Ne kutsal ne de gelenekçi, çözüm demokratik aile modeli (2)

Rosa Kadın Derneği’nden Suzan İşbilen, kadına yönelik şiddetin yapısal bir sorun olduğunu belirterek çözümün eşit ve sömürüsüz bir toplumsal sistemin inşasından geçtiğini söyledi.

Sistemin adı şiddet: Çözüm, eşit ve sömürüsüz bir yaşam 

ARJİN DİLEK ÖNCEL

Amed - Savaşlarda, ekonomik ve sosyal krizlerde açığa çıkan ihlallerin en büyüğünü kadınlar yaşıyor. Egemen güçlerin çıkardığı savaşların ortasında katlediliyor, tecavüze uğruyorlar. Ya da devletin prototipi olarak kurumsallaşan aile modellerinin içinde her türlü şiddet ile yüz yüze kalıyorlar.

    

Rosa Kadın Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Suzan İşbilen, şiddetin tarihsel süreçlerine değinerek, kadına yönelik şiddetin, katliamların altındaki temel nedenler ve bu tablonun nasıl değişeceğine dair sorularımızı yanıtladı.

*Yaşanan her bireysel şiddet öyküsünün ardından tekrar kadına yönelik şiddet faktörünü ve nedenlerini konuşuyoruz. Kadına yönelik şiddetin “aile mahremiyeti” denilerek konuşulmaması toplumsal bir olgu olarak tam anlamıyla bilimsel açılardan ele alınmasının önünde büyük bir engel oldu. Sosyolojik açıdan kadına yönelik şiddet olgusunun nedenlerine dair değerlendirmeniz nedir?

Şiddet günümüzün sorunu değil, tarihsel bir geçmişi var. Kadına yönelik şiddetin tarihini hep 5 bin yıllık bir süreçle değerlendiriyorduk ancak Sayın Abdullah Öcalan’ın son yayınladığı menifestoda bu tarihi daha geriye götüren bir durum artık söz konusu. Özellikle milattan önceki döneme dayanan doğal toplum, anacıl toplumu incelemekte fayda var.

Çünkü şiddetin kökleri o zamana dayanıyor ve o zamandan günümüze şiddet giderek artıyor. Bunun temel sebebini şöyle sıralayabiliriz; anacıl toplumda bir sistem var, bu sistemin öncülüğünü kadın yapıyor. Bu sistemde kadın ve erkek arasında doğal bir iş bölümü var. Kadın toplayıcılıkla uğraşırken, erkek ise avcılık yapıyor, klanın ya da o sistemdeki insanların beslenme sorunlarını gideriyor. Sürekli avcılık yapmak, erkeği zihinsel olarak çok farklı düşüncelere itiyor ve farklı araç gereç geliştirmeye yol açıyor. Erkek avını öldürüyor, kesiyor ve o dönem pişirme de olmadığı için çiğ yeme eylemleri de oluyor. Sayın Öcalan o dönemin avcı kulübünü ‘yamyam’ olarak da değerlendiriyor. Çünkü sadece hayvanı değil, insanı da yeme durumu söz konusu olabiliyor. O dönem kadının yarattığı hiyerarşisi olmayan barışçıl bir sistem o avcı kulübünü rahatsız etmeye başlıyor. Kendisi orada hakim olmak istiyor, bu nedenle burada hakimiyetini ve iktidarını güçlendirebilmek için yapması gereken tek şey kadın sistemini yok edip, kendi hiyerarşik sistemini oluşturmak. Ve erkeğin yaptığı bu eylemler ‘kasti katil’ olarak değerlendiriyor. Yani kasten ve planlanarak yapılan bir cinayet ve bu kadın üzerinde deneniyor.

Bundan sonra kastik katil kadına iki seçenek bırakıyor, ya benim dediğim sisteme gelirsin ya da ölürsün. Onun yaratmak istediği sistem köleliği dayatan bir sistem. Ve bu sistem içinde kastik katil kadını güçsüz bırakıyor ve kendi sistemini inşa ediyor. Erkeğin yani kastik katilin yarattığı o hiyerarşik sistem zamanla kendini devlet, aile ve ne kadar baskıcı kurum varsa kendini toplum üzerinde var ediyor ve o günden bugüne kadına yönelik şiddet devam ediyor. Şiddetle susturma, şiddetle olmayınca katletme, bunlar bir sistemin sorunlarıdır.

