Besê Hozat: Kadın hareketinin sürece öncülük etmesi çok önemli

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat, sürecin toplumsallaşmaması için iktidarın olumsuz bir rol oynadığını belirterek, “Süreç toplumsallaşmalı. Türkiye’deki tüm dinamikler, özellikle kadın ve gençlik de bu sürecin öncülüğünü yapmalı” dedi.

Haber Merkezi - KCK Yürütme Konseyi (YK) Eşbaşkanı Besê Hozat, Medya Haber Televizyonu’nda katıldığı özel yayında PKK’nin 47’nci kuruluş yıl dönümünü, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde gelinen aşamayı ve mevcut siyasal gelişmeleri değerlendirdi. 

PKK’nin değişim ve dönüşüm aşamalarından geçerek demokratik ulus paradigmasına dayalı yeni bir inşa sürecine girdiğini belirten Besê Hozat, hareketin artık silahlı mücadele stratejisini geride bıraktığını ve demokratik siyaset stratejisini esas aldığını ifade etti. 

Besê Hozat, Türkiye’nin Kürt sorununu demokratik bir temelde çözmemesi durumunda ağır sonuçlarla karşılaşabileceğini söyledi. CHP’nin İmralı heyetine üye göndermemesini eleştiren Besê Hozat, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Kürt halkının baş müzakerecisi olarak tanınması ve muhatap alınmasının önemine işaret etti. 

Besê Hozat’ın değerlendirmelerinin tamamı şöyle: 

"Bugün PKK’nin kuruluşunun 47. yıl dönümü. Ben öncelikle PKK’nin 47. yıl dönümünü, Kürtlerin Direniş Bayramı’nı Rêber Apo’ya, halkımıza, halklarımıza, kadınlara, tüm insanlığa kutluyorum. 

İlk şehidinden en son ilan edilen Sabrî Tendurek ve Masîro Xabur’a kadar bütün Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) şehitlerini saygı, sevgi ve minnetle anıyorum. PKK mücadelesi 52 yıllık mücadele. 41 yıllık da silahlı mücadele. Kendisiyle birlikte çok büyük demokrasi ve özgürlük değerleri yarattı. Sadece Kürtler açısından büyük değerler ortaya çıkmadı. Kadınlar açısından, halklar, tüm insanlık açısından gerçekten çok büyük değerler, kazanımlar ortaya çıktı. 

Bu mücadelenin büyük bedelleri de oldu. Çok değerli yoldaşlarımızı, yurtsever, devrimci insanlarımızı, dostlarımızı yitirdik bu mücadelede. Halkımız büyük acılar çekti elbette. Büyük göçler yaşadı, yerinden yurdundan edildi, çok ciddi baskılara maruz kaldı. Fakat bütün bu bedeller buna değdi, fazlasıyla değdi. Çünkü Kürt halkı onur kazandı, özgürlük bilinci kazandı, özgürlük iradesi kazandı. Varlığı üzerinde büyük bir inkar vardı, yok sayılan bir halktı. Ölüm sınırına gelen bir halktı. Bu mücadeleyle Kürt halkı yeniden dirildi. Direnişle, büyük bir mücadeleyle özgürlük bilinci, iradesi, örgütlülüğü kazandı. 

Bunlar gerçekten çok önemlidir. Onurunu yitirmeyle yüz yüzeydi; şimdi bölgenin ve dünyanın en onurlu halkı durumuna geldi. Bölgenin en demokratik, en özgürlükçü halkı düzeyine geldi. Büyük bir onurdur bu. Bu çok büyük bir kazanımdır. Bu 52 yıllık mücadeleyle inkar kırıldı. 

PKK Orta Doğu açısından bir aydınlanma hareketi oldu 

Elbette dediğim gibi çok büyük bedelleri de oldu. Fakat inkar kırıldı. Bugün artık yüz yıldır Kürtler üzerinde inkar imha, soykırım politikası yürüten Türk devleti de Kürt halkını sözde de olsa, halen bunun yasal, hukuki, anayasal güvenceleri olmasa da, hukukun içerisine alınmasa da Kürt halkı, fakat söylemde de, siyasette de Kürt halkı bir halk olarak tanınıyor. Bu artık kabul görüyor Türkiye’de, bölgede, dünyada. Bu elbette çok önemli bir sonuçtur. Bu mücadele kendisiyle birlikte de bölgede ciddi bir aydınlanmayı, bilinçlenmeyi getirdi. Halklar açısından, bölge toplumu ve kadınlar açısından ciddi bir değişim dönüşüm sürecini, aydınlanma, Rönesans sürecini geliştirdi Orta Doğu’da. PKK gerçekten Orta Doğu açısından bir aydınlanma hareketi oldu, bir Rönesans hareketi oldu. Bunun sonuçlarını bugün daha çarpıcı bir biçimde görüyoruz. 

