Nefret söyleminin gölgesinde Romanlar: Soykırımdan dışlanmaya uzanan tarih (1)

Hem sosyal hem de kültürel anlamda dışlanan Romanlar, yalnızca bireysel değil, ideolojik ve yapısal sorunlarla karşı karşıya. Onlar bu yıl da Hıdırellez’den nefret söylemlerinden uzak, insanca bir yaşam diliyor.

Dom, Lom, Sinti, Gitanos, Çingene: Onlar ‘karşı mahallenin çocukları’ 

REVŞAN SAĞLAM

Haber Merkezi - Coğrafyaya göre çağrıldıkları isimler de farklılık gösteriyor; Roman, Dom, Lom, Sinti, Gitanos, yani Çingeneler…

Bu adlandırmalar, bölgenin dili ve kültürel yapısına göre şekilleniyor. Süreç içerisinde dağınık şekilde yaşayan Romanlar, daha çok kendilerini “Rom” (insan) olarak adlandırırken bazıları, “vurulduğumuz yerden ifade edilmek isteriz” diyerek, kendini Çingene olarak tanıtıyor. Ancak son yıllarda bu ifade yeni bir tartışma yarattı. Bazı Romanlar Çingene tanımına tepkili. Romanlara göre Çingene, Gacoların (Roman olmayanlar) onlara taktığı bir isim, ötekileştirmek için kullanılıyor ve altında Roman olan Çen ve Gan’ın hikayesi yatıyor. 

Bu hikaye, Romanların kökenine dair tarihsel bir gerçeklikten ziyade, sözlü kültürde yer alan mitolojik bir anlatıdır. Hikaye, "Çen" ve "Gan" isimli iki gencin etrafında şekillenir ve "Çingene" kelimesinin bu iki ismin birleşiminden (Çen+Gan) türediğine inanılır.

Romanların tarihi ve göç yolları

Kültürleri, müzikleri ve yaşam tarzlarıyla dikkat çeken Romanlar, bir zenginlik olarak görülmekten çok, aşağılanan, toplumdan dışlanan, ezilen bir topluluk olarak varlığını sürdürmeye çalışıyor. 

 

Ötekileştirilen, “yersiz yurtsuz” olarak tanımlanan Romanlar, nefret söyleminin kıskacında yaşam mücadelesi veren bir topluluk olarak varlığını devam ettiriyor.

Tarihsel kökenleri günümüzde Kuzey Hindistan ve Pakistan sınırları içinde kalan Pencap, Racasthan ve Sind (Karaçi çevresi) bölgelerine dayanan Romanlar, antik Hindistan kast sisteminin en alt sınıfı olan topluluklar arasında yer alıyordu. Romanların bu topraklardan kopuş süreciyle ilgili en güçlü bilimsel teori, 11. yüzyılın başında Gazneli Mahmut’un Kuzey Hindistan’a düzenlediği seferlere dayanır. Bu işgaller sırasında binlerce Romanın Gaznelilerce esir alınarak batıya götürülmesi, tarihteki en büyük zorunlu göç dalgalarından birini başlatmış; bu kitleler zamanla İran ve Anadolu üzerinden dünyaya yayılmıştır.

Romanların dünyaya yayıldığı temel göç yolları bilimsel olarak üç ana kolda incelenir:

Birinci kol; Afganistan ve İran üzerinden Anadolu ve Balkanlara ulaşan, oradan tüm Avrupa'ya yayılan en büyük gruptur (Roma grubu); ikinci kol; Afganistan ve İran üzerinden kuzeye yönelerek Ermenistan, Kafkasya ve Rusya üzerinden Doğu Avrupa'ya ulaşan koldur (Lom grubu); üçüncü kol; Afganistan ve İran üzerinden güneye inerek Suriye, Filistin ve Mısır yoluyla Kuzey Afrika'ya, oradan da Cebelitarık üzerinden İspanya’ya geçen koldur (Dom grubu).

Kuzey Amerika gibi uzak coğrafyalara ulaşmaları ise bu tarihsel rotaların ardından, modern dönemdeki göçlerle gerçekleşmiştir.

