22 yıllık hasretin albümü: Acı, direniş ve umut
Eşi ve kardeşi 22 yıldır tutsak, ağabeyi işkence gördü, yeğeni Kobanê’de yaşamını yitirdi. Aynzeliha Çelik, “doğru yoldayız” dediği hayatına koca bir mücadele sığdırdı. Bir gün eşine göstermek için yıllarca çantalar dolusu fotoğraf albümleri biriktirdi.
ARJİN DİLEK ÖNCEL
Riha - “Videolar ve fotoğraflar çektim, o dışarı çıktığında onca yılda yaşananları ona tek tek anlatacağım, her şeyi anlatacağım ona, çünkü ne çocuklarının büyüdüğünü ne de düğününü gördü, torununu tanıyamadı…”
Kurban Bayramı öncesi ziyaret ettiğimiz Aynzeliha (Acar) Çelik’e ait bu sözler.
Aynzeliha Çelik (52) için bayramlar insanların sevdiklerini aradıkları, bir araya geldikleri bir gün olmanın aksine özlemin iki kat arttığı bir gün.
22 yıl önce eşi Mehmet Salih Çelik tutuklandığında en küçüğü 7 aylık, en büyüğü ise 7 yaşında olan 6 çocuğu ile mücadelesini sürdüren Aynzeliha Çelik, “bir ömre çok şey sığdırdım” diyor. O şimdi Barış ve Demokratik Toplum sürecinin başarıya ermesini umut ediyor. Bunu sadece “yoldaşım” dediği eşine, çocuklarının da babalarına kavuşmaları için değil, “dağdakiler ve tutsaklar, annelerinin evine dönebilsin” diye istiyor.
Aynzeliha Çelik’in hikayesini ondan dinliyoruz.
“1993 yılında Mehmet Salih Çelik ile evlendim. 6 çocuğum oldu. Her çocuğumun arasında bir yaş var. Ben özgürlük mücadelesini annem ve erkek kardeşlerim ile tanıdım. Eşim Mehmet de özgürlük mücadelesine bağlıydı. Ancak 6 çocuğumuz olduğu için ben bazen kaygılanıyordum. Öldürülmesinden ya da tutuklanmasından korkuyordum.”
Ancak eşlerin kaygısı da korkusu da mücadelenin önüne geçemedi. Aynzeliha, 2000 yılında eşi ile arasındaki geçen bir diyaloğu şu sözlerle anlatıyor: “Eşime 6 çocuğumuz var, sana bir şey olursa ne yaparız dedim. O da bana ‘bu bir mücadele’ dedi, sonra mücadeleye öncelik verdi. Evliliğimizin 11’inci yılında tutuklandı.”
Eşi, kardeşi ve ağabeyi aynı gün tutuklandı
Aynzeliha’nın eşi Mehmet Salih ile kardeşi Mehmet Acar, 2000 yılında bir polisin ölümünden sorumlu tutulup, gözaltına alınıp tutuklandı. Gözaltına alındıkları yer Aynzeliha’nın ağabeyi Kadir’in evi olduğu için o da “yardım yataklıktan” tutuklandı.
Eşi 36 yıl, kardeşi Mehmet 170 yıl ceza aldı. Ağabeyi Kadir ise 8 yılın ardından tahliye oldu.
Eşi, kardeşi ve ağabeyi tutuklu olan Aynzeliha, o günden sonra cezaevi kapılarında geçen bir ömre acı, özlem ve direniş sığdırdı.
Çocuklarına devrimcilerin isimlerini vermişti: Sterk, Harun, Delil, Mazlum, Vedat ve İbrahim… “5 oğlum bir kızım vardı. Büyük oğlum 8 yıl önce 17 yaşındayken bir araç ona çarptı ve yaşamını yitirdi. Babası tutsaktı, oğlunun taziyesine gelemedi.”
Aynzeliha, mücadelenin içinde her duyguyu barındırdığını söylüyor ancak, “İçeridekiler güçlü duruyorlar ama bunca kayıp ağır geliyor” diyor.