O açıdan kadına yönelik şiddetin, katliamlarının durdurulabilmesinin temel yolu sistem değişikliğinden geçer. Bugün iktidara bakıyoruz, iktidarın mevcut taşıdığı zihniyet de böyle işliyor. Çünkü o da kadını erkeğe hizmet etmeye dayatan bir sistem üzerine kurulu. Kastik katil de aynı şeyi yaptı, kadına ‘erkeğe hizmet et’ dedi. Bir yandan kadını eve kapatmak varken, bir yanda da kadını cinsel obje, kendi zevkleri için kullanmak var. Yani o dönemin kastik katilin yarattığı kadın tiplemesi günümüze kadar devam etmiş. Tabii zamanla teknik gelişmiş, toplumlar gelişmiş, insanlar zihniyet olarak gelişmiş ama hiçbir zaman kadına yaklaşım zihniyeti değişmemiş. Hatta katmerleşerek devam etmiş.

Günümüz kapitalist toplumu da kastik katilin son versiyonudur, son temsilcisidir. Ve bu sistemde de yine kadına yönelik bir şiddet var. Bu sistem içinde kadın ya metadır, ya köledir, ya ölüdür. Yani bu kapitalizmin şu anda kadına biçtiği başka bir rol yok. Tüm bunlar olurken kadın durdu mu? Hayır. Kadın mücadelesine devam etti. Kadının sömürünün olmadığı demokratik bir inşa mücadelesi var. Kadının eşitliği esas alan, her iki cinsin de sömürülmediği bir toplumsal sistem yaratma çabası var.

Zamanla bu iki sistemin birbiriyle çatışması günümüze kadar geldi. Ancak erkek egemen şiddetin, zihniyetin o avcılık kültüründen getirdiği avcılık dönemi kültüründen getirdiği öldürme zihniyeti bir türlü bitmedi ve hala devam ediyor.

Bugün de kadın ve erkek doğduğu gün itibariyle bu rollerle şekillendirilmeye çalışılıyor. Kadın edilgen, pasif, erkeğe itaat eden bir kişilik olarak nesneleştiriliyor. Diğer yanda ise kadını yöneten, toplumu yöneten, iktidar sahibi, güç sahibi, para sahibi bir erkek topluluğu oluşturuluyor. Bu zihniyetlerin çatışması hala devam ediyor ve devam da edecek. Ama kadınlar kastik katilin planlarına boyun eğmeyecek.

*Kastik katilin günümüz versiyonlarına değindiniz, kastik katilin kendini bulduğu alanlardan biri de her fırsatta kutsallık atfedilen aile kurumu olarak karşımıza çıkıyor. Aile kurumu kadınların şiddet mekanlarına nasıl dönüştü. Demokratik aile yapısına dönmek mümkün mü?

Kastik katil kendi örgütlemesini yaparken, yan yapılardan da destek alıyor. Kadının eve kapatılması ve köleliğini sürdürmesi için aile kurgusu kullanılıyor. Aile burada kastik katil zihniyetinin bir parçası haline getiriliyor.  Çünkü kadını teslim almanın en uygun yöntemi ailedir. Bugün toplumsal açıdan baktığımızda; kadın deyince akla gelen şey, ‘kadın annedir, kadın eştir, kadın evde yemek yapar, çocuklara bakar, kadının siyasette ne işi var, çalışma alanında ne işi var’ yaklaşımı ile karşılaşıyoruz. Böylesi bir yaklaşımın olduğu bir yerde kadının özgürlüğünden bahsetmek mümkün değil. Bu kapitalist uygarlığın yarattığı bir modelin günümüze kadar giderek güncellenmiş halini yaşıyoruz.

Ancak artık bu klasik aile yapısının gelişen topluma cevap olamayacağı yönünde bir söylem de açığa çıkıyor. Buna dair bir inanç ve mücadele var. Kadın da erkek de ‘aşık olduk, evlendik’ diyor, ancak bunca sorunlu bir yapı içinde aşk ve evlilik sizi özgürleştirmiyor, ya da ikinizi eşitlemiyor. Zaten toplumda aşk, evlilik ile ilgili kalıplar var. Erkeğin kafasında da tercih edeceği bir kadın tipi var, kadının kafasında da toplumun dayattığı bir tipleme var. Ve herkes kafasında yarattığı tiplerle bir birliktelik sürdürmeye çalışıyor. Nihayetinde günümüzde bir bakıyoruz 2000’li yıllar boşanmaların en yoğun olduğu dönemdir. Çünkü gelişen teknoloji, insan zihniyetinin gelişmesi, aile kavramı gibi eski zihniyetle devam eden bir yapıyı, bir kurumu yürütmeye yetmiyor.

Peki, aile kurumu özgürleşebilir mi? Elbette özgürleşebilir. Kadın ve erkeğin zihniyetinde klasik, geleneksel toplumdan getirdikleri toplumsal cinsiyet eşitsizliği ortadan kaldırılmadıkça bu iki cins arasında asla eşitlik, birliktelik söz konusu olamaz. Aile kurumu da özgürleşmez, bu zihniyet ezme, ezilme ilişkisi üzerine şekillenir. Ancak aksi mümkün olursa aile özgürleşir, aile içinde bireyler özgürleşir.

