Gülistan Doku dosyası ve Dêrsim gerçeği: Kayyım, cezasızlık ve özel savaş (2)

Dêrsim Belediyesi Eşbaşkanı Birsen Orhan, kentte kadınlara yönelik suçlara dikkat çekerek “Biz etrafı açık bir hapishanedeyiz sağımız solumuz kalekollar, karakollar. Herkes bu yaşananlardan kendine pay çıkarmalı” dedi.

Dêrsim - 1937-38’de yaşanan Dêrsim Soykırımı’nda kadın, çocuk dahil 13 bin 160 Dêrsimlinin katledildiği; 11 bin 818’inin sürüldüğü resmi kayıtlarda yapılan araştırmalarda ortaya konmuştur.

Dêrsim’in “Kayıp Kızları” olarak bilinen bir kuşağın ise ailelerinden koparılarak tanımadıkları, bilmedikleri ailelere evlatlık olarak, “eş” olarak verildiği gerçeği de soykırımın bir başka boyutunu oluşturmaktadır.

Bir halkın katliamdan geçirilmesiyle o halk yok edilmek istenildi, ancak başta kadınlar olmak üzere halk inancından, kültürüne, katliam tarihinden, tüm değerlerine kadar bir hafızayı diri tutarak, varlığını korudu.

Ancak şuan hayata geçirilmek istenilen özel savaş politikaları bir halkı katletmekten daha ürkütücü bir tablo ortaya koyuyor.

Dêrsim Belediyesi Eşbaşkanı Birsen Orhan, katledilen Gülistan Doku ile bir kez daha gündem olan Dêrsim’de özel savaş politikalarını değerlendirdi.

“Son süreçte kentte yaşananlar Dêrsim’in kimliğine yönelik saldırının en net fotoğrafıdır” diyen Birsen Orhan, kentin tarihine dikkat çekti.

‘Devlet kurumları bu çürümüşlüğün aktörleri’

Birsen Orhan, “Dêrsim, tarihsel olarak güçlü bir toplumsal hafızaya, kültürel kimliğe ve özellikle kadınların kamusal alandaki görünürlüğüne sahip bir yer.  Ve her daim sistemle karşı karşıya gelmiş ve sözünü kurmaktan da geri kalmamış bir şehir. Doğal toplum özelliklerinin görüldüğü, inanç kimliği ve Kürt kimliği ile adeta bir hafıza ve direniş mekanı. Ancak dünden bugüne güvenlikçi politikalar adı altında insansızlaştırma ve asimilasyon politikaları devrede. Bu kentte bir özel harp gerçekliği var ve Dêrsim’de son yaşananlara bakılınca kolluğundan, valiliğine, hastanesinden üniversiteye, tüm devlet kurumları bu çürümüşlüğün aktörleri” dedi.

‘Çetelerin gölgesinde düzenin pazarlandığı bir alan açılmak isteniyor’

Kadınların fuhuşa sürüklenmesi, gençlerin uyuşturucu ağına düşmesi ve kadın katliamlarına işaret eden Birsen Orhan, “Özel, hedefli, kuralsız yapılan bu politikalar bugün bu sonuçları doğurdu. Dêrsim halkı her seferinde sesli olarak ifade ediyordu Gülistan’ın kimlerce katledildiğini. Çünkü bu halkın bir tecrübesi, bir yaşanmışlığı var. Bu halkın yıllardır yaşadığı gerçeklik, bugün güç dengelerinin kendi ikballeri uğruna apaçık ortaya saçıldı. Güvenli ve huzurlu şehir adı altında çürümüşlüğün normalleştiği, çetelerin gölgesinde düzenin pazarlandığı bir alan açılmak isteniyor. Bakalım bu meselenin yerel ayakları, üniversite ayağı da soruşturulacak mı? Bu mesele derinleştirilecek mi?  Dosyada ismi geçen şahıs birçok gencin ceza almasına, sürgünlere gitmesine sebep oldu” diye belirtti.

‘Kayyım rejimiyle birlikte yerel denetim mekanizmaları zayıflıyor’

Belediyelere kayyım atanması ile kentteki değişimlere de değinen Birsen Orhan, şöyle dedi: “Kayyım atamaları ile kadınlara ve çocuklara yönelik suçlar arasında bir bağlam ilişkisi var. Kayyım rejimiyle birlikte yerel denetim mekanizmaları zayıflıyor, toplumun ve kadın örgütlerinin etkisi kırılıyor, şeffaflık ortadan kalkıyor. Bu tür ortamlarda cezasızlık algısı güçlenir. Özellikle güvenlik güçlerinin karıştığı suçlarda etkili soruşturma yürütülmemesi ya da kamuoyunun yeterince bilgilendirilmemesi bu algıyı daha da derinleştirir. Bu da suçların görünürlüğünü azaltırken, tekrar etme riskini artırır. Yani mesele sadece bireysel suçlar değil, o suçların hangi siyasal ve idari iklimde ortaya çıktığıdır. Bir de şunu görmek gerek kayyım ilk gelir gelmez kadın kazanımlarını yok ediyor. Kadın politikaları müdürlükleri, kadın yaşam merkezleri, alo şiddet hattı gibi birçok alanı ya kapatıyor ya da pasif hale getiriyor. İlk kadın çalışanları işten çıkarıyor. Kayyım rejimi sadece belli saiklerle orda bulunmuyor” ifadesinde bulundu.

