İran'da tiranlığın tekrarlayan döngüsü

“Kral” ve “Lider” anlatıları arasındaki çatışmanın ortasında bu yazı, iki rejim arasındaki yapısal benzerliklere eleştirel bir bakışla, İran'daki tiranlığın tekrarlayan döngüsünden ve güç ikiliğinin üstesinden gelme gerekliliğinden bahsediyor.

SARAH POURKHEZARİ

Kirmanşan - Dünyanın İran, ABD ve İsrail arasındaki gerilimi yakından izlediği bir dönemde, İran şehirlerinde de küçük ama dikkat çekici toplumsal hareketlenmeler görülüyor. Özellikle son aylarda yaşanan gelişmeler ve savaş atmosferi, toplumun bazı kesimlerinde rejim değişikliği beklentisini ve eski monarşiye dönüş umudunu yeniden gündeme taşıyor. Ancak bu hareketlilik sadece siyasi beklentilerle sınırlı kalmıyor; şehir duvarlarına yansıyan sloganlar üzerinden yürüyen görünmez bir mücadele de dikkat çekiyor.

Şehir surlarındaki sloganlar

Sokaklardan çok duvarlarda kendini gösteren bu “sessiz savaş”, aslında geçmişin izlerini taşıyan bir hafıza alanına dönüşmüş durumda. Şehir surlarına yazılan kısa sloganlar, sadece güncel tepkileri değil, aynı zamanda yıllara yayılan politik ve entelektüel çatışmaların izlerini de barındırıyor. Bu yönüyle duvar yazıları, güç mücadelelerinin, kaybedilen iktidarların ve yeniden kurulan siyasi hayallerin sembolik bir yansıması olarak okunuyor.

Kirmanşan sokaklarında özellikle öne çıkan “Şah’a ölüm” ve “Şah çok yaşasın” sloganları, ilk bakışta birbirine tamamen zıt iki siyasi görüşü temsil ediyor gibi görünse de, aynı tarihsel ve toplumsal zeminden besleniyor. Bu karşıtlık, aslında değişen yönetim biçimlerine rağmen güç ilişkilerinin benzer yapılarla devam ettiğine işaret ediyor. Bu nedenle duvar yazıları, toplumun yalnızca farklı semboller arasında gidip geldiği sürece gerçek bir dönüşümün mümkün olmayacağına dair sessiz bir uyarı niteliği taşıyor.

Dilin değiştirilmesiyle kolektif hafızayı kontrol etmek

George Orwell'in 1984 romanı, hükümetin kelimeleri manipüle ederek ve kavramların anlamını değiştirerek topluma yeni ve aldatıcı bir biçimde diktatörlük kurmayı başardığı bir dünyayı tasvir eder. Bu dünyada, hükümet kurumlarının güzel ve slogan benzeri isimleri vardır, ancak işlevleri isimlerinin tam tersidir; örneğin, Barış Bakanlığı savaştan, Gerçek Bakanlığı ise tarihi tahrif etmekten ve gerçeği çarpıtmaktan sorumludur. George Orwell, gücün dili değiştirerek zihni ve kolektif hafızayı nasıl kontrol edebileceğini gösterir. Ancak edebiyat dünyasından uzaklaşıp gerçekliğe baktığımızda, bu anlamsal tersine çevirmenin sadece edebi bir metafor olmadığını görürüz. Birçok ülkede, baskıcı unvanlar ve yapılar ortadan kaldırılacak şekilde hükümetler düşer, ancak aynı kurumlar yeni isimler ve farklı yüzlerle yeniden üretilir ve bu nedenle isim değişikliği her zaman doğada bir değişiklik anlamına gelmez.

