Çiğdem Doğu: Önderliğin doğuş gününü bir mücadele gücüne dönüştürmek önemli
KJK Yürütme Konseyi üyesi Çiğdem Doğu, “Önderliğin doğuşu olan 4 Nisan gününü her yerde coşkuyla kutlamak, anlamlandırmak ve Önderliğin fiziki özgürlüğüyle birleştirerek, bir mücadele gücüne dönüştürmek önemli” dedi.
Haber Merkezi - KJK Yürütme Konseyi üyesi Çiğdem Doğu, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın doğum günü ve güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Medya Haber televizyonunda yayınlanan özel bir programa katılan Çiğdem Doğu, 4 Nisan’ı “halkların doğuşu” olarak ifade etti.
KJK Yürütme Konseyi üyesi Çiğdem Doğu’nun değerlendirmeleri şu şekilde:
Önderliğin doğuş gününü başta Önder Apo’ya ve tüm dünya insanlığına, Kürt halkına ve kadınlara kutlu olsun diyorum. 4 Nisan tarihi bir bireyin doğum günü, doğuş günü olarak ifade ediliyor. Fakat böylesi doğuşlar tabii nadirdir tarih boyunca. Sayılı belki ifade edilebilir. Bir insanın doğuşuyla bir halkın yeniden doğuşunun, bir insanın doğuşuyla kadınların özgürlük umudunun yeniden doğuşunun, halkların bir bütün özgürlük uyanışının gerçekleşmesi tarihte fazla rast gelmediğimiz bir gerçekliktir. Önder Apo’nun 4 Nisan’da fiziken doğuşu, bunu 1. doğuş olarak da ifade etmişti. Sizin de dediğiniz gibi 3 doğuş olarak tanımlıyor kendi yaşamını böyle bir 3 bölüme ayırarak da ifade ediyor Önderlik. 1. doğuş 4 Nisan gününe denk geliyor.
Fiziki olarak varoluş, ontolojik olarak varoluş ve kendi yaşamını tanımlarken, ifade ederken 2. doğuş, 3. doğuş diye tanımlaması, yeniden doğuşların gerçekleşmesi. Fiziksel doğuşuyla birlikte ardı sıra yeniden doğuşların farklı biçimlerde gerçekleşmesi. Tabii bu tanımlama da çok farklı bir tanımlama. Her insan tabii ki yaşam boyunca kendisini anlamlandırmaya çalışır, tanımlamaya çalışır. Fakat sınırlıdır, bu tanımlama biçimi, anlamlandırma biçimi sınırlıdır. Önderlikte de bu tanımlama biçimi, kendi yaşamını, kendi kişiliğini anlamlandırma biçimi de gerçekten çok farklı bir biçimde gelişti. İşte 1. doğuş 4 Nisan fiziki doğuşu. 2. doğuş PKK’nin doğuşu diyelim, PKK’nin kurulması ve doğuşu. Kürt halkının özgürlük mücadelesinin doğuşu olarak da ifade edebiliriz. 3. doğuş da işte Uluslararası Komplo ile birlikte İmralı sürecinin başlaması ve İmralı ile birlikte aslında daha köklü bir ideolojik sorgulama süreci içerisine, stratejik paradigmasal dönüşüm süreci içerisine girdiği süreç olarak ifade edebiliriz. Bunu da yeniden bir doğuş olarak tanımladı.
Bu tabii ki dediğim gibi sadece bir insan ömrünü ilgilendiren bir şey değil. Sadece Önder Apo’nun hayatını ilgilendiren işte 77. yaşı oluyor bu yıl. Bu 77 yaş, bu kadar ömür aslında aynı zamanda bir halkın yeniden dirilişinin ömrü oluyor, zamanı oluyor. Kadınlar boyutuyla baktığımızda kadınların kendi öz gücüyle, öz dinamiğiyle, öz iradesiyle yeniden ayağa kalkması ve mücadele yürüyüşünü gerçekleştirmesi oluyor. Onun doğuşu, Önder Apo’nun doğuşu aslında başkalarının da doğuşuna dönüşüyor. Bu dediğim gibi çok farklı bir gerçeklik. Felsefi olarak da, ideolojik olarak da, paradigmasal olarak da daha da anlaşılması, derinleştirilmesi gereken bir gerçeklik oluyor. Bu üç doğuşla birlikte kendisini yeniden anlamlandırmak bir bütün aslında halkların özgürlük mücadelesini de yeniden anlamlandırmaktır, kadınların özgürlük mücadelesini de yeniden anlamlandırmaktır.
Toplum-birey çelişkisini ifade ediş biçimi
Yine toplum ve birey ilişkisi açısından baktığımızda da, belki de günümüz kapitalizminin en fazla üzerinde oynadığı, tahrip ettiği, aşındırdığı gerçekliklerden biri de budur, ikilemlerden biri daha doğrusu. Toplum-birey ilişkisi aslında doğallığına bırakıldığında gayet diyalektik bir ilişki gücüne sahip. Gayet doğal bir ilişki gücüne sahip. Fakat egemenliğin özellikle de kapitalist egemenliğin müdahalesiyle birlikte burada çok ciddi bir uçurumsal bir çelişki ortaya çıktı. Toplumla birey arasında. Önder Apo şahsında biz bunu da görüyoruz. Önder Apo bir bireydir ama o birey kendi içinde toplumsal gerçekliği de o kadar aslında uyumlu ve dengeli bir biçimde ifade ediyor ki, onun gerçekliğinde hani sosyalizm mücadelesinde insan böyle ifade edebilir.
Önder Apo gerçekliğinde, onun birey gerçekliğinde toplum olmak. İşte toplumun da Önder Apo gerçekliğiyle birlikte hem toplum hem de birey olması o sosyalist mücadele, demokratik toplumcu sosyalizm diyoruz biz buna. Böyle bir rotaya girmesi böyle de bir anlamı ifade ediyor. Hani bu birinci doğuş, ikinci doğuş, üçüncü doğuş diye tanımladığımız gerçekliğin aynı zamanda ortaya çıkarttığı bir realite diyelim. Burada bir de şunu da söylemek isterim; bir hep kendini aşma durumu var. Hani felsefi olarak da baktığımızda bir insan ömrünü nasıl geçiriyor? Bir insan diyelim ki doğuyor, büyüyor işte vakti geldiğinde ölüyor. Ama bütün bu ömrü boyunca acaba kendi varlığını kendi anlamına tekrar ederek mi yaşıyor? Yoksa kendi varlığını yeniden yeniden anlamlandırarak, her defasında kendisini aşarak mı varlığını tanımlıyor? Bu çok önemli bir şey. Bu açıdan da baktığımız zaman Önder Apo’nun hep böyle bir kendini aşma mücadelesi, kendini farklılaştırma, hep farklı bir anlam kazanma mücadelesini yaşattığını da görüyoruz.
Bu anlamda birinci doğuş, ikinci doğuş, üçüncü doğuş derken, aslında ikinci doğuşla birlikte yeni bir hem bireysel varlığı açısından hem de toplumsal varlık açısından bir doğuş süreci oldu. Ama o mücadele içerisinde hep böyle bir kendini sorgulama da var, hep kendini aşma mücadelesi de var. Bu mücadele öyle bir aşamaya geliyor ki özellikle İmralı ile birlikte daha derinlikli bir boyuta ulaşıyor. Devletçiliğin, iktidarcılığın, reel sosyalizmin daha derinliğine sorgulandığı ve aşıldığı, sadece sorgulamak değil aynı zamanda aşıldığı bir gerçeklik oluyor. Orada yeni bir aşama ortaya çıkıyor. Üçüncü doğuş dediğimiz İmralı ile birlikte demokratik ulus, demokratik konfederalizm, bugün demokratik toplum diyoruz, demokratik entegrasyon, komünler, komün gerçekliği, demokratik toplumcu sosyalizm aslında bu üçüncü doğuşun yeni bir aşamasını ifade ediyor. Daha da derinleşmiş bir biçime.