‘Asker ve polis gibi güçlerin kent üzerindeki etkisi arttı’

Kayyımlarla birlikte belediyelerin “kolluğun” yaşam alanına dönüştüğünü kaydeden Birsen Orhan, yerel demokratik denetimin ortadan kalkmasıyla güvenlik bürokrasisinin alanının genişlediğini belirtti. Birsen Orhan bu durumun sonuçlarına şu sözlerle dikkat çekti: “Bu tablo özellikle kamu gücünü kullanan kişilerin karıştığı suçlarda etkili soruşturma ve şeffaflık ihtimalini düşürüyor. Bu ortamda, asker–polis–uzman çavuş gibi kamu görevlilerinin dahil olduğu vakalarda üstü örtülüyor.”

‘Amaç yerelin kültürünü ve örgütlenme biçimini etkisizleştirmek’

Yerel demokrasilerin askıya alınmasıyla kent sosyolojisinin de değiştiğini ifade eden Birsen Orhan, “Kayyım yönetimlerinin kent sosyolojisine etkisi ise çok katmanlı. Öncelikle yerel demokrasi askıya alındığı için halkın yönetime katılım kanalları daralıyor. Bu, kentte aidiyet duygusunu zayıflatıyor. İkincisi, sosyal politikalar ciddi biçimde değişiyor özellikle kadın odaklı merkezler, kültürel faaliyetler ve toplumsal dayanışma ağları ya kapatılıyor ya da işlevsizleştiriliyor. Üçüncüsü kentte güven duygusu erozyona uğruyor. İnsanlar hem yönetime hem de adalet mekanizmalarına karşı mesafeli hale geliyor. Bu da toplumsal çözülmeyi hızlandırıyor. Bu yüzden yaşananları tek tek olaylar üzerinden değil, bütünlüklü bir politik ve toplumsal çerçeve içinde değerlendirmek daha doğru olur. Bu anlamıyla yaşananları kentin kimliğine yönelik bir aşındırma ve dönüştürme girişimi olarak değerlendirmek mümkün. Çünkü mesele sadece belediyeyi yönetmek değil yerelin kendi sözünü, kültürünü ve örgütlenme biçimini etkisizleştirmek” değerlendirmesinde bulundu.

Kayyımlar ve özel savaş politikalarıyla kenttin yapısındaki değişimlere vurgu yapan Birsen Orhan, “Biraz Dêrsim özelinde değerlendireceğim. Kim ne yaptı, hangi zemin nasıl bozuldu ve nasıl yeniden kurulabilir diye ele almak gerek. Evet, sistemin rolü belli, amacı belli. Kadın kimliğini değersizleştirmek, gençliği göçertmek, fuhuş, çetecilik uyuşturucu ağlarını beslemek ve büyütmek.

‘Herkes kendine bir pay çıkarmalı’

 Burada halka özeleştirimizi vermek zorundayız. Çünkü bu kentin dinamikleri var, bu kentin siyasi partilerinden sivil toplum örgütlerine kadar yapıları var. Her yapının örgütlenmesi var. Tabi kurumlara karşı bir itibarsızlaştırma da var bunu da belirtmek gerek. Dêrsim güzellemeleri ile kır, böcek edebiyatıyla bu kent korunamaz. Birçok yerde hakikatimizden koptuk, yanılsamalı özgürlük haliyle yaşadık. Biz etrafı açık bir hapishanedeyiz sağımız solumuz kalekollar, karakollar. Herkes kendine pay çıkarmalı” eleştirisinde bulundu.

‘Saldırılara cevap kollektif olmalı’

 “Mesele bu halkın tüm değerlerine saldırıysa cevabı da kollektif olmalı” diyen Birsen Orhan, Dêrsim’in ancak öze dönüşle korunabileceğini kaydetti.

 Tüm demokratik kurumların bir araya gelerek çözüm odaklı çalışması gerektiğini söyleyen Birsen Orhan, “Dêrsim gibi toplumsal hafızası güçlü ama aynı zamanda uzun süredir güvenlikçi ve idari baskı altında tutulan bir yerde korunma meselesi çok katmanlıdır. Toplumu koruyan şey toplumsal denetim, yerel demokrasi ve örgütlü sivil yaşamdır. Bu üçü zayıfladığında, işte sonuç bugün konuştuklarımız olur. Kadın kurumları, gençlik yapıları, kültürel alanlar ve mahalle örgütlenmeleri olursa hiçbir güç bu örgütlülüğün karşısında yaşam bulamaz” şeklinde konuştu.

‘Sessizlik sorunların görünmez kılınması riskini taşıyor’

Birsen Orhan konuşmasını şöyle tamamladı: “Toplumsal koruma sadece yukarıdan gelen politikalarla değil, aşağıdan kurulan ilişkilerle de ilgilidir. Bazen kurumların zayıflaması kadar, toplumun kendi içinde sessizleşmesi, dayanışma ağlarını zayıflatması ve sorunları görünmez kılması da risk üretir. Şiddet, istismar ya da kayıp vakaları karşısında daha güçlü bir kolektif refleks üretilebilseydi, bugün yaşanan bazı boşluklar bu kadar derinleşmeyebilirdi. Barış ve Demokratik Toplum süreci de bu anlayışların adeta panzehiridir, çünkü yaşananlar savaş politikalarının güvenlikçi politikaların bir sonucudur.”