İran İslam Cumhuriyeti'nde İstihbarat Bakanlığı bu olgunun açık bir örneğidir. Adı düzeni, analizi ve ulusal güvenliği çağrıştıran bir kurum olmasına rağmen, kamuoyu algısında ve son kırk yılın tarihsel deneyiminde, siyasi baskının en korkulan araçlarından biri olarak bilinmektedir. Birçok insan için bu bakanlığın ilk görüntüsü istihbarat değil, tutuklama, baskı, zorla itiraf ve muhaliflerin ortadan kaldırılmasıdır. Birçok kişi için, İstihbarat Bakanlığı'nın İslam Cumhuriyeti adıyla birleşmesi, toplum için değil, hükümet için güvenlik sağlayan bir yapıyı hatırlatır, ancak önemli olan nokta, bu bakanlığın kökenlerinin tamamen İslam Cumhuriyeti'nde oluşmamış olmasıdır. Operasyonel bilgisinin, organizasyon yapısının ve yönetim yöntemlerinin önemli bir kısmı, doğrudan Pehlevi dönemi istihbarat ve güvenlik örgütü SAVAK'tan miras alınmıştır.

Tarihsel raporlar ve araştırmalar, devrimden sonraki ilk yıllarda, bazı SAVAK yöneticilerinin ve uzmanlarının yeni kurulan hükümetin istihbarat yapısında yeni unvanlar ve rollerle istihdam edildiğini göstermektedir. Başka bir deyişle, yeni güvenlik yapısı, önceki güvenlik yapısının deneyimi üzerine inşa edildi, onunla çelişmedi. Bu geçiş sadece uzmanlaşmış kuvvetler düzeyinde değil, yöntemler, güvenlik anlayışı ve muhaliflerle mücadele biçimi düzeyinde de gerçekleşti. Tıpkı Pahlavi döneminde SAVAK'ın toplumun siyasi kontrolünden sorumlu olması gibi, devrimden sonraki on yıllarda da İstihbarat Bakanlığı iktidarı korumanın ana sütunlarından biri haline geldi.

Temel fark, İslam Cumhuriyeti'nin, Pehlevi rejiminden farklı olarak, daha geniş bir paralel güvenlik kurumları ağı oluşturmuş olmasıydı; bunlar arasında Devrim Muhafızları İstihbarat Teşkilatı, Devrim Muhafızları İstihbarat Koruma ve onlarca diğer sözde güvenlik birimi yer alıyordu. Ancak bu çokluğa rağmen, İstihbarat Bakanlığı merkezi rolünü korudu ve tüm bu çokluğun toplamı SAVAK düzeyinde de uygulandı. Öte yandan, İslam Cumhuriyeti'nde ideolojik dilin kullanımı, bu kurumları sadece güvenlik araçları değil, aynı zamanda meşrulaştırma araçları haline getirdi. "Zamanın İmamının Meçhul Askerleri" veya "Devrimci Değerlerin Korunması" gibi başlıklar, bu yapılara kutsal ve sorgulanamaz bir görünüm kazandırdı. George Orwell'in 1984'te kastettiği de budur: Güç, dili ele geçirdiğinde tamamlanır.

Hükümetin propaganda makinesi

Pehlevi döneminde hükümet, yaygın sansür ve sıkı hükümet kontrolü altında faaliyet gösteren medya ile İslam Cumhuriyeti'ne çok benziyordu. Ülkenin en yüksek yetkilisi olan Şah, sadece kutsal ve kırmızı çizgi olarak kabul edilmekle kalmadı, aynı zamanda hükümetin propaganda makinesi onu eleştirinin ötesinde bir figür olarak sundu. Şah'ın görüntüsü madeni paralarda, banknotlarda, meydanlarda, duvarlarda ve kamu sembollerinde sürekli olarak yer alıyordu ve Şah'a veya güç yapısına yönelik en ufak bir eleştiri veya muhalefet, SAVAK'tan hızlı ve şiddetli bir yanıtla karşılanıyordu. Tarihsel çalışmalar ve o döneme ait yayınlanmış belgeler, son yıllarda bazı kraliyet yanlılarının o dönemde ifade özgürlüğünün var olduğuna dair iddialarının aksine, yayınlanacak hemen her kelimenin çok katmanlı gözetim ve sansürden geçmek zorunda olduğunu göstermektedir.