‘Cezaevi kapılarında yüzlerce aile ile tanıştım, hepsinin acısı vardı, onlardan güç aldım’
Yaşadıklarını anlatırken zorlanıyor, zaman zaman ağlıyor.
Ancak çevresinde benzer acılar yaşayan insanların olması yaşadıklarını daha katlanılır kılıyor. Aynzeliha, “Köydeyken, tarım işi yaptım, başkalarının bahçelerinde çalıştım, bazen ev temizledim çocuklarımı böyle büyüttüm. Bana güç veren benim gibi binlerce ailenin olmasıydı. Onları düşünüyordum böylece acım ile baş ediyordum. Çok cezaevi gezdim, cezaevi kapılarında yüzlerce aile ile tanıştım, kızlar, oğullar, anneler, babalar, hepsinin acısı bizimkine benziyordu. Acılarımız ortak diyordum, yıllarca böyle dayandım bu zorluklara, bir de haklı olduğumuzu düşünüyordum, bizim davamız kimlik ve dil davasıydı ve haklıydık” sözleriyle anlatıyor yaşadıklarını.
‘Zaman yavaş ilerliyordu, bir yıl bin yıl gibiydi’
Aynzeliha, haklı bir mücadelenin verdiği gururla konuşurken, Kürtlerin yaşadığı onca kayıp, katliam, işkence hikayesine rağmen hala barışta ısrar etmelerinin çok anlamlı olduğunu belirtiyor ve şöyle diyor: “Yıllarca ağlamayacağım dedim, ayaklarımın üzerinde durmak zorundayım dedim, bir çocuğum öldü ama diğerlerini büyütmeliydim, babaları yoktu, anneleri olarak bu eksikliği doldurmalıydım.
Tabi bunları anlatıyorum ama zaman çok yavaş ilerliyordu, bir yıl bin yıl gibiydi, ta ki çocuklar büyüyene kadar. Artık çocuklarım çalışıyor, bir çocuğumu evlendirdim. Düğünlerini yaptım, babaları görmedi. Bir torunum var, dedesini görmedi. Çocuklarıma bu acıyla baş etmeyi de öğrettim, etrafınıza bakın binlerce insan bizim gibi diyorum. Her şeye rağmen başım dik, biz yanlış yolda değiliz.”
Cezaevi kapıları: Bize ‘terörist ailesi geldi’ diyorlardı
Eşi Mehmet ilk tutuklandığında Urfa Cezaevi’ne gönderiliyor. Aynzeliha ilk kez tanışmıyordu cezaevi ile. Çünkü aile bireyleri de devrimci mücadele nedeniyle çok kez tutsak edilmişti. Daha sonra eşi Mehmet Diyarbakır Cezaevi’ne gönderiliyor, bir Kürt kenti ve yakın olması nedeniyle her fırsatta çocuklarıyla birlikte görüşe gidiyor. Ancak Mehmet Çelik, Rize Cezaevi’ne sürgün ediliyor.
Aynzeliha, “Rize’ye sürgün edildi. Uzak bir şehir, maddi ve manevi olarak oraya gitmek zordu. Her gittiğimizde çocuklarımı ve beni aramalarına rağmen sürekli üzerimizde bir şey saklıyormuşuz gibi imalarda bulunuyorlardı. Eşimin cezaevindeki dik duruşu nedeniyle bize, ‘terörist ailesi geldi’ diyorlardı. Yakın bir şehre gelsin diye sürekli dilekçe veriyordum. Dilekçelerim kabul edilmiyordu. Bu yaşadıklarımız nedeniyle eşim görüşe gelmemi istemiyordu. Ancak ben de çocuklarım babalarını tanıyarak büyüsünler istiyordum” diyor.
Oğlunu, annesini, babasını ve kardeşini kaybetti
Mehmet Çelik, Rize Cezaevi’nde tutsakken oğlunu, annesini, babasını ve erkek kardeşini kaybetti.