*Şunu söyleyebilir miyiz? Önder Apo’da reddediş yok aslında. İkinci bir doğuş o birinci doğuşu reddettiği anlamına gelmiyor. Ya da üçüncü doğuş ikinci doğuşu tamamen reddettiği anlamına gelmiyor.
İnkar diyelim. Aslında reddediş var fakat bu reddediş biçimi inkar ederek gelişen bir reddediş biçimi değil. Bu da tabii ki diyalektiği algılamayla bağlantılı bir boyut ki en son manifestoda da Önderlik bu diyalektik materyalizm olarak da oldukça güçlü bir biçimde de açımlıyor. Orada o diyalektiğin işleyiş biçimi gerçekten farklı. Hani diyelim ki biraz daha böyle normal toplum içerisinde, normal yaşam içerisinde böyle katı reddedişler vardır. Katı inkar vardır aslında. Bir çelişkili bir gerçekliği, sorun olan bir gerçekliği böyle tümden reddeden bir yaklaşım vardır. Dogmatik bir yaklaşım vardır. Fakat işte önderliğin diyalektiğinde yaklaşım biçiminde böyle eskiyi tümden reddeden ya da sorun olan, çelişkili olan gerçekliği, reddedilmesi gereken gerçekliği onunla çok kıyasıya bir mücadele ama onu böyle tümden yok etme temelinde değil. Onun içinde var olan kalıcı değerler var. Toplum için, birey için, anlamlı bir yaşam için, doğa için, kadınlar için vs. Yaşamı barındıran tüm gerçeklikler için varsa bir anlamı Önderlik mutlaka onu görüyor, onu koruyor. Ona aslında eklemeler yapıyor. Ona biraz daha güçlü anlamlar katıyor.
Doğuşunun yeni doğuşlara gebe olması
Fakat bir de reddedilmesi gereken boyutları var. Bir de aşılması gereken boyutları var. Diyelim ki PKK gerçekliği ortaya çıktı. Geçen yıl biz PKK’yi feshettik. PKK’yi feshederken biz bir bütün PKK’nin ortaya çıkartmış olduğu bütün değerleri, direniş değerlerini, mirasını fesih mi ettik? Bütün bunları red mi ettik? Hayır. Bunun içerisinde özellikle reel sosyalist program, strateji, onun yaratmış olduğu anlayış, yaklaşım biçimi. Aşılması gereken boyutlar itibariyle onlar elbette ki aşıldı. Ama bir de çok büyük değerler tabii ki bunun içerisinde açığa çıktı. Ne yapıyoruz? O değerleri Önderliğin bu yaklaşım biçimiyle aslında onu daha da büyüten, daha da derinleştiren, geliştiren bir boyut katarak aslında onun var oluşunu devam ettirme, süreklilik kazandırma. Böyle de bir mücadele biçimi olarak insan değerlendirebilir.
Evet, şimdi doğuş kavramsallığına da insan bakarsa, doğuş aslında var oluşu ve yaşam gerçekliğini ifade eder değil mi? Ona işaret eder. İnsan nereye doğuyor? Yaşama doğuyor. Bir canlılığı ve bir var olma gerçekliğini ifade ediyor. Şimdi Kürdistan gerçekliğinde baktığımız zaman, Kürdistan realitesi işte o yıllar, 1949’lu dönemlere gidersek, o dönemin koşullarına bir doğuş var. O yaşamın, yaşam gerçekliğinin içine doğuş var ki, bu doğuşun realitesine baktığımız zaman, bu tamamen işte diyelim ki Kürdistan’ın sömürgecilik altında ezildiği, inkar edildiği ve imhaya tabi tutulduğu bir yaşam gerçekliği. Böyle bir yaşama doğuyor aslında ve bu yaşamın, evet 7 yaşından itibaren, çok küçük yaşlardan itibaren, bu yaşamın yaşam olmadığını sorgulayan bir bilinç yapısı var. Hani o dönem açısından çocuk yaşta bilinç diyemez insan.
Fakat bir şüphe dediğiniz gibi, bir sorgulama, bunu hissetme, işte sezgi diyoruz. Bu sezgiyle hep yaşama bakmak, doğuşunun hep sürekli yeni doğuşlara gebe olmasının en önemli nedenlerinden bir tanesi de, hep o yaşamı sorgulama biçimi. Yaşam böyle yaşanıyor. Komşular böyle yaşıyor. Akrabalar böyle yaşıyor. Annesi öyle yaşıyor. Babası, kız kardeşi öyle yaşıyor. Yaşıyor ama bu yaşam gerçekten doğru bir yaşam mı? Bu yaşam gerçekten özgür bir yaşam mı? Hep böyle bir şüpheyle bakmak ki Önderlik o açıdan da hep diyor, ben çok septik bir kişiliğim. Sürekli şüphecilik, hep sorgularım. Bu hem kendi realitesini, kendi kişilik gerçekliğini sorgulama, hem toplumsal gerçekliği sorgulama, hem de bir bütün yaşamı sorgulama. Yaşam derken de sadece insan yaşamı açısından değil, hayvansal, doğasal yaşam, evrensel yaşam, bütün toplumların yaşamı sadece Kürt toplumunun yaşamı açısından değil, yahut da cinsler açısından baksak, sadece erkek açısından değil, kadın açısından da bakan hayata, bir de bu gözle bakan.
Şimdi böyle bir sorgulayıcı bir gözle, böyle hep şüpheyle yaşama baktığında şunu görüyor, bu hayat yanlış bir hayat. Bu hayat bu biçim ile yaşanmayacak bir hayat. O zaman mücadele nereden ortaya çıktı diye sorarsak ve yine mücadelenin çok değişik bir tarza gelişmesinin nedenini sorgulayacak olursak, gerçekten de bunu görüyoruz. Örneğin reel sosyalist bir programla, strateji ve taktikle ortaya çıkan bir PKK gerçekliği var. Tüm dünyada reel sosyalist ülkeler birer birer yıkılırken, koskoca devletler birer birer yıkılırken, PKK gerçekliğinin ayakta kalması o yıllarda, 90’lı yıllarda ve hep mücadelesini büyüterek devam etmesinin çok önemli bir yanı bu. Aslında yaşam dinamiğini yakalayan, bu yaşam yanlıştır, o zaman yaşam nasıl yaşanmalı? O zaman işte yeni doğuşlar olacak, yaşam devam ediyor ama bu yeni doğuşlar olduğunda bu doğuşlar hangi yaşama doğmalı? Nasıl bir yaşama doğmalı? Bu yaşam nasıl anlamlı olmalı, doğru olmalı, güzel olmalı, iyi olmalı?
