Suriye’de ‘geçiş adaleti’ tartışması: Aynı aktör hem fail hem hakem

Gazeteci Ferah el-Akıl, Suriye’de geçiş adaleti sürecinin ihlallerle suçlanan bir tarafça yürütülen seçici ve siyasi bir araca dönüştüğünü belirtiyor.

ROCHELLE JUNİOR

Süveyda - Suriye Geçici Yönetimi, kendisini geçiş dönemi adaleti sürecinin lideri olarak sunarken, hem geçmişte hem de yakın dönemde katliamlar işlemekle suçlanıyor. Bu durum, sürecin güvenilirliği ve gerçek adaleti sağlama kapasitesi konusunda geniş tartışmalara yol açıyor. Bu çelişki, özellikle geçiş dönemi adaletinin mağdurların haklarının teslim edilmesi ve ihlallerden sorumlu olanların hesap vermesiyle doğrudan bağlantılı olması nedeniyle, Suriye dosyasındaki en karmaşık sorunlardan biri olarak öne çıkıyor.

Geçiş dönemi adaleti sürecinde yapısal çelişki

Süveydalı gazeteci Ferah el-Akıl, Suriye’de mevcut haliyle sunulan geçiş dönemi adaleti sürecinin, bu sürecin özünü zedeleyen derin bir yapısal çelişki taşıdığını belirtiyor. Ona göre geçiş dönemi adaleti dört temel ilkeye dayanır: gerçeğin ortaya çıkarılması, hesap verebilirlik, zararın giderilmesi ve tekrarın önlenmesi. Ancak bu süreci yürüten geçici yönetim, bu ilkeleri hayata geçirmek bir yana, bizzat onları zayıflatmakla suçlanmaktadır.

Gerçeğin ortaya çıkarılması konusunda, geçici yönetimin yalnızca eski rejimin suçlarına odaklandığını ifade eden Ferah el-Akıl, yönetimin kendisinin de daha önce Heyet Tahrir el-Şam ya da El Nusra Cephesi olarak bilindiği dönemde ciddi ihlaller ve savaş suçlarıyla suçlandığını hatırlatıyor. Bunlar arasında İdlib’in Kalb Lozze köyünde Dürzilere yönelik katliam, Hristiyanların zorla göç ettirilmesi ve mallarına el konulması, Adra işçi katliamı ve Şam’daki Kazzaz patlaması gibi olaylar yer alıyor.

Ayrıca ihlallerin iktidara geldikten sonra da devam ettiğini vurgulayan Ferah el-Akıl, 2024 sahil katliamları, Eşrefiye ve Ceramana olayları, Kürtlere yönelik ihlaller ve Süveyda’ya yönelik saldırılar gibi birçok örneğe dikkat çekiyor.

Ferah el-Akıl’a göre gerçeğin ortaya çıkarılması ilkesi, geçici yönetimi de dahil olmak üzere tüm tarafları kapsamalıdır. Bağımsız mekanizmalar olmadan bir tarafın kendi kendini yargılamasının mantıksız olduğunu belirten Ferah el-Akıl, Süveyda toplumunun saldırı sonrasında uluslararası bir hakikat araştırma komisyonu talep ettiğini, ulusal soruşturma komitesini reddettiğini ve ülkeye girişine izin vermediğini ifade ediyor. Bu tutumun temelinde, “sanığın kendi eylemlerini soruşturamayacağı” ilkesi yatıyor. Ayrıca toplanan belgelerin uluslararası mahkemelerde yargılama sürecine taşınabileceğini de vurguluyor.

Gerçek hesap verebilirliğin yokluğu

Ferah el-Akıl, hesap verebilirlik konusunda ise, sahil katliamlarıyla suçlanan kişilere yönelik yürütülen davaların ve Süveyda katliamlarına ilişkin ulusal soruşturma raporunun “propaganda ve birer tiyatrodan ibaret” olduğunu savunuyor. Gerçek bir adaletin, emir veren üst düzey yöneticilerin yargılanmasıyla başlayacağını belirtiyor.

Zararın giderilmesi konusunda ise, ne eski rejimin ne de mevcut yönetimin mağdurlarına yönelik bugüne kadar herhangi bir maddi ya da manevi tazminat sağlanmadığını ifade ediyor.

Tekrarın önlenmesi: İhlaller sürüyor

Tekrarın önlenmesi ilkesine ilişkin olarak, ihlallerin “artıklar” ya da “ayrılıkçılar” gibi gerekçelerle devam ettiğini ve bu söylemlerin şiddeti yeniden üretmenin araçları haline geldiğini belirtiyor.

Ferah el-Akıl, ihlallerle suçlanan bir tarafın yürüttüğü bir geçiş dönemi adaleti sürecine güvenmenin zor olduğunu ifade ederek, mevcut durumun “seçici ve intikamcı bir adalet” olduğunu ve geçiş dönemi adaletinin özünden uzaklaştığını söylüyor. Bu sürecin siyasi hesaplaşma aracına dönüştüğünü vurguluyor. Ayrıca dikkatlerin yalnızca uygulayıcılara yöneldiğini, oysa emir veren üst düzey isimlerin hükümetle uzlaşarak “toplumsal barış” komitelerinde yer aldığını ya da çeşitli görevler üstlendiğini ifade ediyor.

8 Aralık 2024 sonrasında ihlallerle suçlanan kişilerin hala serbest olduğunu ve toplum içinde yaşamaya devam ettiğini belirten Ferah el-Akıl, bu durumun geçiş dönemi adaletini içi boş bir slogana dönüştürdüğünü, oysa bu kavramın özünde mağdurların haklarının teslim edilmesinin yattığını vurguluyor.