Her iki rejimin de siyasi doğasındaki ortaklıklar

Gazeteciler, yazarlar ve siyasi aktivistler keyfi tutuklamalara maruz kaldı ve birçok siyasi mahkum SAVAK gözaltı merkezlerinde ağır işkenceye maruz kaldı veya keyfi mahkemelerde ölüm cezasına çarptırıldı. Bunun tarihsel örnekleri çoktur; Ancak onları hatırlamanın amacı sadece geçmişi gözden geçirmek değildir. Asıl nokta, Pehlevi döneminde var olan baskıcı ve otoriter rejimin birçok özelliğinin İslam Cumhuriyeti'nde de tekrarlandığıdır. Bu benzerlikler, görünürdeki farklılıklara rağmen, her iki rejimin de siyasi doğasında ortak bir kalıbı izlediğini göstermektedir: iktidarın merkezileştirilmesi, muhaliflerin ortadan kaldırılması, medyanın kontrolü ve toplumu baskı altına almak için güvenlik kurumlarının kullanılması.

Peki neden bu karşılaştırma doğrudan ve şeffaf bir şekilde yapılmalıdır? Çünkü tarihi açıklığa kavuşturmak ve bu iki rejimin gerçek doğasını basitçe açıklamak, insanların çarpıtılmış anlatıların ve siyasi propagandanın tuzağına düşmemesine yardımcı olur. Son yıllarda Pehlevi hanedanının tek hayatta kalan üyesi, devrim öncesi dönemin idealize edilmiş bir imajını sunmak için bağlı medya kuruluşlarına büyük yatırımlar yapmıştır; Şah'ın görünüşte halkın hizmetinde olduğu, ülkeyi hızla geliştirdiği ve gençleri eğitim için Avrupa'ya gönderdiği bir dönem.

Bu anlatı o kadar ileri gitti ki, bazen SAVAK'ın bir hizmet ve şımartma kurumu olduğu ve o dönemin baskıcı atmosferinin İslam Cumhuriyeti'nin sadece abartılmış bir hali olduğu öne sürülüyor. Ancak, tarihi belgeler, uluslararası raporlar ve o dönemin hayatta kalanlarının tanıklıkları tamamen farklı bir tablo ortaya koyuyor. Bu karşılaştırmanın amacı birini aklamak veya diğerini yok etmek değil, çağdaş İran tarihinde tekrarlanan bir iktidar döngüsünü göstermektir; bu döngüde hükümetler, isimleri ve görünüşleri ne olursa olsun, baskı, sansür ve muhaliflerin ortadan kaldırılmasına dayanarak kendilerini korumuşlardır. Bu nedenle, toplumun bu gerçeği anlaması, geçmişten farklı bir gelecek inşa edebilmesi ve Pehlevilerin dönüşüyle İran'ın ideal bir ülke olacağını hayal etmemesi için elzemdir.

Temel soru: Toplum olarak görevimiz nedir?

Ancak buradaki asıl soru, on yıllarca tiranlığın hedefi altında yaşamış bir toplumun üyeleri olarak görevimiz nedir? İlk görevimiz gerçekleri analiz etmektir; iktidar arayanların bizim için yarattığı sloganlara, duygulara ve anlatılara teslim olmamaktır. Gerçeği görmeyen bir toplum, kaçınılmaz olarak tekrar eden tiranlık döngüsüne yakalanacaktır. İran, bir yüzyıldan kısa bir sürede iki tam otoriter hükümet yaşadı; yüzeysel farklılıklarına rağmen, iktidarı elinde tutma özünde önemli ölçüde farklılık göstermeyen iki siyasi yapı. İster Pehlevi dönemi ister İslam Cumhuriyeti olsun, yönetimin sonucu baskı, kısıtlama, muhaliflerin ortadan kaldırılması ve halkın mağdur edilmesinden başka bir şey olmadı. Her iki dönemde de halk iktidarın sahibi değil, iktidarın devredilmesinin ana bedelini ödeyen kişiydi.

