Saklı kalamayan şiirleri ile Fatma Aras

Fatma Aras, yazdığı şiirleri toplum ve aile baskısı yüzünden uzun yıllar çekmecesinde saklamak zorunda bırakılıyor. Yine de yazmayı bir an olsun bırakmıyor. Bir şiir atölyesinde yazdıklarını çekmecesinden çıkarıp paylaştığında ertesi yıl “Saklıyım” isimli ilk kitabı çıkıyor. Sonrasında birçok kitap yazmasına rağmen ilk kitabının verdiği duyguyu; “Sanki kucağıma bir bebek alıyor gibiydim. Annelik duygusu gibiydi” diye tanımlıyor.
 
ZEYNEP PEHLİVAN
 
İzmir- Yolum bu defa şair ve yazar Fatma Aras’ın evine düştü. Oturup şöyle iki kelam edeceğimiz bütün kafeler kapalı olduğu için beni tüm içtenliğiyle kendi evinde ağırlama nezaketini gösterdi. Sağ olsun. Telefondaki sıcak ve samimi yaklaşımını evinde de bir an olsun eksik etmedi.  Hele hele kendi elleriyle bana özel yaptığı meşhur Iğdır pilavıyla da mahcubiyetimi deyim yerindeyse ikiye katladı. Misafirperverliği bir tarafa, onun bu hiperaktif ve kabına sığmaz kişiliğini görünce; yaşından dolayı aylardır sokağa çıkma yasaklarına takılıyor oluşuna epey içerledim. 
 
Şiire özel bir ilgi duyanlar, Fatma Aras’ı genellikle “Göğü Azalan Kuşlar” “Saklıyım” “Söz ve Hançer” ya da “Ağrılı Beklemeler” gibi şiir kitaplarıyla tanıyor. Bana imzaladığı “İkiz Acılar” kitabının arkasında, İzmir’in önemli şairlerinden Veysel Çolak’ın, “Bütün insanları eşit kılan bir gelecek öneriyor. Bu nedenle dilindeki yabanilik daha bir anlam kazanıyor” şeklindeki cümleleri hemen gözüme ilişiyor. İyice sabırsızlanıyorum; Fatma Aras’ın, Türkiye’nin en doğu ucu olan Iğdır’dan İzmir’e kadar uzanan yaşam yolculuğunu ve şair kimliğini bir an önce konuşmak adına kameramı hazırlamaya başlıyorum.
 
“Kadınların her cümlesi bir mani gibi geliyordu”
 
Fatma Aras, 24 Şubat 1954 tarihinde Iğdır’ın Aralık ilçesine bağlı olan Yukarı Aratan köyünde, oldukça kalabalık bir ailenin içine doğuyor. Kendi deyimiyle; Ağrı Dağı’nın tam olarak eteğinde, Aras Nehri’nin sınırlarında ve üç ayrı ülkenin kıyısında bir yer burası. Köyde o dönemlerde; akrabalarının bir kısmı Sovyetler Birliği’nde, bir kısmıysa bu köyde kalan pek çok insan yaşıyor. Fatma’nın çocukluğu, o kadınların ağıtlarına tanıklık etmekle geçiyor. 
“Köydeki kadınların her konuşması sanki çok özel bir deyim gibi gelirdi kulağıma. Ben çocukken hep onlara odaklanırdım. Sovyetler Birliği’nde kalan yakınlarını manilerle anlatan insanların içindeydim. Halam Cevahir de tam olarak böyle bir kadındı. Ona hep hayrandım. Çoğu zaman halamın evinde kalmak isterdim. O çok özel kültürden de etkilenerek henüz ilkokul 4. sınıftayken, hece şiiri yazmaya başladım. 6+5 koşma türünde şiirler yazarken, o yaştaki bir çocuk için güzel imgeler kullanıyordum. Bunu da arkadaşlarımla hatıra defterlerimize bakarak fark ettim. Şiir yazma hikâyem tam olarak bu şekilde başladı.”
 