Kimsenin bahsetmediği Roman soykırımı: Porajmos

Romanların tarihindeki en büyük kırılma noktalarından biri, II. Dünya Savaşı sırasında yaşanan soykırım oldu. Naziler tarafından yürütülen sistematik katliamlarda yüz binlerce Roman ve Sinti yaşamını yitirdi.

2 Ağustos 1944’te Auschwitz-Birkenau kampında yalnızca bir gecede yaklaşık 4 bin 300 Roman ve Sinti gaz odalarında öldürüldü. Bu tarih, Romanlar açısından soykırımın en karanlık anlarından biri olarak kabul ediliyor.

Romanlar bu büyük yıkımı, Romanes dilinde “yutmak” anlamına gelen ve zulmün büyüklüğünü ifade eden “Porajmos” kavramıyla adlandırıyor.

Avrupa Parlamentosu’nun 2015 yılında 2 Ağustos’u “Avrupa Roman Soykırımı Anma Günü” olarak kabul etmesiyle birlikte bu tarih uluslararası düzeyde daha görünür hale geldi. Araştırmalara göre o dönemde Avrupa’da yaşayan Roman nüfusunun yaklaşık yüzde 70’inin öldürüldüğü, toplamda ise 1 milyona yakın Romanın hayatını kaybettiği tahmin ediliyor.

Ancak Roman soykırımı, Yahudi soykırımına kıyasla uzun yıllar boyunca yeterince araştırılmadı ve uluslararası hafızada geç yer buldu.

Kayıp mezarlar ve görünmeyen tarih

Soykırım yalnızca toplama kamplarında değil, Doğu Avrupa’da köy köy dolaşarak yapılan katliamlarla da sürdü. Romanlar birçok yerde toplu mezarlara gömüldü ve bu mezarların büyük kısmı hala tespit edilemedi.

Bugün hala Rusya, Ukrayna, Moldova ve Litvanya gibi ülkelerde kayıp mezarların izleri aranıyor. Bazı araştırmalar, Romanların diri diri gömüldüğünü ve bu alanların yıllar sonra tarım arazilerine dönüştürüldüğünü ortaya koyuyor.

Bu durum, Romanlar açısından soykırımın yalnızca geçmişte kalmış bir olay değil, hala süren bir hafıza ve adalet meselesi olduğunu gösteriyor.

Her yerde ayrımcılık

Osmanlı’da yüksek vergiye tabi tutuldular, Avrupa’da eğitimden mahrum bırakıldılar, kısacası gittikleri her ülkede hem ayrımcılığa uğradılar, hem de toplumsal bir tehdit olarak görüldüler. 

Dünyada nüfuslarının 17 milyon olduğu tahmin ediliyor. Peki Romanlar nüfus olarak bu kadar fazla olmalarına rağmen nasıl bu kadar görmezden geliniyorlar?

‘Hiçbir yerden geldik, hiçbir yere gidiyoruz’ felsefesi 

 

Tarih boyunca mülkiyeti reddeden Romanlar, “Biz hiçbir yerden geldik, hiçbir yere gidiyoruz” felsefesini benimseyerek, çoğu zaman “zanaat göçebeleri” olarak ifade edildiler. 

Çünkü onlar müzikal kültürlerinin yanı sıra dişçilik, sünnetçilik, geleneksel şifa yöntemleri, demircilik, kalaycılık, sepet ve kalbur yapımı gibi zanaatlarla uğraştılar. Bulundukları bölgelerde bu hizmetleri sunarak karşılığında temel ihtiyaçlarını karşılayacak ürünler temin ettiler ve geçimlerini bu şekilde sağladılar. 

İran ve Ermenistan üzerinden Anadolu’ya gelen Romanlar, Selçuklu Türkleriyle ilk temaslarını 11. yüzyılda kuruyor, 12. yüzyılda ise Trakya düzlüklerinde uzun süre yaşıyorlar. 

Türkiye ve Kürdistan’da Romanlar: Ön yargı ve nefret söylemleri 

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Kürdistan ve Türkiye’nin de farklı kentlerinde yaşıyorlar. Sayılarının resmi makamlara göre 500 bin, resmi olmayan makamlara göre ise yaklaşık 2 milyon olduğu belirtiliyor. Türkiye’de yaşayan Romanların yüzde 95’inin yerleşik yaşama geçtiği ifade ediliyor. 