Önderlik diyalektik mücadele hedefini aslında her zaman yaşadı. Bütün bir yaşamı hala da, manifestoyla birlikte çok güçlü felsefi sorgulamalar var, evrensel sorgulamalar var, insan yaşamı, işte bir kadın yaşamı, erkek yaşamı, cinsler gerçekliği açısından, tarihsel diyalektik açısından baktığımızda, bütün bunlarla hala da çokça uğraşan bir gerçekliği var. Bu insan yaşamı açısından çok önemli bir şey. Bizim de Önder Apo’nun yaşam felsefesi, yaşam mücadelesi açısından belki de en fazla sorgulamamız gereken noktalardan birisi de budur. Ben doğdum, yaşıyorum ama nasıl yaşıyorum? Doğmak yetmiyor, sadece yaşıyor olmak yetmiyor. Aynı zamanda eğer bir insan olarak yaşıyorsak, biz bir insan varlığı isek, o zaman bu insan varlığının diğer canlılardan farkı ne olacak? Farkımız nedir? Anlam yaratmaktır. O zaman benim yaşamımın anlamı nedir? Ben anlamlı yaşıyor muyum diye sorgulayarak tabii ki yaşamımı devam ettirebilmek çok önemli bir felsefe oluyor.
*Siz de belirttiniz, doğuş, yeniliği ve dünyaya gelmeyi ifade ediyor. Güzel ve heyecan uyandıran bir yanı olsa da, yenilikte biraz korku uyandıran bir yan da var. Çünkü bilinmezliklerle de dolu. İnsan var olan yaşama alışıyor, alışkanlıklar, öğrenilmişlikler var. Yeniliğin bunları biraz ters-düz eden bir yanı da var. Bu anlamda şunu söylemek mümkün mü? Önderlik tüm bu doğuşları gerçekleştirirken aslında büyük bir cesareti de gerektiriyordu. Bu cesareti de gösterdi. Bunu şu açıdan önemli görüyorum. Özellikle kadınlar ve gençler var olan sistem içerisinde, evet kabul etmediğimiz şeyler var, yaşamak istemediğimiz durumlar var. Fakat bunları değiştirebilme cesareti, Önder Apo’daki gibi yeni bir doğuşu gerçekleştirme cesaretini gösteremiyoruz. Bu anlamda en büyük fark aslında o cesareti de ortaya koyabilmek değil midir?
Evet, aslında çok önemli bir soru. Biz insanlar çok tuhaf varlıklarız. Aslında insan evrene baksa, dünyaya baksa, etrafına baksa, her şey bir dönüşüm süreci içerisinde. Her şey bir hareket halinde, her şey bir değişim, dönüşüm. Yaşamın yaşam dediğimiz olgunun, gerçekliğin en temel özelliklerinden bir tanesi daimi bir dönüşüm içerisinde olması. Kalıcı olana da değiştirici olana da içinde barındıran bir süreç olarak yaşam. Böyle yaşanıyor. Ama insan işte öyle bir varlık ki hem kendi içinde çok büyük anlamları da yaratıyor. Ama biz de işte dönüşümsüzlüğüyle ya da dönüşümden, siz dediğiniz gibi, dönüşümden korkan gerçekliğiyle de anlamsızlığı da yaratıyor aslında. Hani böyle de bir realitesi var. Belki insan yaşama açısından, insan gerçekliğinden çokça şey söylenebilir ama bir şunu da söyleyebiliriz. İnsanda bir anlamda anlamla anlamsızlık, dönüşmekle dönüşmemek gerçekliği. Kendini dönüştürmeyle illa bir şeye böyle takılıp kalma, çakılıp kalma gerçekliği gerçekten çok büyük bir mücadele ve savaşın içerisinde.
Bu niye böyle? Tabii ki dediğiniz gibi bunun çok önemli nedenlerinden biri o. Doğuş, bir çocuğun doğuşunu düşünelim de bir çocuk doğuyor, o çocuk hiçbir şeyin bilincinde değil. En azından mevcut bilimde öyle biliyoruz. Belki bazı şeyleri hissediyor. Bilim şimdi onu da giderek keşfediyor. Fakat bilinç dediğimiz anlamda, anlamı yaratma anlamında söylüyorum. Bu kapsamda baktığımız zaman işte bir çocuk fiziksel olarak hayata geldiğinde aslında çok büyük bir acıyla hayata geliyor. Anne de çok büyük bir acı çekiyor değil mi? Büyük bir acıyla çocuğunu doğuruyor. Çocuk da ilk doğduğunda ilk nefes alması bile çok büyük bir acıyla gerçekleşiyor. O yüzden çocuklar doğduklarında ağlıyorlar. Bu tabii büyük bir acı ama hani bu da hayatın bir gerçekliği. Anlamın bir boyutu da acıdır aslında, zorluktur. Aslında acı da zorluklar da mücadele de çelişkiler de hayatın olmazsa olmaz gerçeklikleridir. İkilem yoksa, çelişki yoksa, mücadele yoksa, bu mücadele içerisinde çekilen acılar yoksa o zaman o hayatta yaratım nasıl ortaya çıkacak, anlam nasıl ortaya çıkacak insan açısından.
Her şey güle oynaya olmuyor. Kapitalizmde yeni yaşam, farklılık, böyle hiç acı çekmeksizin, rahat, konformist bir biçimde işte değişiklikler yaratın hayatınızda, farklılıklar yaratın diyen birçok şey var. Böyle bir şey yok. Böyle bir hayatın böyle bir anlamı yok daha doğrusu. Dolayısıyla şunu tabii ki anlamak gerekiyor; kadınlar açısından da, gençler açısından da hayata bir de böyle cesaretle yaklaşmak, dönüşüm anlamında. Kapitalizmin bize empoze ettiği, önümüze koyduğu bir yaşam gerçekliği var. Şunu işte Önderlik gibi sorgulayacağız; benim bu yaşadığım yaşam mıdır gerçekten? Yaşam diye önüme sunulan şeyler var; iyi bir ev, iyi bir araba, güzel bir kadın, güzel bir erkek, ne bileyim işte bir sürü şey var. Rahat bir yaşam, çok para, değil mi? Bunlar diyelim ki insanın önüne sunulan şeylerdir. Peki bunlar gerçekten hayatın anlamı mı oluyor? Bunları yaşamak yaşam mıdır gerçekten? Hani bunları sorguladığımızda kaldı ki dünyanın büyük bir çoğunluk nüfusu zaten yoksulluk içinde, açlık içinde, bütün bunlarla hiç alakası bile yok zaten, alakası yok.
Değişime cesaret etmek gerekiyor
O zaman dünyanın bu kadar büyük orandaki nüfusunun şunu düşünmesi lazım, başta da gençler. Bu hayat bir insana layık bir hayat değildir, toplumun yaşaması gereken bir hayat değildir. Hayat başka bir şey, yaşam başka bir şey. İşte bunu sorgulamaya başladığımız anda ve buna cesaret ettiğimiz anda bu yaşam yaşam değildir. O zaman yaşam nedir? O zaman insan gerçekliği nedir? Ontolojik olarak, epistemolojik olarak insan varlığının evrende, dünyada, doğa içinde ya da bütün bu toplumlar içerisinde ben olarak benim anlamım nedir? Bunları sorgulayan bir düzeye ulaşmamız lazım. Bu vahşi kapitalizm gerçekten o kadar korkunç bir biçimde saldırıyor ki belki de bu saldırının en yıkıcı şeyi yaşam anlayışımızı yıkmasıdır, yaşam gerçekliğini yıkması. O zaman cesaretin, evet tıpkı Önder Apo’da olduğu gibi, işte dönüşüme cesaret etmek, değişime cesaret etmenin burada ortaya çıkması gerekiyor.