Kadınlar öncülüğüne yürütülen bir mücadele 

Kadınlar açısından bir özgürlük hareketi oldu. Kadın öncülüğünde yürütülen Kürdistan Özgürlük Mücadelesi, Kürt kadınında çok büyük bir bilinçlenmeyi, aydınlanmayı, iradeleşmeyi, örgütlenmeyi, özgürleşme düzeyini ortaya çıkardı. Bugün bölgede de dünyada da Kürt kadınının ulaştığı düzey bilinç, örgütlülük ve irade anlamında gerçekten örnek teşkil ediyor bütün kadınlar açısından. Bu son derece önemlidir. Bu, aynı zamanda Kürt halkının yaşadığı dönüşümü de ifade ediyor. Demokratik ve özgürlüksel anlamda Kürt halkının yakaladığı düzeyi ifade ediyor Kürt kadının yakaladığı düzey. Bunlar önemlidir. Bunlar büyük kazanımlardır. 

Kısacası bu büyük direnişle, bu görkemli direnişle inkar kırıldı. Şimdi özgürlüğü inşa etme süreci içerisindeyiz. Demokratik ulus paradigmasıyla, kadın özgürlükçü demokratik ekolojik paradigmayla yeni bir inşa geliştiriyoruz. Bu çok büyük bir kazanımdır, büyük bir demokrasi ve özgürlük değeridir Kürtler ve tüm insanlık açısından. 

52 yıllık mücadele olmasaydı… 

İçine girdiğimiz süreç bizde, halkımızda büyük bir heyecan yaratıyor. Bu sürecin derinliğini anlayan, kavrayan herkeste böyle bir heyecanın yaşandığına inanıyorum. Çünkü PKK’nin kendisini feshetmesiyle mücadele bitmedi; mücadele çok daha ileri bir düzeye taşındı. Daha büyüdü, daha yaygınlaştı, daha güçlendi. 

PKK büyük bir değişim dönüşümün başlangıcını, daha güçlü bir başlangıcını 5-7 Mayıs tarihlerinde ilan etti. Bu süreç PKK’nin yarattığı 50 yıllık değerler üzerinden, özgürlük, demokrasi, eşitlik, adalet değerleri üzerinden yeniden bir yapılanma sürecidir. Değişim, dönüşüm sürecidir. Özgür yaşam, öz yönetim, inşa sürecidir. Bu süreç PKK’nin yarattığı 50 yıllık mücadele üzerinden, bu mücadelenin ortaya çıkardığı birikim, miras, değerler üzerinden gelişiyor. 52 yıllık mücadele olmasaydı, bu mücadelenin ortaya çıkardığı bu değerler olmasaydı, biz bugün böyle bir değişimden, dönüşümden, özgür yaşam inşasından, demokratik Türkiye’den, demokratik Orta Doğu’dan, bunun iddiasından, kararlılığından bahsedemezdik. 

Bütün bu süreç; bu sürecin iddiası da, kararlılığı da, heyecanı da, umudu da, inancı da, coşkusu da değerlerin ortaya çıkardığı bu sonuç üzerinden gelişir. O açıdan, evet bu bir bitiş değil, bu yeni bir başlangıçtır, bu özgür yaşam inşa sürecidir. Bu özgürlük paradigmasının, demokratik ulus paradigmasının, kadın özgürlükçü, ekolojik demokratik paradigmanın sadece Kürdistan’da değil, bölgede de inşasını ifade eden, dünyaya da yayılmayı, dünya halklarıyla da buluşmayı, insanlıkla da daha güçlü buluşmayı, yeni bir yaşam, dünyada yeni bir yaşam, yeni bir alternatif olma, halklar açısından bir özgürlük, demokrasi alternatifi olma iddiasıyla mücadelenin yükseldiği bir süreci bu ifade ediyor. 