Ama eğer hem kadın hem erkek kendine dayatılan o kişilik yapılarından arındırmanın mücadelesini verirse bir çözüme ulaşılır. Ancak bu kendiliğinden olabilecek bir şey değil. Bunu fark etmek ve ortadan kaldırmak için müthiş bir mücadele gerekiyor. Erkek de kadın da kendine yönelecek. Günümüzde daha çok kadın kendine yöneliyor. Kadın kendi klasik, geleneksel koşulunu kabullenemiyor, özgürlüğe dair bir talebi var. Ve bu özgürlük talebi varken evdeki erkeğe köle olmak o özgürlüğü tasarlayan insanın yapabileceği bir yaklaşım olmadığı için erkeği de özgürleştirmeye çalışıyor.

İşte burada cinayetler başlıyor. Erkek toplumun kendisine verdiği o konfor alanını asla terk etmek istemez.  Bu konforu sağlayacak birini arar bu da kadındır. Ama artık kadın özgürleşmek istediği için bunu kabul etmiyor. Bu vesileyle ailenin demokratikleşebilmesinin tek yolu klasik, geleneksel zihniyetten arınmak ve sistemin verdiği o kişilik yapılarının tümünden kendini uzaklaştırmakla mümkündür. Bu böyle olursa şiddet de duru, kadın katliamları da.

*Kürdistan’da kadına yönelik erkek şiddetinin yanında bir de devlet şiddeti var. Kürdistan’da kadınlar şiddet olgusunu tartışırken, özellikle özel savaş politikalarına dikkat çekiyor. Özel savaşın toplum ve kadınlar üzerindeki etkilerine dair ne söylemek istersiniz?

Kadına yönelik şiddet yıllardır sürüyor, ama Kürdistan’da kadına yönelik şiddetin türü ve şeklinin değiştiğini görüyoruz. Özellikle son 50 yıllık çatışma sürecinin yarattığı bir sonuç var. Genç kadın ile erkeklerin siyasal, politik alanlardan, kendi özgürlük alanlarından uzaklaştırılması için sistemin getirdiği bir özel savaş yöntemi var. Savaş savaştır ‘özeli nasıl olur?’ diye baktığımızda, özel savaş 1’inci Dünya Savaşı’ndan itibaren başlayan bir süreç.

İki karşılıklı güç birbirini yenemediğinde bu sefer içten doğru bir çürütme başlatırlar. Bu da en çok zihniyeti etkiler. Kendinden geçmiş, üretmeyen, sürekli birilerinin emeği üzerinden kendini var eden bir kadın erkek tiplemesi yaratır. Ve bununla sınırlı kalmaz, uyuşturucu ve fuhuş gibi insani kimliğinden uzaklaştıran yapıları devreye koyar.

Özel savaş politikaları kapsamında uyuşturucu bağımlılığından kaynaklı Kürdistan’da katletme olayları çokça yaşanıyor. Diyarbakır’da Mart ayında Aleyna Yaray Cafer Başeğmez tarafından katledildi. Uyuşturucunun toplum üzerindeki etkisine bir örnekti bu. Uyuşturucu madde Diyarbakır’da artık marketlerde, sokaklarda satılacak noktaya gelmiş. Ve çocuklar da artık bu maddelere çok rahat erişiyor. Çünkü önü açılan bir şey, sürekli beyni uyuşuk gençler sistemin en çok istediği gençlerdir.

Sokakta yürürken kendinden geçmiş, ne söylediği belli olmayan, sallanarak her an yere düşecekmiş gibi yürüyen gençler görüyoruz. Dünyadaki bütün ülkeler uyuşturucudan şikayetçi. Ama Kürdistan’da çok daha farklı işleyen bir durum var. Özellikle bu son çatışma süreçlerinde gençliği etkisiz hale getirmek için kullanılan bir yöntem olduğunu söyleyebiliriz.

*Kökleri tarihe dayanan şiddet olgusuna karşı kadınların mücadele biçimlerinden biri de öz savunma. Öz savunma nedir, kadınlar hangi durumlarda öz savunmaya başvuruyor?

Öz savunma kadının hayatta kalması için kendine dönük aldığı tedbirlerin bütünüdür. Öz savunma derken şiddet uygulayana karşı sen de şiddet uygulama anlayışı değildir. Öz savunma kişinin kendini koruması için uygulayacağı yöntemlerdir. Mesela bir kadının öz savunması nasıl olmalıdır? Bir kadının öz savunması örgütlenmesidir. Yani örgütlenme en büyük öz savunmadır.