Evet bunun zorlukları vardır ama güzellik de zaten burada, o zorluğun yaşanmasında, o zorluğu birlikte aşmak değil mi? Ben olarak ben bunu aşamam ama biz olarak bunu aşmaya çalıştığımızda orada ortaya çıkan komün ruhu, komünal toplum olarak birlikte yaşamak, bir şeyi birlikte yapmak. Bu gerçekten yaşamsal anlamda yaşamı sevme, yaşama bağlanma anlamında çok ayrı bir düzey ve aşamayı yaratıyor. Bizim mücadele gerçekliğimiz açısından insan bunu söyleyebiliyor; bir işte kapitalist sistem içerisinde yaşadıklarımız var ama bir de diyelim ki PKK hareketine katıldıktan sonra yaşadığımız bir yaşam biçimi var, bir ilişki biçimi var. Bütün bunlarda insan o farkı o kadar iyi görüyor ki yaşamın güzelliğinin bir de biz olmakta, birlikte yaşamakta, birlikte yaşamanın zorluklarını görerek, bilerek, kendini yeniden yaratarak işte o Önderlikteki birey toplum diyalektiği diyoruz da, onun toplumsallaşması, daha genelleşmesi olarak da insan ifade edebilir.
*Bu doğuş aşamaları başta Kürt halkı olmak üzere Ortadoğu halklarında büyük değişimler, dönüşümler yarattı. Halkların da doğuşu olduğu denebilir aslında. 4 Nisan kutlamalarına baktığımızda sizin de başta ifade ettiğiniz gibi bu süreç aslında bir kişinin doğuşunun bir halkın doğuşuna, kadınların doğuşuna, halkların doğuşuna evrildiği bir süreci de ifade ediyor. Ama özellikle kadınlar için nasıl bir anlam ifade ediyor, kadınlar için nasıl bir doğuşu ifade ediyor?
Belki de en derin varlık sorunu yaşayan varlık kadın oluyor. Hep Kürt halkı açısından ifade ediyoruz ya, Kürt halkı varlığı inkar edilen bir halktı. Bu varlık sorunu belli oranlarda aşıldı zaten, bunları sürekli ifade ediyoruz. Şimdi kadın açısından da baktığımızda bu tabii ki bu son yüz yıllık, iki yüz yıllık, üç yüz yıllık değil, on binlerce yıllık bir aslında var olma sorunu olarak ortaya çıkan bir sorun, çok derin bir sorun. Önderliğin birinci doğuşu, ikinci doğuşu, üçüncü doğuşu, bu aşamalar açısından baktığımız zaman, kadın hareketinin oluşum süreci ikinci doğuş sürecine denk geliyor aslında. Fakat işte o birinci doğuşla ikinci doğuş, diyelim ki doğumundan PKK’nin ortaya çıkış sürecine kadar ki zaman dilimini ele aldığınızda orada aslında bir tohumlanma süreci var. İlk çocukluk döneminde Önderliğin kız arkadaşlarının olması, Kürdistan feodal bir toplum gerçekliği içerisine baktığımızda bu da biraz tuhaf bir durum oluyor Önderlik açısından değişik bir durum oluyor. Kız arkadaşlığında ısrarcı olması.
Kadınların yaşadıklarını kabul etmediği bir gerçeklik olarak fark ediyor
İşte diyelim ki küçük yaşta kız çocuklarının evlendirilmesi, ablasından başlayarak, köyde diğer kız çocuklarının evlendirilmesi, kadınların şiddet görüyor olması, buna tanık olması, annesinin yaşadığı krizler, o krizli gerçeklik, onu bir şekilde anlamlandırmaya çalışması. Hem kavga etmesi ama hem de anlamlandırmaya çalışması. Bunlar aslında işte bir hayata doğmak ama bu hayat yanlış bir hayat. Bu hayatın yanlışlığını belki de en çok sorguladığı noktalardan bir tanesi de kadının içinde bulunduğu durum. Niye kadın bu durumu yaşıyor? Niye küçük kız çocukları, arkadaşları o yaşta bir erkeğe aslında satılıyor. Bir çuval buğdaya satılıyor, bilmem kaç paraya satılıyor. Niye kadınlar bu kadar şiddet görüyor? Niye birlikte oynadığı kız arkadaşı, çok sevdiği kız arkadaşı, bir süre sonra artık oyuna gelmez hale geliyor? Niye bu oluyor? Bu yaşam içerisinde sorguladığı bu eşitsizlik, adaletsizlik, yok sayma, kadını yok sayma gerçekliği. Önderlik onu küçük yaşlarda sezinliyor, kabul etmediği bir gerçeklik olarak fark ediyor. Zaten birçok yerde de şeyi söylüyordu; ben diyorum kız kardeşimin intikamını kadın hareketini oluşturarak aldım aslında. O yaşta ben buna bir şey yapamazdım. İşte o şiddet gören kadınların intikamını, o kız çocuklarının intikamını aldım diyordum.
Demek ki birinci doğuşla, fiziken varoluş biçimiyle yaşadığı çelişkiler var, yaşam içinde yaşadığı çelişkiler var. Bunda da en belirleyici olan da kadının aslında varlık olarak inkar edilmesi. Var ama inkar ediliyor. Var ama çok derin bir sömürüyü yaşıyor. Var ama çok ciddi bir şiddetle karşı karşıya. O zaman işte mücadele fikrini daha da itici olan güç burası oluyor. İşte diyelim ki 70’li yıllara geldiğimizde işte o reel sosyalizmin arayışı, Kürt varlığının inkar edilmesinin aşılması vs. Bunlar işte PKK’nin oluşumuna yol açıyor, işte ikinci doğuş ve bu ikinci doğuş içerisinde Kürt halkının yeniden uyanışı ama Kürt halkı yeniden uyanırken kadının da yeniden uyanışı ortaya çıkıyor. Bunlar birbirinin çok içinde olan gerçeklikler. Biri kendi varlığını anlamlandırırken, Kürt halkı kendi varoluşunu ortaya koyarken bunun içinde kadınlar da aslında kendi varoluşunu ortaya koymaya başlıyor. Çok diyalektik bir ilişki içerisinde bu anlamda kadınlar da doğuyor aslında. PKK ile birlikte diyelim ki Kürt halkı yeniden doğarken, Önderlik ikinci kez doğarken, PKK doğarken aynı zamanda neye tanık oluyoruz? Kadınların da mücadeleyle birlikte yeniden doğuşlarına, aslında yeni bir kimlik kazanmalarına tanık oluyoruz.
Bu anlamda gerçekten çok tarihsel bir dönemeç noktası oluyor. Tabii ki bu evrensel bir niteliğe de sahip. Kadın sömürülmesi tarihin ilk sömürülme biçimi olduğu için aslında evrensel bir öneme sahip. O yüzden Kürt hareketi içerisinde, Kürdistan’da ortaya çıkan PKK hareketi içerisinde kadın özgürlük mücadelesinin gelişmesi sadece Kürtlerle sınırlı kalmıyor. Önderlik; yaşamın o evrensel sorununa, evrensel çelişkisine parmak bastığı için, oraya dokunduğu için aslında o bir bütün dünya kadınlarını da etkiliyor. Tüm toplumdaki kadınları etkiliyor, Ortadoğu’yu etkiliyor. İşte dünya kadınlarının bugün geldiğimiz bir düzeyi var. Bu hemen bir anda olmuyor şüphesiz ama her adımında şunu görüyoruz. Mücadele ilerledikçe bu doğuş süreci bir büyümeye doğru gidiyor, hep böyle bir büyümeye doğru gidiyor. Bugün de bu doğuşların özgür kadın mücadelesinin doğuşuna vesile olmasını aynı zamanda böyle de insan ifade edebilir. Her iki varlık aslında böyle bir mücadele ile birlikte yeniden doğdu.
