Cezaevi sadece bir mekan değil, sistem: İran’da parmaklıklar evlere taşındı
“Jin, jiyan, azadî” sonrası İran’da baskı yalnızca kadın mahpuslarla sınırlı kalmadı; cezaevi duvarların dışına taşarken, zindan artık bir mekandan çok tüm yaşamı kuşatan bir kontrol ağına dönüştü.
Haber Merkezi – “Jin, Jiyan, Azadî” ayaklanmasının kolektif hafızasında birçok kadının adı yer etti; gözaltına alınan, hapsedilen, ağır cezalara çarptırılan ya da güvenlik dosyalarının yıpratıcı sessizliğinde ve üniversite uzaklaştırmalarında adeta yutulan kadınlar. Ancak bu isimlerin arkasında, daha az görünür ama daha acı verici bir katman daha bulunuyor: Cezaevi dışında, belirsizlik, askıda kalmışlık ve sürekli yıpranma hali içinde yaşamlarını sürdüren aileler.
Bu ailelerin yaşadıkları yalnızca sevdiklerinden ayrı olmanın duygusal acısı değildir; aksine, “bilgisizlik”in bilinçli bir işkence aracına, “aile”nin ise ikinci bir cezalandırma alanına dönüştürüldüğü titizlikle kurulmuş bir iktidar mekanizmasının parçasıdır. Bu nedenle bugün İran’da cezaevi artık sadece duvarlar ve parmaklıklarla çevrili bir mekan değildir; hücreden mahpus annesinin mutfağına kadar uzanan geniş bir acı ağına dönüşmüştür.
İletişimsizlik: Hesaplı bir psikolojik işkence tekniği
Bu baskının en önemli yönlerinden biri, bilinçli olarak üretilen iletişim sorunu. İran’da siyasi mahpusların aileleri çoğu zaman dosyanın detaylarını, mahpusun fiziksel ve psikolojik durumunu, iletişim zamanlarını ya da düzenli görüş imkanını bilmez.
Kesilen telefonlar, muğlak yargı yanıtları, habersiz sevkler ve uzun sessizlikler tesadüf değildir; bunlar psikolojik yıpratma için tasarlanmış bir sistemin parçalarıdır. İletişimsizlik, aileyi umut ile korku arasında askıda tutar: Her telefon kötü bir haber olabilir, her sessizlik yeni bir felaketin başlangıcı. Bu durumda aile ne yas tutabilir ne de huzur bulabilir; yalnızca sürekli bir bekleyiş içinde yaşar.
Bu durum özellikle kadın mahpuslar için daha belirgindir. Uzun süreli hapis cezasıyla Zeyneb Celaliyan bunun sembolü haline gelmiştir. Pexşan Êzîzî ve Verişe Muradî, Kürt kadınlara yönelik yeni güvenlik dosyalarının temsilcileridir. Nergis Muhammedi yıllardır cezaevi, yetersiz tedavi ve iletişim kısıtlamaları arasında sıkışmış durumdadır. Sepideh Qeliyan ise defalarca iletişim kesintileri ve baskı yaşamıştır.
Bu isimlerin yanında onlarca kadın mahpus daha var ve hepsinin durumu şunu açıkça gösteriyor: Bu sistemde “bilgisizlik”, en az hapis cezası kadar bir cezalandırma işlevi görmektedir.