Aynzeliha bu süreçte Rize Cezaevi’ne sadece 3 kez gidebildiğini belirtiyor. Nedenini ise şöyle açıklıyor; “Tüm aile aynı anda gitmek istemiyorduk. Allah korusun, bir kaza olursa bütün bir aile yok olmasın diye, biliyorsunuz böyle çok olay yaşandı. Yol uzak, yollar kötü diye her hafta gidemiyorduk. Eşimin annesi öldüğünde görüşe gittim, babası öldüğünde gittim bir kez de kardeşi öldüğünde…Ölüm haberlerini telefonda söylememek için.
Daha sonra Riha’daki Hilvan Cezaevi’ne getirildi. Bu bizim için bayram gibiydi. Her hafta görüşüne gidiyorduk. Cezaevine diğer tutsaklara yönelik ihlallere karşı çıktığı için arkadaşlarıyla birlikte Erzincan Cezaevi’ne sürgün edildi. Sürgün kararı bize bildirilmedi. Ondan bir süre haber alamadık, bir şey oldu sandık. Yıllardır yüreğimiz ağzımızda yaşıyoruz. Yeniden Urfa’ya getirilmesi için dilekçe veriyoruz ama dilekçelerimiz yırtılıp atılıyor.”
‘Artık yeter! toprağın altı insana doydu’
Barış ve Demokratik Toplum sürecini soruyorum ona, umutlu olduğunu belirtiyor: “Artık yeter diyoruz, bunca acıya rağmen barış diyoruz, kimse eşine, çocuğuna hasret kalmasın. Toprağın altı insan bedenine doydu, en büyük hayalim barış. Babalar çocuklarının en güzel günlerini, düğünlerini görebilmeli.”
Pirsûs’un devrimci bir ailesi: Hepsi aynı yoldan yürüdü
Aynzeliha, kendi ailesinden de söz ediyor. Devrimci ve Kürt bilinci olan bir ailede büyüyen Aynzeliha, “3 erkek bir kızdık, küçük kardeşim liseyi bitirdiği gibi Özgürlük Hareketi’ne katıldı. 10 yılın ardından eşim ve ağabeyim ile birlikte tutuklandı. Bir diğer ağabeyim ise Avrupa’dan gelip burada nişanlandı, resmi nikah kıydılar. Ancak nişanlısı Özgürlük Hareketi’ne katıldı, o da bir daha evlenmedi. Eşim ile birlikte tutuklanan ağabeyim ise çok işkence görmüştü, gördüğü işkence nedeniyle hala birçok sağlık sorunu var. Ağabeyimin bir kız bir de oğlu vardı, 8 yılın ardından tahliye oldu. Tahliye olduğu gün onu ziyarete geliyorlardı, hala ziyaretler sürerken, oğlu Özgürlük Hareketi’ne katıldı. 4 yıl sonra Kobanê’de şehit düştü. Yeğenimin cenazesi için taziye evi verilmedi, cenazesi Kobanê’de defnedildi.”
Savaşçı torununun gittiği topraklara sınırdan bakıp durdu
Pirsûs (Suruç) Kobanê’nin sınırında bir ilçe, özellikle Kobanê’ye yönelik saldırılar olduğunda binlerce genç sınırı geçerek savaşa katılmıştı. Zamanla Pirsûs- Kobanê sınırı çocuklarını yitiren anne ve babaların, en uğrak yeri oldu. Sınırın diğer tarafına bakanlar burada çocuklarını anıyordu.
Aynzeliha’nın annesi Saliha Acar da, yıllarca onca acıya dayanmış devrimci bir kadındı. Ancak torununun kaybı onu derinden etkilemişti. O da diğer aileler gibi evinden sınırın diğer tarafına bakıp duruyordu. Çünkü torunu sınırın diğer tarafında yatıyordu. Aynzeliha, “Annem Saliha Acar Pirsûs’da tanınan bir kadındı. Ona ‘Suruç’un annesi’ diyorlardı. Yıllarca partide emek verdi. Yeğenim şehit düşünce annem sağlığını kaybetti. Alzheimer oldu, herkes bir yana torunun acısı bir yanaydı, dayanamadı. Annem 5 yıl önce yaşamını yitirdi. Babam ise şeker hastalığına yakalandı ve o da yaşamını yitirdi. Ailem 1980’den bu yana bu mücadelenin içinde. Bu bilinç ile büyüdük. 80, 90, 2000’liyıllarda hep baskı altındaydık, 91’de tüm evlere baskın yapılıyordu. Bir gün başımızı rahat bir şekilde yastığa koymadık. Evlendim, bu kez çocuklarımla aynı şeyleri yaşadım” diyor.