Bu üç doğuş aşamasında da aslında kadının belirgin bir rolü vardı ya da kadının da doğuşu ciddi anlamda gerçekleşti denilebilir. Birinci ve ikinci doğuşu siz ele aldınız zaten. Üçüncü doğuşta da paradigma değişikliğinde de Önder Apo en fazla reel sosyalizm eleştirisi yaptı. Ve reel sosyalizmin çöküşünün en büyük sebeplerinden biri de kadının da kurtuluşunun aslında sosyalizmden sonrasına bırakılması dedi. Ve bunun üzerinden de aslında bir paradigma değişikliği yaşandı. Şunu demek mümkün mü her üç doğuşta da aslında kadının da üç doğuşu gerçekleşti.
Tabii dediğim gibi o kadar iç içe girmiş bir çelişki yumağı ki birine dokunduğunda öbürü de açığa çıkıyor. Ve tabii üçüncü doğuşla birlikte özellikle insan şunu söyleyebilir. Birinci doğuş biraz daha böyle sezgisel, biraz daha hani o biraz tohumlama, o ideolojik mücadele sürecinin kendisinin daha da böyle bir düzeye, kıvama getirdiği bir süreç. İkinci doğuşla birlikte işte PKK gerçekliği içerisinde bir kadın hareketinin doğması. Hani biz bunları örgütsel gelişim süreci olarak dersek ilkin YJWK süreci, daha sonra kadın ordulaşma süreci, sonra YAJK süreci. İkinci doğuş sürecini örgütsel kadın süreci aslında böyle diyebiliriz. Ama üçüncü doğuş sürecine geldiğimizde İmralı ile birlikte paradigmasal değişim, stratejik değişim dediğimiz süreçte tabii ki kadın hareketi olarak biz de evet sizin dediğiniz gibi. Kadın hareketi de üçüncü doğuş sürecine girmiş oldu. Üçüncü doğuş sürecine biz nasıl girdik? Kadın partisi PAJK ile girdik ve aynı zamanda KJK, kadın konfederal sistemi. Kadının kendisini toplum içerisinde konfederal temelde, demokratik konfederal temelde örgütlemesi. Komünlerle, meclislerle örgütlemesi.
Sadece diyelim ki dağda ya da belli bir kesimdeki kadının mücadelesiyle sınırlı kalmadan toplum içerisindeki kadının kendisini özgürleştirmesi. Yaşamda eşit ve özgür, adil bir biçimde yerini alması. Toplumsal yaşam içerisinde. Bunun da örgütü KJK oldu. PAJK, KJK. Yine öz savunma mücadelesi açısından baktığımızda YJA Star bunun adı oldu. Bunların hepsi aslında 3. doğuş süreciyle birlikte yeni bir düzey kazandı. Kadın hareketi de 3. doğuşla birlikte kadın mücadelesi de böyle bir anlam ve böyle bir düzey kazandı. Aynı zamanda tabii şunu da söyleyebiliriz ki 99’a kadar işte dağda bir mücadele, yine toplumda yansıyan boyutları olmakla birlikte ama 99 sonrasında kadın mücadelesi kendisini daha fazla toplumsallaştırdı. Daha fazla toplumsallaştırma, dünyaya daha fazla yayılma. Kadın ideolojisi, kadın kurtuluş ideolojisinin kendisini daha fazla yayması. Erkeğin değişim dönüşüm projesi, jineoloji olgusu. Bütün bunlarla birlikte daha da ilerlediğini söyleyebiliriz.
Ve en son geçen yılla birlikte 27 Şubat çağrısını yaptı Önderlik. Önderlik Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı olarak da ifade etti. Bunu bir süreç olarak da tanımladı. Hala da bu sürecin içerisindeyiz. Böyle bir sürecin içerisinde ilerlerken, sosyalist mücadele gelişirken aslında kadınlar çok büyük oranda mücadele içerisinde yer aldı. Ama sistem artık bir şeye ulaştığında, diyelim ki iktidara geldikten sonra kadını dışladı. Kadını o mücadelenin içinde irade olarak kazanamadı. Onu kazanamadı ki yıkılışının çok önemli bir nedeni buydu. Şimdi Önderliğin bu üçüncü doğuş sürecinde geçen yıldan itibaren Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni üçüncü doğuşun ikinci aşaması olarak da ifade edebiliriz. İşte PKK’nin feshedilmesi, Önderliğin yazmış olduğu manifesto, bu manifestoyla birlikte ortaya koymuş olduğu perspektif ve bu perspektifte de kadına biçmiş olduğu rol, kadına vermiş olduğu öncülük rolü gerçekten de çok önemli ve değerlidir.
Aslında burada şu garanti altına alınıyor, geçmiş sosyalist mücadelelerde olduğu gibi işte kadının belli bir aşamadan sonra artık kimliksiz veya varlığının yeniden tanınmaz hale gelmesi değil de varlığının daha özgürlükçü bir temelde, öncülüklü bir temelde kendisini devam ettirmesi, süreklilik kazanması. Böyle üçüncü doğuşun ikinci aşamasında da insan kadın açısından bunu söyleyebilir. Dolayısıyla böyle kadın mücadelemiz açısından da yeni bir boyut kazandığımızı mutlaka söylemek gerekiyor. Hem tarihsel perspektif anlamında tarihi yeniden tarihsel materyalist bakış açısıyla, tarihsel sosyoloji yöntemiyle bakarak kadın boyutuyla devlet-komün ikilemini buna oturtarak değerlendirmek çok yeni bir perspektif oluyor. Çok büyük bir kazanım oluyor kadın mücadelesi açısından. Bir de işte günümüz açısından bu doğrultuda öncülük misyonuyla yaklaşması, işte bu da üçüncü doğuşun daha da kendini yenileyerek devam ettirmesi olarak insan tanımlayabilir.
*Son görüşmelerin birinde Önder Apo bu çözüm süreci yeni bir doğuştur değerlendirmesinde bulunmuştu. Siz bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu süreçte kadınlar ne yapabilir, bu doğuş sürecine nasıl katkıda bulunabilir ve kendi doğuşlarını bu süreçle beraber tekrar nasıl gerçekleştirebilirler?
Önderlik tabii ki kendisi tanımlar ama bizim böyle buradan bakarak değerlendirdiğimizde böyle üçüncü doğuşun daha da derinleştirdiği bir felsefi ideolojik gerçeklik olarak ortaya çıkıyor. Bir de siyasal bir perspektif var, sadece felsefi değil, sadece ideolojik alan değil, politik anlamda da çok güçlü bir perspektif ortaya koydu. Bunu Önderlik nasıl tanımladı? Demokratik toplum dedi, demokratik entegrasyon dedi, barış olarak ifade etti, demokratik siyaset statüsü dedi. Bunlar çok derinlikle anlaşılması gereken olgular. Bunun etrafında aslında evet yeni bir doğuş süreci, çözümsel anlamda hem Kürtler açısından ama sadece Kürtlerle sınırlı olmayan aslında böyle Ortadoğu’nun, çembersel diyor Önderlik aslında, Kürtlerin dört parça olması ve bu dört parça Kürdistan’da demokratik entegrasyon çözüm perspektifini, statüsünü ortaya koyması, böyle bir bütün Ortadoğu’yu etkileyen bir etkiyi ortaya çıkartıyor, açığa çıkartıyor.