İktidar tahtına oturma yarışı

Son yıllarda, bu iki otoriter akımın destekçileri birbirleriyle bitmek bilmeyen bir mücadele içindeler; Bu mücadele, halkın kurtuluşu için değil, iktidarı ele geçirmek için kurulmuştur. Bu iki kamptan hiçbiri, toplumu tiranlık döngüsünden kurtarmak için gerçek bir proje sunmamıştır. Tüm çatışmaları nihayetinde özgür, eşit ve insancıl bir gelecek inşa etmek için değil, iktidar tahtına oturmak için bir yarışma olmuştur. Ana sorunumuz, tiranlığın çeşitli yüzleri olduğunu, ancak özünün sabit olduğunu henüz kolektif olarak kabul etmemiş olmamızdır. Bazen askeri üniformayla, bazen türbanla, bazen modern takım elbise ve pantolonla ortaya çıkar ve bazen kendini ulusun kurtarıcısı, bazen de tarihin meşru varisi olarak tanıtır. Ancak sonuçta, tüm bu yüzlerin ortak bir amacı vardır: iktidarın bir azınlığın elinde toplanması ve halkın karar alma sürecinden dışlanması.

Toplum bu modeli tanımadığı sürece, her seferinde aynı eski yapının yeni bir versiyonunun tuzağına düşecektir. Tiranlık ancak insanlar hayal kırıklığına uğradığında, aldatıldığında veya hiç var olmamış altın bir geçmişe tutunduğunda yeniden üretilir. İşte görevimiz burada başlıyor: Tarihi önyargısız bir şekilde eleştirel bir biçimde yeniden okumak, bizi iki tiranlık arasında sıkıştıran yapay ikilikleri yıkmak ve dikkatimizi haklara, özgürlüklere ve insan onuruna, herhangi bir gücü değerlendirmenin temel kriterleri olarak odaklamak. Öte yandan, iktidar merkezli anlatılara karşı halkın bağımsız anlatısını tanımlamak ve kurtuluş vaat eden ancak demokrasi programı olmayan her siyasi hareketi sorgulamak; bu ilkelere bağlı kalarak, bu yolu izleyen bir toplum artık iktidar oyununun kurbanı olmayacaktır.

Geçmişten ders çıkaran bir toplum, aynı tuzağa düşmez

Böyle bir toplum, çağdaş tarihinde ilk kez, gücü yukarıdan aşağıya doğru yeniden tanımlayabilir; yani, geçmişte olduğu gibi sınırlı bir grubun elinde yoğunlaşan güç, halk arasında dağıtılacak ve katılım, özgürlük ve kolektif sorumluluğa dayalı yeni bir döngü oluşacaktır. Geçmişin acı deneyimlerinden ders çıkaran bir toplum, aynı otoriter yapıların kalbinden çıkan anlatıların tuzağına artık düşmeyecektir. Böyle bir ortamda, yalnızca aynı eski güç döngüsünü yeniden üreten önyargılı ve iki kutuplu sloganlara göre hareket etmek yerine, insanlar sloganın ahlaki ve insani ilkesine dikkat edeceklerdir; bu ilke, isimlerin ve sembollerin ötesine geçer, örneğin: ister kral ister lider olsun, tiranın ölümü. Bu cümle bir şiddet çağrısı değil, bir standardın hatırlatıcısıdır; sorunun bireyde değil, ona güvenen herkesin tiranlığa kayacağı baskıcı yapıda olduğunu söyleyen bir standart. Bu ölçütü kabul eden bir toplum, iktidardaki yeni figürler tarafından artık aldatılmayacak ve ilk defa özgürlük ölçütünü iktidar ölçütüyle değiştirebilecektir.