Ortadoğu’da barışın anahtarı: Mezhepçiliğe karşı adalet ve uluslararası sorumluluk

Hak savunucusu Dima Huneydi, mezhep temelli gerilimlerin derinleştiği Ortadoğu’da kalıcı barış için uluslararası hukukun uygulanması, cezasızlığın sona erdirilmesi ve sivil toplumun güçlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

ROCHELLE JUNİOR

Süveyda - Ortadoğu’da artan mezhep temelli gerilimler, çatışmaların doğasını değiştirirken, insan hakları ihlallerini de derinleştiriyor. Sivillerin hedef alınması, zorla yerinden edilme ve kitlesel ihlallerin yaygınlaşması, bölgesel istikrarı tehdit ederken; uluslararası hukukun uygulanması ve hesap verebilirlik mekanizmalarının işletilmesi ihtiyacını daha da acil hale getiriyor. Zira “kül altındaki kor” niteliğindeki dinamikler, her an yeni çatışmaları tetikleyebilecek potansiyel barındırıyor.

Hak savunucusu Dima Huneydi, Ortadoğu’daki bazı ülkelerde - başta Suriye olmak üzere - yaşananların yalnızca siyasi bir çatışma olmadığını, aynı zamanda uluslararası insancıl hukuk ve insan haklarının ağır ihlallerini içerdiğini belirtiyor. Dima Huneydi’ye göre bu ihlaller; sivillerin hedef alınması, zorla yerinden etme uygulamaları ve Roma Statüsü’nde tanımlandığı üzere savaş suçları ile insanlığa karşı suç kapsamına girebilecek pratikleri içeriyor.

Çatışmaların doğasında tehlikeli dönüşüm

Dima Huneydi, mevcut dönemin en dikkat çekici özelliklerinden birinin, bazı çatışmaların siyasi olmaktan çıkıp dini veya mezhepsel kimlikler temelinde şekillenmesi olduğunu vurgulayarak, “Bu dönüşüm yalnızca devletlerin siyasi istikrarını tehdit etmekle kalmıyor, aynı zamanda özellikle azınlıklar açısından insan hakları koruma mekanizmalarını da zayıflatıyor. Birçok vakada bu ihlallerin toplu katliamlara ve etnik temizlik uygulamalarına dönüştüğü görülüyor. Bu suçların sistematik ve yaygın biçimde işlenmesi durumunda ise, savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım gibi en ağır uluslararası suçlar kapsamında değerlendirmek lazım. Bu suçlar zamanaşımına uğramaz ve aradan ne kadar zaman geçerse geçsin hukuki sorumluluk doğurmaya devam eder” diyor.

Uluslararası hukukun uygulanmasının önündeki engeller

Dima Huneydi, uluslararası hukuki kuralların açık olmasına rağmen uygulanmasının ciddi zorluklarla karşı karşıya olduğunu belirtiyor. Uluslararası hukukun büyük ölçüde devletlerin iş birliğine dayandığını vurgulayan Dima Huneydi, davaların uluslararası yargıya taşınması ve kararların uygulanması süreçlerinde devletlerin rolünün belirleyici olduğunu ifade ederek, şöyle devam ediyor:

“Ancak özellikle büyük güçler arasındaki siyasi çekişmeler, çoğu zaman adaletin işletilmesini engelliyor; bu da hesap verebilirlik çabalarının gecikmesine ya da zayıflatılmasına yol açıyor. Ayrıca uluslararası platformlarda veto hakkı gibi siyasi araçların kullanılması, uluslararası toplumun etkili adımlar atma kapasitesini sınırlayabiliyor. Bu durum ise cezasızlık kültürünün sürmesine katkıda bulunuyor. Bu çatışmaların etkileri yalnızca siyasi ya da hukuki boyutla sınırlı kalmıyor, aynı zamanda derin bir insani krize de yol açıyor. Özellikle kadınlar ve çocuklar bu süreçten en ağır şekilde etkileniyor. Yerinden edilme, güvenlik kaybı, şiddet ve çeşitli ihlallere maruz kalma; uzun vadeli psikolojik ve toplumsal sonuçlar doğuruyor.