“Şiir yazıyorsan âşık olduğun düşünülürdü”
 
Fatma’nın küçük yaşlarda başlayan şiir yazma hevesi, ağabeyi tarafından o dönem pek de hoş karşılanmıyor. Fatma bu durumu, “Bizim oralarda şiiri aşk geleneğine bağlıyorlardı” diyerek açıklıyor. Yani eğer bir genç kız oturup şiir yazıyorsa, bu kesinlikle onun âşık olduğu anlamına geliyor. Bu konu, o dönem için tartışmaya bile tamamen kapalıymış anlaşılan. Fatma’nın şiir yazıyor oluşuna yüklenen bu keskin anlamlar, bir bakıma bastırılmasına neden oluyor. 
“Üzerimdeki baskıdan dolayı; yazdığım şiirleri uzunca bir süre çekmecemde susturmak zorunda kalıyordum. Aslında kimseyle pek paylaşamasam da yazmaya hep devam ediyordum.  Bir yandan da yazdıklarım şiir miydi değil miydi tam olarak ondan da emin olamıyordum. Çünkü o yaşlarda etrafımda ne bir şair vardı ne de şiir yazan birileri. O dönem köyde okuyabileceğim pek bir kaynak da bulamıyordum. Yıllar sonra çıkaracağım ilk kitabımın adını da bu yaşadıklarımdan dolayı “Saklıyım” olarak koymayı tercih ettim. Evet ben Fatma Aras’tım; ama içimde bir de saklı bir ben vardı.
 
İlk kitabı 2008 yılında yayımlandı
 
Liseyi İzmir’de okuyan Fatma, daha sonra Anadolu Üniversitesi AÖF Halka İlişkiler bölümünü tamamlıyor. Akabinde kısa bir süre Almanya’da yaşıyor ve tam olarak bu dönemin içinde ilk şiiri, Hürriyet gazetesinin Avrupa baskısında yayımlanıyor. Yurda döndüğünde kimya teknisyeni olarak çalışmaya başlıyor ve 1999 senesinde MTA İzmir Şubesi’nden emekliye ayrılıyor. 2007 senesinde Veysel Çolak tarafından yönetilen şiir atölyesine katılması ise, yıllar boyunca çekmecesinde susturduğu dizelerin artık gün yüzüne çıkması adına bir kırılma yaratıyor.
“2007’de Homeros Şiir Ödülleri’nin verildiği gün Veysel Çolak’ın şiir atölyesine gittim. Sonra her hafta derslere gitmeye başladım. Hocamız yazdıklarımı okuduktan sonra hece şiirinin yabana atılmayacak bir seviyede olduğunu söyledi. Bu sürecin sonunda böylelikle ilk kitabımı çıkarmış olduk. Hece ölçüsünde yazdığım için biletsiz vapura binmiş bir yolcu gibi hissediyordum. Kendimi bir bakıma dışlanmış, kenarda kalmış gibi görüyordum. Bu sefer daha çok serbest şiir yazmaya yoğunlaştım. 2012 yılında serbest ölçüde şiirlerin olduğu 2. kitabım ‘Göğü Azalan Kuşlar’ı çıkardım. Sonra onu mektup türünde bir kitap olan ‘Hayata Mektuplar’, ‘Ağrılı Beklemeler’, ‘ Söz ve Hançer’, ‘Dağ, Su, Korku’ gibi kitaplar takip etti.”
 
“Kadınlarımız küllerinden doğuyor”
 
Fatma kendini tekrar etmemek adına sadece şiire değil; anı, öykü, mektup gibi farklı türlere de ilgi gösteriyor. Mektuplarında Ağrı Dağı’na, Karacaoğlan’a, aşka, cevap gelmeyecek kişilere ve elbette kadınlara yazıyor… Özellikle çocukluğundan bu yana kurduğu özel bağlardan dolayı kadınlar, onun kaleminde her daim kendine yer buluyor.
“Ben kadınlarımızı her zaman Anka kuşuna benzetiyorum. Her defasında küllerinden doğuyorlar. Kadınlarımız çok güçlüdür; ama benim büyüdüğüm coğrafyada kadınlar, saygı sözcüğüne yüklenen anlamlardan dolayı sessizliğe gömülüyorlardı. Karşıdaki kişi de bu sessizliği kullanmaya çalışıyordu. Son zamanlarda bu durum, artık bizim orada bile kalmadı. Kadınlarımız bugün çok daha bilinçli ve güçlüler. İstedikleri her şeyi yapabiliyorlar. Örneğin ben anne olmadım! Ama o ilk kitabımı karşımda görünce yaşadığım duyguyu unutamıyorum. Adeta donup kalmıştım. Sanki kucağıma bir bebek alıyor gibiydim. Annelik duygusu gibiydi. Sonradan gelen kitaplarda da çok güzel hisler yaşadım ama ilk kitabımın bana verdiği o sevinç, o duygu, çok başkaydı.”