Dolayısıyla bu gerçekten de hem Kürtler açısından yeni bir mücadele perspektifiyle, demokratik entegrasyon, hem demokratik toplumla, komünlerle toplumun kendini bir kimlik haline getirmesi ama bir de devlet gerçekliği, devletler gerçekliği var. Devletlerin de kendisini işte demokratik anayasayla, demokratik ilkelerle birlikte bir demokratik Cumhuriyet’e dönüştürmesi, bu ikili bir biçimde toplumun da bir demokratik kimlik haline dönüşmesi, devletin de demokratik bir kimlik haline dönüşmesi, bu temelde bir demokratik entegrasyonun gerçekleşmesi. Bu üçüncü dünya savaşı, bu kıyamet ortamında gerçekten tam böyle derde deva diyorlar ya, derde derman olan ilaç mahiyetinde bir çözüm stratejisi oluyor. Şimdi burada kadınların rolü veya kadınlarla alakalı boyutu nedir diye sorarsak, bu Ortadoğu’nun mevcut realitesi, yaşanan hem Kürdistan’da Kürt halkı ve kadınlar açısından söylüyorum ama mevcut Ortadoğu gerçekliği ve kadınlar açısından da söylüyorum.
Ortadoğu savaşsız kalmamış özellikle son 200 yıl içerisinde. Kürtler isyansız kalmamış, Kürtler katliamsız kalmamış. Aslında bir bütün Ortadoğu toplumları, mezhep savaşları desen, ulus savaşları desen, aşiret kabile savaşları desen, aile kavgaları desen, bütün bunları en derinliğine yaşayan topluluklar, toplumlar olmuş, uluslar olmuş. Şimdi bütün bunların içerisinde en derin sonuçlarını acılı, trajik bir biçimde yaşayan kadınlar ve çocuklar oldu. Ve bunun en büyük sorumlusu da kimdir? Ulus devletlerdir. Ulus devlet gerçekliğidir. Ulus devletlerin kendisini bu kadar çözümsüz hale getirmesi, karmaşıklaştırması, hep böyle bir inkar ve katı reddediş, ilk başta dediniz ya, bu gerçeklik çok büyük savaşlara neden olmuş. Ve bunun en büyük acısını da hep kadınlar yaşadı, çocuklar yaşadı.
Sürecin başarıya ulaşmasında kadınların rolü büyük
Bu fiziki acılar olsun, bu psikolojik, ruhsal, manevi acılar olsun, kaybedişler olsun, maddi kaybedişler her açıdan çok derin bir biçimde yaşandı. Dolayısıyla şimdi bütün bunlara son verecek bir strateji söz konusu. Bütün bunları aşacak, bütün mezhep savaşları, ulus savaşları, bu karşıtlıklar, tarihten günümüze kadar gelen bütün bunların aslında bir anda demiyorum ama bütün bunları böyle zamanla doğru bir rotaya koyacak olan bir perspektif, bir çizgidir Önderliğin ortaya koymuş olduğu. Dolayısıyla biz kadınların demokrasi mücadelesi, barış mücadelesi, eşitlik ve özgürlük mücadelesi hem cins boyutuyla ama hem de toplumsal mücadele boyutuyla kendimizi irade olarak ortaya koyduğumuz bir esas strateji olur, Demokratik siyaset stratejisi, demokratik entegrasyon gerçekliği.
Bu nedenle bunu kadın örgütleri olarak da, kadın hareketleri olarak da şöyle dememeliyiz; böyle dar anlamda cins mücadelesine sıkıştıran bir perspektifle bakmamalıyız. Çünkü böyle bir olay yok. Kadın gerçekliği, kadının sömürülme gerçekliği, cins çelişkisi çok gerçekten de genel bir çelişki aslında, çok genel bir çelişki, toplumla birlikte, toplumun inkar edilmesiyle, yok edilmesiyle çok birbiriyle bağlantılı bir gerçeklik. Dolayısıyla burada da bu ikisini birleştiren, birbirini birisi daha önemli, birisi daha önemsiz demeden ikisini de birbiriyle iç içe geçirerek, çünkü Önderlik tamamen bu biçimde de perspektifini veriyor zaten, en fazla da bu mücadelenin, bu sürecin, işte çözüm süreci, doğuş süreci olarak da ifade ettiği bu sürecin başarı kazanmasında, başarıya gitmesinde özellikle kadınlara çok büyük bir rol veriyor, misyon biçiyor.
*Egemen erkek ve köle kadını demokratik toplumun önündeki en temel sorunlardan biri olarak gördüğünü söylüyor Önder Apo. Bu anlamda Önderliğin hem değişime, yeniden doğuşlara cesaret eden yanından da bahsettik. Bu anlamda erkeklere nasıl bir çağrıda bulunmak gerekiyor? Çünkü feodal bir toplumda yaşıyoruz, hem Ortadoğu hem de Kürdistan özelinde de bu durum böyle. Değişim ve dönüşüm, hatta erkekler açısından özellikle geri adım atma, kendi çizgisinden vazgeçme gibi bir baskıyla da, toplumsal baskıyla da karşı karşıya kalıyor. Bu anlamda Önder Apo’nun değişime olan cesaretinin erkeklere verdiği mesaj nedir?
Toplumsal mücadele ile kadın mücadelesinin iç içeliğini görmek çok önemli bir şey. Bunu feminist hareketlerin de çok ciddi ele alıp tartışması gerekiyor. Çünkü bir toplum realitesi var, toplumun içinde kadın ve erkek olgusu var. Toplumun dışında kadınlar, erkekler yoktur; toplum içerisinde kadın ve erkek gerçekliği var. Dolayısıyla biz kadınlar mücadele verirken evet öncelikle diyelim ki işte bizim işte bu toplum içinde her bireyin eşit ve özgür olduğu. Hani erkekle eşit olmak demiyorum çünkü erkek çıta değil, ölçü değil, özgürlüğün ölçüsü falan değildir. Erkek daha da köleleşmiş bir pozisyonda; kölelerle mi eşit olacağız, böyle bir şey demek zaten doğru olmaz. Ama toplumun bir bütün eşit ve adaletli, farklılıkların eşitliği temeli, farklılıkların kendini koruması temelinde bir eşitlik özgürlük olgusu. Böyle bir toplumsal atmosfer, demokratik atmosfer içerisinde elbette ki kadınlar eşit, adil, özgür yaşayacaktır. O zaman benim birey olarak özgürlüğüm bu toplumun özgürlüğü ile doğrudan bağlantılıdır. Bunu bilen bir mücadele perspektifi ile yaklaşmam çok önemli bir nokta.
İkincisi de erkekle bağlantılı olarak ifade ettiniz. O zaman kadın mücadelesi veren bir kadın olarak yapmam gereken önemli bir nokta, görev de şudur; bu erkeği de değiştirip dönüştürmem lazım. Bu yaratılmış bir gerçeklik, bunu Allah yaratmamış. Bu erkek egemenlik gerçekliğini Allah yaratmadı. Doğa yaratmadı. Bu tamamen işte o kastik katil dediğimiz egemen, iktidarcı, devletçi olgunun yaratmış olduğu bir kimliktir. Yaratılmış, bunlar yaratmış. Madem bunlar yaratmış, o zaman demek ki değiştirilebilir. Erkeğin de dönüşmesi gerekiyor. Kadınlar olarak tabii ki bizim de dönüşmemiz gerekiyor. Kadın kendisi dönüşmediği müddetçe, özgürlüğe doğru dönüşmediği müddetçe tabii ki erkeği de değiştirip dönüştüremez. Onu o demokratik atmosfer içerisine alamaz. Dolayısıyla birbiriyle doğrudan bağlantılı; kadın kendini dönüştürdükçe erkeği de dönüştürmek durumundadır.