Bu çatışmalarda hiçbir sorumluluğu olmayan çocuklar, kendilerini yoksulluk, korku ve istikrarsızlıkla şekillenen sert bir gerçekliğin içinde buluyor. Kadınlar ise hem anne hem de zor insani koşullardan sağ kurtulan bireyler olarak çok daha ağır yükler taşımak zorunda kalıyor.”

Uluslararası toplumun sorumluluğu

“Bu tablo karşısında uluslararası toplumun rolü üç temel eksende öne çıkıyor” diyen Dima Huneydi, konuşmasını şöyle sürdürüyor: “Uluslararası insancıl hukuk kuralları doğrultusunda sivillerin korunması, ihlallerden sorumlu olanların hesap vermesi için bağımsız uluslararası soruşturma mekanizmalarının desteklenmesi ve çatışmaların sınır aşan mezhep temelli gerilimlere dönüşmesini önlemek amacıyla siyasi ve diplomatik girişimlerin yürütülmesi. Deneyimler, mezhep temelli çatışmaların erken aşamada kontrol altına alınmadığı takdirde hızla genişleme eğilimi gösterdiğini ortaya koyuyor.

Devletler ve uluslararası kurumların rolünün yanı sıra, sivil toplum da mezhep çatışmalarına karşı ve adaletin güçlendirilmesinde göz ardı edilemeyecek merkezi bir aktör olarak öne çıkıyor. İnsan hakları örgütleri ve yerel inisiyatifler; ihlallerin belgelenmesi ve delillerin toplanması yoluyla uluslararası adalet süreçlerine katkı sunma, mezhepçilik ve nefret söyleminin tehlikelerine ilişkin toplumsal farkındalık oluşturma, birlikte yaşam kültürünü güçlendirme, özellikle kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere mağdurlara psikolojik ve insani destek sağlama, sorumluların hesap vermesi için hükümetler ve uluslararası kurumlar üzerinde baskı oluşturma ve toplumsal bileşenler arasında diyalog köprüleri kurarak bölünmeleri azaltma gibi çok yönlü sorumluluklar üstleniyor.”

Dima Huneydi, halka yakın yapısı sayesinde sivil toplumun hem önleyici hem de onarıcı bir rol oynayabileceğini; çatışmaların tırmanmasını sınırlama ve zarar gören toplumlarda güvenin yeniden inşa edilmesine katkı sunma kapasitesine sahip olduğunu belirterek, “Ortadoğu tarihsel olarak dini ve etnik çeşitliliğiyle öne çıkan bir bölge oldu. Bu çeşitlilik, uzun yıllar boyunca kültürel ve medeniyet açısından önemli bir zenginlik kaynağı oluşturdu. Ancak mezhep temelli çatışmaların körüklenmesi, bu mirası tehdit ediyor; toplumları yıllar süren görece birlikte yaşam deneyiminin ardından yeniden bölünme ve gerileme süreçlerine sürüklüyor” dedi.

Barışın şartı adalet

Sonuç olarak Dima Huneydi, insanın korunmasının siyasi ya da mezhepsel tüm hesapların üzerinde tutulması gerektiğini vurguluyor. Dima Huneydi’ye göre uluslararası hukuk, esas olarak insan onurunu korumak için oluşturuldu ve bu nedenle bu ilkeleri ihlal eden her tarafın mutlaka hesap vermesi gerekiyor.

Adaletin sağlanmasının yalnızca resmi kurumlarla sınırlı olmadığına dikkat çeken Dima Huneydi, cezasızlığın önlenmesi ve insan haklarına dayalı sürdürülebilir bir barışın inşası için uluslararası toplum ile sivil toplumun birlikte hareket etmesinin zorunlu olduğunu belirtiyor.

Bu çerçevede adaletin siyasi bir tercih değil, hukuki ve ahlaki bir yükümlülük olduğu ifade ediliyor. Yıllardır çatışmalarla yıpranan bir bölgede gerçek ve kalıcı barışın sağlanmasının temel koşulunun da adalet olduğu vurgulanıyor.