Romanlar, Batı Anadolu ve Trakya’da “Roman”, Wan ile Ardahan arasındaki bölgede “Mutrip/Mıtrıp”, Orta Anadolu’da “Elekçi”, Erzirom ve civarında “Poşa”, Adana'da ise “Cano” ismiyle anılırlar. Kürdistan’ın farklı kentlerinde Karaçi, Aşık, Cındar, Kürt Çingenesi gibi isimlerle de anılırlar.  

 

Kamusal alandan dışlanmaları, gettolaşarak yaşamalarına neden oluyor. Genellikle yerleştikleri bölgelerin en yoksul semtlerinde yaşamlarını sürdüren bu topluluklar, zor ekonomik koşullarla karşı karşıya kalırken, bu durum; “yoksul, kirli, hırsız, kavgacı, yabancı” gibi olumsuz yargıların oluşmasına da zemin hazırlıyor. 

Dolayısıyla Romanlar, yaşadıkları bölgelerde marjinalleştiriliyor; ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve ayrımcılığa maruz kalıyorlar. Toplumda oluşan bu olumsuz algının temelinde yalnızca yaşam koşulları değil, tarihsel anlatılar ve söylencelerin de rolü var. 

Annelerin çocuklarının yabancılar ile konuşmaması için anlattığı “bohçacı kadın, hırsız çingeneler ve qereçiler” hikayeleri, çocukların bu nefret söylemleriyle büyümelerine neden oldu. 

Anacıl toplumdan ataerkil topluma 

 

Anacıl bir yapıdan ve doğayla iç içe bir yaşamdan gelen Roman toplumu, yaşadıkları ayrımcılık ve konar göçer yaşam tarzı nedeniyle çeşitli toplumsal değişimlere karşı koyamıyorlar. 

Yaşam içerisinde karşılaştıkları ayrımcı yaklaşımlar, Romanların kendilerini korumak adına bir “güvenlik duvarı” oluşturmalarına yol açarken, bu durum anacıl toplum yapılarının zayıflamasına da neden oluyor; Toplum içinde kabul görmek ve varlıklarını sürdürebilmek amacıyla, güç ilişkilerinin belirleyici olduğu ataerkil yapıya yönelim söz konusu oluyor.

Gezgin yaşam tarzını sürdüren bazı gruplarda anaerkil yapı unsurlarının devam ettiği ifade edilse de, yerleşik hayata geçen Romanlar için bu durumun geçerliliği oldukça sınırlıdır.

Roman toplumu, yaşadığı toplum içerisinde dini inançlarını ve kültürel değerlerini sürdürme çabası sırasında da şiddet ve olumsuz tepkilerle karşılaşıyorlar. Bu nedenle, anaerkil yapıdan ataerkil yapıya geçişin büyük ölçüde zorunluluklar ve dışsal baskılar sonucunda gerçekleştiği söylenebilir. 

Güç dengeleri toplumsal yapıyı etkiledi 

Otoriter güç, anacıl yapıyı görünmez kıldığı gibi, kadının gündelik yaşamda ya da kültürel anlamdaki icraatlarının da görünmesini engelledi. Roman toplumunda kültürel değerlerin taşıyıcısı kadındır. Kadınlar birçok iş dalında çalışarak hem kültürlerini yaşatıyor, hem de ekonomik özgürlüklerini sağlıyorlar. 

Hıdırellez’den aynı dilekler: Onurlu bir yaşam 

Romanların en önemli günlerinin başında “Hıdırellez” geliyor. Her yıl, Hıdırellez Şenlikleri’nde ateşler yakılır, dilekler tutulur, dans edilir ve müzikler gece boyu susmaz. 

Kültürlerini korumaya çalışan Romanlar, kültürel kimliklerini güçlü bir şekilde ifade ettikleri bu bayramda en güzel dileklerini dilemek için hazırlanıyor. Kadınlar bu yıl da Hıdırellez’den insanca ve nefret söyleminden uzak onurlu bir yaşam istiyor. 

Yarın: Berfu Yılmaz: ‘Romanım’ diyorum, ‘haşa olur mu öyle şey’ diyorlar