Bu noktada tabii ki erkeğin de şöyle ele alması gerekiyor. Evet var olma sorunu sadece kadın açısından değil. Şu an erkek açısından da çok ciddi bir varoluş sorunu vardır. Şimdi belki erkekler buna kızacaktır. Biz o kadar büyüğüz, güçlüyüz, iktidarımız var. Belki erkekler diyecek ki nasıl bizim varoluş sorunumuz var. Ama vardır, ruhsal anlamda, kimliksel anlamda. Kendisi olma, xwebûn dediğimiz şey, erkek de kendine ait değildir. Mevcut bütün erkek kimliklerine bakalım. En devrimcisinden en kapitalistine kadar, aynı düzeyde olmayabilir şüphesiz. Aynılaştırmıyorum. Fakat büyük oranda kendisi olmama sorunu var. Kendine ait olmama sorunu var. Özgürlük mücadelesi vermek isteyen, demokratik mücadele veren erkekler açısından söylüyorum. Yoksa karşı tarafta ezen, sömüren onlar ayrı bir gerçeklik, onlara karşı mücadele veriyor zaten. Ama bir de kendine yurtseverim diyen, kendine devrimciyim diyen, sosyalistim diyen, en değme komünistim diyen erkekler var. Erkek gerçekliği var.
*Erkek belli gücü elinde tutuyor diyelim, peki bu özgürlük anlamına gelir mi?
Bu erkek gerçekliğinin kendisine şunu sorması lazım; ben gerçekten toplum gerçekliği, bu toplumun içinde erkek, kadın cins kimlikleri var. Bu cins kimliği olarak işte bir erkek kimliği var. Peki ben bu kimliği ne kadar doğal, kendine ait kimliğiyle ne kadar yaşıyorum? Ben gerçekten kendime ait miyim? Ben bu kapitalist sistemin yaratmış olduğu erkek kimliğine mi aidim? Bu Ortadoğu’nun yaratmış olduğu işte kabileci, aşiretçi, aileci, mezhepçi, dinci kimliğe mi ait bir erkek miyim? Yoksa gerçekten ben toplumuma ait bir erkek miyim? Bu demokratik topluma, gerçekten doğal topluma ait bir erkek miyim? Nasıl bir erkeğim? Ben özgür müyüm diye sorması gerekir. Güç olmak ayrı bir şeydir ki güç de değildir zaten. Hani o da ayrı bir nokta ama hadi diyelim ki belli noktalarda gücü kendi eline almış diyelim.
Belli oranlarda kadın tamamen güçsüzleştirilmiş. Erkek bazı güç noktalarını biraz daha elinde tutuyor diyelim. Ama bu özgürlük anlamına gelir mi? Bu senin gerçekten kendin olarak, kendi kimliğine, şu beyin dediğimiz şey, duygular, güdüler kendine ait mi? Bir insan gibi sen güdülerini yaşayabiliyor musun? Mevcut erkek gerçeklerine baktığımızda korkunç kışkırtılmış bir güdüsellik var. Duygu desen paramparça edilmiş değil mi? Mülkiyetçilik, bir şeye sahip olmak duygusu korkunç bir düzeye varmış ki bu kadar kadın katliamları niye yaşanıyor? Çünkü sahip olduğu gerçeklik elinden çıktığında, onu hissettiği anda öldürme duygusu muazzam ön planda. Katil oluyor, işte kastik katil dediğimiz şey bu mülkiyetçilikle doğrudan bağlantılı. Dolayısıyla bir yerde mülkiyetçilik varsa, bir yerde gücü kendinde merkezileştirme varsa, zavallılaşma varsa, erkek şöyle bir şey; kendisinden güçsüz olan karşısında kral kesilir ama kendisinden daha güçlü bir gerçeklik varsa onun karşısında da köle kesilir. Böyle de çelişkili bir gerçekliği var.
Peki burada erkek kimdir? Şimdi dolayısıyla siz dediniz ya, geri adım atma gibi, kendinden taviz verme gibi. Öyle değil, tam tersine bu mevcut inşa edilmiş erkekliği sorgulayan bir erkek geri adım atmıyordur. Tam tersine ileriye adım atıyordur. Tam tersine aslında toplumuna doğru, kadınla doğru ilişki kurmaya doğru, kadınla eşit ve adil aslında, gerçek saygı ve sevgi diyebileceğimiz bir ilişkiye doğru adım atıyordur. Bir erkeğe de aslında toplumcu bir erkeğe diyelim, özgürlükçü bir erkeğe yakışan da budur. O anlamda geri adım atmıyordur. Tam tersine ileriye doğru adım atıyordur. Aslında güzelliğe doğru adım atıyordur. Anlama doğru adım atıyordur. Böyle ele alması lazım. O zaman bu kafa değişmeye başlar işte. O klasik erkek aklı, klasik egemen erkek aklı orada bir çatlak oluşur ve değişim dönüşüm süreci öyle başlar. İşte burada biraz cesaret lazım.
*Şunu söylemek mümkün mü? Önder Apo daha önceki değerlendirmelerinde erkeği öldürmekten bahsetti. Bu büyük bir cesaret gerçekten. Ortadoğu toplumuna, Kürt toplumuna oranladığımızda büyük bir cesaret. Ama bu doğuşların hepsinin de aslında kendinde kadına yaklaşımı da sorgulayarak geliştiğini söyleyebiliriz. Öyleyse tüm erkekler açısından da, değişmek isteyen erkekler açısından aslında kendine sosyalistim, demokratım ya da farklı bir şekilde kendisini ifade eden erkeklerin de değişime buradan başlaması gerekmiyor mu? Önder Apo en son değerlendirmelerinde de bir sosyalist kadınla nasıl konuşacağını bilmelidir dedi. Buradan başlayarak aslında kendisini sorgulamalıdır diyebilir miyiz?
Orada gerçekten ölçü şudur. En fazla ezilen ve ilk ezilen kesim kadınsa o zaman buna yaklaşım bir ölçü oluyor. O kişinin kendisini görmede bu aslında kadınla kadın ilişkisinde de öyledir. Bir kadının kendisini özgürleştirme düzeyi kadın arkadaşına, kadın yoldaşına, kadın hemcinsine yaklaşımı ile doğrudan bağlantılıdır. Ona evet, kadın kadınla ne kadar özgür ilişkilenebiliyor, eşit ilişkilenebiliyor. Ne kadar anlamlı sevgi, saygı, etik ve estetik bir ilişki tarzını ortaya çıkartıyor. Bu kadın açısından da temel bir ölçü biçimidir. Ölçüdür daha doğrusu. Şimdi erkek açısından bu daha da böyledir. Dedik ya, oluşa gelmiş bir erkek gerçekliği var, kimliği var. Bu oluşmuş erkek kimliği en fazla kadını ezerek, kadın üzerinde irade olarak kendini var etmiş. Erkeğin varlığı kadının varlıksızlığı üzerine, irade olarak hatta fiziki olarak da onun varlığını ezip geçme temelinde bir varlık, bir güç haline dönüşmüş.