Aile: Cezanın ikinci halkası
İran’da baskı uzun süredir bireyi aşmış, aileye ulaşmıştır. Bir kadının hapsedilmesi yalnızca onun toplumdan geçici olarak çıkarılması değildir; tüm ailenin belirsizlik, baskı ve yıpranma içine itilmesi anlamına gelir.
Aile ne resmi olarak suçludur ne de özgürdür; tehdit, gözetim ve çaresizlik arasında gri bir alana sıkışır. Bu süreçte özellikle anneler, eşler ve kız kardeşler bu yükün merkezine yerleşir.
Onlar aynı anda dava takibi yapar, avukat arar, cezaevi ve mahkeme arasında gider gelir, çocuklara bakar, ekonomik yükü taşır ve psikolojik baskıya dayanır. Bu kadınlar fiilen “hayatta kalma hattının ön cephesi” haline gelir.
Devlet yalnızca mahpusu değil, bilgi akışını da kontrol eder. Ailenin bilgi alma hakkının engellenmesi, acının bilinçli biçimde yeniden dağıtılmasıdır; yani zindanın evin içine taşınmasıdır.
Bu durumun etkisi yalnızca duygusal değildir; ekonomiyi de doğrudan hedef alır. Mahkeme masrafları, kefaletler, ulaşım, iletişim, cezaevi ihtiyaçları ve tedavi giderleri aileyi borç ve yoksulluk döngüsüne sokar. Birçok aile bu süreçte altınını, toprağını, ev eşyasını satmak ya da ağır borçlar almak zorunda kalır.
Bu yük özellikle Kürdistan ve Belucistan’da daha ağırdır. Yapısal yoksulluk ve ayrımcılık nedeniyle kadınlar çoğu zaman güvencesiz işlerde çalışmak zorunda kalır. Bu da ekonomik yıkımın tesadüf değil, baskı politikasının bir parçası olduğunu gösterir.
Ayrıca görünmeyen bir “aile hapishanesi” de vardır: Resmi olmayan çağrılar, tehditler, medya sessizliği baskısı ve sürekli korku. Aile artık özgür bir toplumsal birim değil, “denetim altındaki bir yapı” haline gelir.

Geleceğin baskısı: Kadın öğrenciler ve askıya alınan hayatlar
Bu yapı yalnızca tanınmış mahpuslarla sınırlı değildir. Kadın öğrenciler de bu sistemin önemli bir parçasıdır. Gözaltı, uzaklaştırma, ihraç ve güvenlik dosyaları ile yalnızca eğitimden değil, geleceğin toplumsal imkanlarından da koparılırlar.
Burada baskı sadece siyasi değil, aynı zamanda bilgiye, gelişime ve geleceğe yönelik bir saldırıdır. Sistem yalnızca bugünü değil, geleceği de rehin alır.
Yargı çoğu zaman net karar vermek yerine askıda bırakmayı tercih eder: Uzun tutukluluklar, şeffaf olmayan yargı süreçleri ve bitmeyen dosyalar. Bu durum hem mahpusu hem aileyi sürekli belirsizlikte tutan sonsuz bir cezaya dönüşür.
Bölgesel savaş ve krizler de iç baskıyı artırmak için kullanılır. Her gerilimde gözaltılar artar, idamlar hızlanır, medya alanı daraltılır ve ailelere baskı yoğunlaşır. Böylece dış savaş, iç baskının gerekçesi haline gelir.

Adalet arayan anneler: Canlı siyasi hafıza
Tüm bu baskıya rağmen hafıza susturulamamıştır. Cezaevleri önünde bekleyen anneler, şehir şehir dava peşinde koşan kardeşler ve tüm zorluklara rağmen mahpusların adını yaşatan kadınlar, sessiz ama sürekli bir direniş örmektedir.
Onlar bu krizin canlı hafızasıdır; mahpusların yalnızca bir dosya numarasına indirgenmesini engellerler.

Zindan artık bir kontrol mekanizması
Bu durum yalnızca insan hakları diliyle açıklanamaz. Bu, yaşamı yönetmeye yönelik karmaşık bir sistemdir: Bir kadın hapsedilir, aile yıpratılır, ekonomi çöker, anne hayatta kalma sorumluluğunu üstlenir ve geleceği askıya alınır.
Bu nedenle bugün İran’da zindan yalnızca bir yapı değildir; tüm yaşamı kuşatan bir kontrol mekanizmasıdır. Amaç yalnızca bir insanı hapsetmek değil; onun çevresindeki tüm hayatı denetim altına almaktır: Mahpusun bedeninden annenin psikolojisine, ev ekonomisinden toplumun kolektif hafızasına kadar.