O açıdan, bu da yeni bir mücadele süreci. Tabii ki bu PKK’nin karakterinden kaynaklı. Yani PKK her zaman değişim, dönüşüm, diyalektiğini çok güçlü işletti. Dogmaları her zaman sorguladı, kalıpları, ezberleri sorguladı. PKK, soğuk savaş sürecinde şekillenen bir hareket oldu. Evet, reel sosyalizmden etkilendi. Ulus devlet paradigmasından etkilendi, iktidar anlayışından etkilendi. Bütün bunların hepsi doğru. Programına da mücadele stratejisine de bu yansıdı. Elbette belli düzeyde ilişkilerine, yaşamına bu yansıdı. Fakat her zaman Önder Apo sorguladı. Reel sosyalizmi sorguladı, ulus devlet sistemlerini sorguladı. Ulusal kurtuluş mücadeleleriyle ortaya çıkan, ulusal sorunun çözüm perspektifi, çözüm anlayışı olarak ortaya çıkan, ulus devlet anlayışını reel sosyalist çizgide de olsa çok derinliğine sorguladı. Ve bunun üzerinde hep PKK’yi, PKK kadrolarını, yurtsever halkımızı, PKK’den etkilenen tüm çevreleri, kesimleri hep bir sorgulama, hep bir yoğunlaşma, hep bir değişim-dönüşüm diyalektik içerisine, süreci içerisine koydu. Bu süreçte de PKK’nin böyle tarihi ve köklü bir değişim-dönüşüm süreci yaşaması, baştan itibaren işleyen bu diyalektikten kaynaklı olarak gelişti. Evet, önemli oranda dogmatizm yaşandı, bütün bu etkiler yaşandı. Fakat hep bir sorgulama, hep bir değişim-dönüşüm diyalektiği PKK içerisinde işledi. PKK içerisindeki eleştiri, öz eleştiri mekanizması da anlayışı da bir bütün bu diyalektiğe dayanıyor aslında. Yani eleştiri, öz eleştiri anlayışı, buna dayanan kültür sürekli tüm böyle zihni tortuları, kalıpları, anlayışları, alışkanlıkları, bakış açılarını hep bir sorgulamayı, çözümlemeyi, buna karşı mücadeleyi, ideolojik ve siyasi mücadeleyi kendisiyle birlikte getirdi. 

Bu işte böyle köklü ve güçlü bir dönüşümün de zemini ördü, hazırladı. Bu önemlidir. PKK’nin bu karakterini gerçekten, bu diyalektiğini çok güçlü kavramayanlar, PKK’nin bu değişim-dönüşüm süreçlerini de çok iyi anlayamazlar. Dikkat edersek, 1993’ten itibaren Önderliğimiz böyle bir arayış içerisine girdi. Türk devleti siyasal çözüme gelseydi, o süreçte Önder Apo diyaloğa hazırdı. Çağrı yaptı, ateşkes ilan etti. Kürt sorununu siyasal yöntemlerle çözmek istedi. Bunu dünyaya açıkça ilan etti. Özal buna yeltendi, olumlu mesajlar verdi. Turgut Özal öldürüldü. Devlet içerisinde her buna yönelen bir biçimde etkisiz hale getirildi. Bu savaştan beslenen bir sürü rantçı çevre oluştu ve müsaade edilmedi. Bu çok önemli bir şey. Tabii temel bir şey de, elbette PKK’nin kadına yaklaşımı, kadın özgürlükçü anlayışı, kadın özgürlük mücadelesi, özgürleşen kadın her zaman PKK içerisinde, PKK’yi demokratik özgürlükçü bir çizgide tuttu, bir hatta tuttu. 

PKK içerisindeki bu dediğim gibi değişim, dönüşüm, diyalektiğini hep canlı, dinamik tuttu. Bu çok önemliydi. PKK’deki kadının verdiği mücadele, özgürlük mücadelesi, aynı zamanda tüm PKK, PKK’den etkilenen bütün kesimlerde de bu değişim, dönüşüm, dinamizmini, diyalektiğini hep canlı ve güçlü tuttu. Bütün bu süreçler, bu yeni sürecin de çok güçlü zeminini hazırladı. Bu değişim ve dönüşüm, diyalektiği, aynı zamanda mücadelenin de boyutlanmasını… Tabii ki boyutlanmasını, tüm dünyaya yayılmasını, Kürt halkının yaşadığı sorunların tüm dünyaca görünür olmasını, bugün Kürt sorunu artık bölgesel ve uluslararası bir sorun haline geldi. Baştan itibaren uluslararası bir sorundu ama inkar ediliyordu, üstü örtülüyordu. Çok derin bir soykırım uygulanıyordu. Şimdi bütün bu aslında şeyi kırdı yani. Bu soykırım politikasına büyük bir darbe vurdu. 