Anıları kayıt altına alıyor: Dışarı çıktığında ona izleteceğim
Aynzeliha, eşinin uzak şehirlere sürgün edilmesine de tepki gösteriyor. “Amaçları aileleri birbirinden ayırmak. İnsan hiç ailesinden vazgeçer mi? Aileler böyle birbirinden kopar mı? Kısa telefon görüşmelerinde onlara çocuklardan torundan, söz ediyorum. Bazı bayramlar gidemiyoruz. 2 buçuk yıldır Erzincan’da kalıyor. Hava koşulları ve yollar kötü, orada kalacak yer yok, geceden yola çıkmak lazım, görüş saatini sabaha koymuşlar. Geçen yıl kar yağarken gittik. O da bize bir şey olacak diye ‘gelmeyin’ diyor. Çocukların düğün videolarını saklıyorum. Eşim çıktığında ona her şeyi anlatacağım.”
Fotoğraflar sürgün, fotoğraflar cezaevleri…
Aynzeliha, 22 yılda birçok fotoğraf biriktirmiş, hepsi de cezaevi fotoğrafları. İki çanta dolusu fotoğraf albümü getiriyor. Bazı fotoğraflarda çocukları henüz bebek. Yeni çekilen fotoğraflarda ise hepsi yetişkin. Zaman zaman torunu ile birlikte bu fotoğraflara tekrar tekrar baktığını anlatıyor. Fotoğraflar içinde eşi Mehmet Salih Çelik ile düğün fotoğrafları da var. Eşi ve çocuklarıyla birlikte özgür günler istediğini söylüyor.
‘Ağır bir yük bu ama güzel de bir yük’
Süreçten beklentisini şu sözlerle anlatıyor: “Tek isteğimiz birlikte bir yaşam. Bizler dilimizin mücadelesini veriyoruz. Onlar da bir adım atsın, onlar da barış desin. Çok acı çektim, 6 çocuk büyüttüm. Neden bu acıları ben yaşadım diye sormadım, hep başka ailelerin yaşadıklarına baktım. Ağır bir yük bu ama güzel bir yük, bu bir eksiklik değildi benim için. Hikayesi benden daha acı olanlar var, eşim tutuklu oğlum öldü, yeğenim gitti, kardeşim tutsak, ağabeyim ve annem acılar yaşadı ama hala bir umut var diyorum. Yüreğim yansa da yüzüm gülüyordu.”
‘Hayalim, tutsakların ve dağdakilerin ailelerine kavuşması ve barışı görmek’
Son olarak Aynzeliha’ya hayalini soruyorum. Bireysel bir hayal değil onun ki, hayalini ve taleplerini dile getirerek konuşmasını tamamlıyor: “Tabi ki eşimin çıkacağı günlerin hayalini kuruyorum. Çocuklarım babalarına o da özgürlüğüne kavuşsun istiyorum. Ancak daha büyük bir hayalim var; o da barış. Hiç bir çocuk babasını cezaevinde tanımasın, orada görmesin. Toprağın altı da doldu, cezaevleri de doldu. Artık yeter, çocukları babasız bırakmasınlar. İlla ki barış olacak, bu son çare, başaracağız artık. Bu bayramı herkes ailesiyle geçirsin isterdik. Biz dil mücadelesi veriyoruz, bu taleplerimiz karşılansın. Ben Türkçe bilmiyorum, torunumla biraz öğrendim, Kürt olmak suç değil, dilimi seviyorum. Her şeye rağmen mücadele edeceğiz, edebileceğimiz kadar bu mücadele sürecek, ömrümüz yetene kadar, çünkü yolumuz yanlış bir yol değil.”