yaşadığı belirsizlik ve cenazelere ulaşılamaması ise toplumsal düzeyde derin bir travma olarak değerlendiriliyor.
1995’den bu yana meydanlardalar
Kayıp yakınları, özellikle 1995 yılından itibaren her hafta bir araya gelerek adalet talebini yineliyor. Kayıpların mücadelesini yine en önde kadınlar veriyor. 27 Mayıs 1995’ten bu yana her Cumartesi Galatasaray Meydanı’nda toplanan Cumartesi Anneleri bir ellerinde karanfil, diğer ellerinde yakınlarının fotoğraflarıyla hakikat ve adalet mücadelesi yürütüyor. Beyaz tülbentleri ile Barış Anneleri yakınlarının akıbetini soruyor. Dünyanın her yerinde kayıplar mücadelesinin karşılığı gözaltı, işkence, tutuklama ile karşılık buluyor. Türkiye’deki zorlu mücadele deneyimlerinin bir örneğini gösteren kayıp yakınları, her şeye rağmen meydanlardan vazgeçmiyor. Bu mücadelenin yükü ise çoğu zaman bir şarkı sözünde yankılanıyor: “Yanıma gel, yanıma anne / İki yanımda iki polis / Ellerim kelepçede / Beni bul, beni bul anne.”