Şimdi o zaman bunu değiştirmek, dönüştürmek isteyen bir erkek ya da sosyalist olmak isteyen bir erkek önce şunu sorgulayacak. İşte ben kendi öz gücümle nasıl var olayım? Kadını ezmeden, kadını fiziksel anlamda, manevi anlamda, ruhsal anlamda, düşünsel anlamda ezmeden ve onun iradesini görerek, onun iradesiyle eşitleşerek ben kendimi nasıl var edebilirim? İşte bu yeniden bir var etme olgusu olarak ortaya çıkıyor. O yüzden bu çok önemli, sen o zaman bir erkek bir kadına nasıl davranacak? Böyle üstten mi bakacak? İşte bir yüksek ses tonuyla mı konuşacak? Azarlayarak mı konuşacak? Şiddetle mi onunla konuşacak? Hep taciz ederek mi ona bakacak? Hep onu bir cinsel olgu olarak mı görecek? Yoksa gerçekten bu bir insan varlığı, kadın da hani insan. Bunun bir varlığı var, bir anlamı var. Bunun anlamını doğrulayarak, anlamlandırarak işte etik estetik ölçülerde. Bir erkeğin ele alması farklı bir şeydir. Orada yeni bir erkeklik aslında doğar, ortaya çıkar.
Ama böyle bakmaktan ziyade işte diyelim ki kadını dinlememe, bir şeyi yok saymanın değişik biçimleri vardır. En fazla da psikolojik yöntemleri vardır. Bunu erkekler ne kadar fark ediyor, fark etmiyor bilemeyiz. Ama biz kadınlar hep ezilen tarafta olduğumuz için bunu çok iyi fark ederiz. Bir erkek seni böyle çok fazla dinlemez. Bir erkek konuştuğunda daha ilgiyle dinler ama bir kadın konuştuğunda onu çok dinlemez. Ya da diyelim ki işte belki de normal yaşam içerisinde söylüyorum toplumda bir erkekle konuştuğunda belki sesini orantılamayı dengeler ama bir kadına konuştuğunda daha sesini yükselterek konuşur. Ya da ne bileyim küfürlü konuşur. Şimdi artık onun gerçi herkese karşı yapıyorlar. Onun da ayarı kalmamış ama bunun çözümü oradan başlıyor.
Kadına yaklaşımını düzeltirse, orada kendisine ölçü kazandırırsa. Red-kabul ölçüleri, özgürlük ölçüleri, eşitlik ölçüleri, adalet ölçüleri. Erkek kadına yaklaşımında, kadınla ilişkisinde bunlara doğru bir ayar verirse, doğru bir ölçü kazandırırsa bu toplumdaki sorunların çözümü açısından da çok önemli. Haberlerde görüyoruz, diyelim ki trafikte gidiyor, bir şeye kızıyor, gidiyor. Erkek erkeğe acayip kavga ediyorlar. Sadece kadına karşı değil, erkek erkeklere ya da toplumun her kesimine karşı çok ciddi bir şiddet var. Ama bunun kaynağı neresi? Kadına yaklaşım. Burada bu çözümlenirse evet, o yüzden toplum demokratikleşir. Önderlik diyor ya kadına yönelik doğru yaklaşım ortaya çıkarsa toplum da demokratikleşir. Ama kadına yönelik yaklaşım olumsuz olduğunda, tersi olduğunda aslında toplum da hep anti demokratik veya işte şiddet dolu yaşanmaz bir yaşam gerçekliğine mahkum oluyor. O yüzden buradan düzeltmemiz şarttır.
*Bugünün bir de ekolojik bir yanı var, öyle de bir önemi var. Paradigmanın da en büyük ayaklarından biri o ekolojik yaklaşım. 4 Nisan’a yaklaşırken buna dair neler söyleyebilirsiniz? Çünkü Önder Apo bugünün her tarafa ağaçlar dikilerek kutlanılmasını da istedi. Buna yönelik neler söylersiniz? Nasıl bir çağrınız olur?
Aslında bahar ayları bir doğuşu hep ifade ediyor insanlık hafızasında da, toplumun hafızasında da. Diyelim ki Mart’la birlikte, Mart, Nisan, Mayıs, bahar ayları bir bütün doğuşun, doğada da aslında doğuşun böyle ortaya çıktığı, insanlık hafızasının, insan yaşamının da canlandığı bir tarih olarak da yaşanıyor. Önderliğinki de işte Nisan 4, oraya denk geliyor. Bu anlamda kadın hareketi olarak da özellikle biz hep böyle 4 Nisan günlerinde Önderliğin doğuşunu böyle bir anlama kavuşturmak, Önderliğin doğuşuyla doğanın da doğuşu, yeniden canlanması aslında orada da dikkat edersek hep bir yeniden, hani birinci doğuş, ikinci doğuş, üçüncü doğuş dedik. Doğada da hep böyle binlerce doğuş var aslında değil mi? Her mevsim döngüsü aslında kendi içinde yeni bir değişim, dönüşüm, yeni bir aşamayı ifade ediyor.
Biz aynı zamanda işte Önderliğin doğuş gününü böyle doğanın da doğuş gününe katmak istiyoruz. Onunla da birlikte bir anlam kazanmasını amaçlıyoruz. Özellikle de tabii ki kapitalist sistemin, vahşi kapitalizmin dünyayı bu kadar çoraklaştırdığı, doğanın da aslında bu kadar çirkinleştirildiği, kirletildiği, kirletilmiş hale getirildiği bir yaşam gerçekliği söz konusu. Aynı zamanda buna bir ekolojik anlam katmak, ekolojik mücadele anlamı tabii ki. Sadece böyle bir yad etme değil, ona bir cevap vermek. Aslında sisteme karşı bir mücadele anlamını da ifade ediyor. Bu anlamda bu 4 Nisan’da da bütün Kürdistan’da ve Ortadoğu’da, dünyada işte Önderliği tanıyan, onun mücadelesine inanan milyonlarca insan var tabii ki. Herkese hitaben söylüyorum. Herkesin bu 4 Nisan gününde de doğayı ağaçlandırması, canlandırması elbette ki çok önemli. Bütün Kürdistan’ı ağaçlandırmak, canlandırmak, bütün dünyayı bu hale getirmek çok önemli.
Bu 4 Nisan vesilesiyle aynı zamanda hem buna davet ediyorum, hem de 4 Nisan gününü, Önderliğin doğuş gününü her yerde böyle coşkuyla kutlamak, anlamlandırmak ve Önderliğin özgürlüğüyle, fiziki özgürlüğüyle birleştirerek bir mücadele gücüne dönüştürmek önemli. Yoksa sadece böyle klasik anlamda olur ya, pastalar getirilir, doğum günleri kutlanır. Bunu aşan bir şey tabii ki. Biz böyle ele almıyoruz Önderliğimizin doğum gününü. Bir mücadele günüdür. Doğuş günü, yaşamı anlamlandırma günü, yaşamı canlandırma günü, doğayı aslında bu anlamda canlandırma günü. Bu temelde ele aldığımız için aynı zamanda 4 Nisan’ı bir işte önderliğin fiziki özgürlüğü temelinde de bir mücadele gününe dönüştürmek. Kendimizi anlamlandırma, bu temelde yeniden doğuşları, yeniden dönüşümlere, yeniden yapılandırmalara açma günü olarak da ele almak gerekiyor. Ben aynı zamanda herkesi 4 Nisan vesilesiyle buna da davet ediyorum.