Çünkü örgütlü olan bir kadın ne uyuşturucu müptelasına düşer, ne de bir erkeğin art niyetli yaklaşımlarına yenik düşer. Yani kendini bu erkeğin yaklaşımlarına karşı da korur. O örgütlü alan içinde mücadelesini de verir. Öz savunma kadının diğer kadınlarla birlikte dayanışmasıdır. Yani dayanışma da büyük bir öz savunmadır. Öz savunma kadının şiddete uğradığında ne yapacağını bilmesidir.

Kadının haklarını bilmesi, şiddete uğradığı zaman hangi yol ve yöntemleri kullanabileceğini bilmesi bir öz savunmadır. Bizim de Rosa Derneği olarak kadınlara çağrımız hep bu yöndedir. Yani Rosa Derneği bugün şiddete uğrayan kadınların şiddeti ortadan kaldırmak için mücadele ettiği bir kurumdur.

Derneğe gelen kadınlar hem bu şiddetten kendini nasıl koruyacağını hem de nasıl mücadele edeceğini öğrenmenin yanı sıra, bir de kadınlarla bir arada olmanın, dayanışmanın yarattığı bir güçle bu süreçten çıkıyor. Erkek kadının örgütlü bir alan içinde mücadele ettiğini bildiği zaman o kadına kolay kolay yaklaşamıyor. Çünkü dokunduğunda karşılığında ne ile karşılaşacağını bilir.

*Orta Doğu’da geniş coğrafyalara yayılan savaş kadınları ve çocukları büyük bir krizin ortasında yaşamaya mahkum etti. Yaşadıkları ülkelerde şiddet ile karşı karşıya olan kadınlar bu kez savaş ve çatışmaların ortasında ya da zorunlu göç yollarında şiddete ve cinsel saldırıya maruz kalıyor. Savaşın kadınlar üzerindeki etkilerine dair neler söylersiniz?

ABD'nin Ortadoğu'yu dizan politikası ve İsrail'in Ortadoğu'daki güvenliğini sağlamak için bütün ülkeleri bombalaması bu savaşı başka bir boyuta taşıdı. Filistin, İran Irak, Lübnan, bütün ülkeler bombalanıyor. Kadın ve çocuklar ise bu savaşın mağduru, sokaklarda, çadırlarda yaşamak zorunda kalıyorlar. Oysa Orta Doğu savaşa doydu. Biz Kürtler olarak 50 yıldır bu topraklarda savaşın en sıcak halini yaşadık. Ama bugün İran savaşının Kürtlere dönük de etkilerini görüyoruz. Bu yönüyle savaş Orta doğu'nun neresinde olursa olsun gelip önce Kürt'ü ve Kürt kadını buluyor. Böyle bir gerçeklik de var.

Bu savaşların durması lazım. Bu savaş yani kastik katil Trump şahsında ABD kapitalizmin yürüttüğü bir saldırı biçimi. Bu kadar insanın katledilmesine, öldürülmesine, o kentlerin yıkılmasına, yerle bir olmasına, insanların evsiz, barksız, aç kalmasına neden olan tek şey Trump ve ABD emperyalizminin, kapitalizminin kendini ayakta tutma çabasıdır.

ABD, NATO'dan destek bulamadığı için bugün barış ve benzeri söylemlerle süreci biraz hafifletmeye çalışıyor ama ben şuna inanıyorum ki eğer ülkelerden istediği desteği bulabilseydi bu savaşı daha çok yürütecek. ADB destek bulsaydı bu geçici ateşkesi imzalamayacaktı.

İran’a gelince,  İran yıllardır Kürtlere karşı. Ancak Kürtler de kendi varlık mücadelesini veriyor. Özgürlük mücadelesini veriyor. Oradaki Kürtlerin amacı da İran'ı yok etmek değil, İran'daki yapının demokratikleşmesini sağlamaktır. Yani Kürtlerin verdiği mücadelenin temel nedeni bu. Orada bir demokratikleşme sağlansın. Hem zaten sadece muhalifler, Kürtler değil. İran'da da rejim karşıtı güçler de var.

İran katı ulus devlet yapısından arınmalı. Kendi bünyesinde bulunan sadece Kürtler değil, çok daha fazla halkın bulunduğu her kesimle anlaşarak, bütün bir demokratik ortamla her ulusun, her anlayışın, her inancın kendini rahat ifade edebileceği bir ülke olma hedefi olmalı. Çocuk da gidiyor, kadın da gidiyor, herkes ölüyor ve bu ölümlerin yanı sıra bir de bir yaşam yok oluyor. Bir kent mesela İran'ın tarihi yerleri yerle bir oldu. Tahran şu anda yok gibi. Oysa diyalog kapısı varken, diyalogla çözülmesi gerekirken, savaşa başvurulması kabul edilecek bir durum değil. Biz kadınlar zaten hep savaşa karşı çıktık. Buna karşı olduğumuzu da hep söyledik, söyleyeceğiz de.