Şehit düşen tüm devrimci kadınları anıyorum 

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü’nü yerine bıraktık. Özellikle Kürdistan’da, Bakurê Kurdistan’da, Rojava Kürdistanı’nda, diğer parçalarda, Ortadoğu’da, Türkiye merkezinde özellikle de İstanbul’da, dünyanın dört bir yanında şiddete karşı kadınlar çok güçlü bir tepki verdi. Gerçekten çok yaygın ve güçlü protesto eylemleri gelişti. Ben öncelikle kadınların ortaya koyduğu bu duruşu, bu direniş tutumunu selamlıyorum, kutluyorum, çok önemli buluyorum. Kadın özgürlük mücadelesi için büyük bedeller veren, yaşamını yitiren, şehit düşen tüm devrimci, öncü kadınları büyük bir saygı, sevgi ve minnetle anıyorum. 

Elbette verilen büyük bedeller sonucu bugün büyük bir uyanış yaşanıyor kadınlarda, Kürdistan’da, bölgede ve tüm dünyada. Artık gerçekten cins sorunu başat bir sorun haline gelmiş durumdadır. 21. yüzyılın da temel çelişkisi ve baş çelişkisidir. Sarsıyor kadınların mücadelesi, özgürlük arayışı, bu konuda yürüttükleri çalışmalar. Ortaya koydukları irade, mücadele düzeyi sistemi de temellerinden sarsıyor. 

Kadına karşı şiddetin bu kadar yoğunlaşması, dehşet diyeceğimiz bir düzeye varmasının temel nedeni de kadındaki bu uyanıştır, kadındaki bu özgürleşme düzeyidir, kadının geliştirdiği mücadeledir. Bundan duyulan büyük korkudur. Egemen erkeğin, egemen devletin, kapitalist modernist sistemin duyduğu büyük korkudur. Çünkü dediğim gibi bu sistemi temellerinden sarsıyor. Egemen erkek zihniyetini ciddi anlamda sarsıyor, çözüyor. Dolayısıyla aslında egemen zihniyet, sistem, kültür çok ciddi bir çözülüş sürecini yaşıyor. Bu çok önemli. Elbette bu mücadeleyle oldu. Kadınların büyük mücadelesi verdiği büyük bedellerle oldu. Bu gerçekten çok önemlidir. 

Kadına karşı şiddet, bugün yaşanan bir durum değil. Aslında erkeğin kadına karşı şiddeti ilk savaşın da belki başlangıcı oldu. Egemen sistemin topluma karşı geliştirdiği şiddetin ve savaşın da başlangıcını oluşturdu. Bu şiddet yoğunlaşarak, kültürleşerek, gelenekselleşerek, sistemleşerek bugüne kadar geldi, derinleşti. Bugün karşımıza kadına karşı şiddet, çocuğa karşı şiddet, hayvana karşı şiddet, doğaya karşı şiddet, topluma karşı şiddet. Bunlar da kırım olarak; toplum kırımı, kadın kırımı, doğa kırımı olarak karşımıza çıkıyor. Bu toplum açısından da insanlık açısından da büyük bir felaket. Yani bu şiddetin, savaşın geldiği nokta budur. Tüm insanlık değerlerine artık bir saldırıya, bir şiddete dönüştü bu. 

Bir kadını şiddetten kurtarmak yetmez 

Şiddete karşı mücadele sadece 25 Kasım’da çok yaygın. Güçlü bir biçimde protesto eylemlerini geliştirmekle elbette sınırlı değil, olamaz da zaten. Çok güçlü örgütlenmek lazım. Yani bunun tek şeyi odur. Biz erkek egemenlik zihniyeti, anlayışı, kültürü, sistemi aşmadan şiddet kültürünü ortadan kaldıramayız. Bu bir gerçek. Şimdi erkek egemenlik zihniyet ve sistemi bunun en gelişkin, en zirve noktası, işte kapitalist modernist sistem, ulus devlet sistemi oluyor. Bu sistemi aşmanın, bu kültürü, bu cinsiyetçi, erkek egemen cinsiyetçi kültürü aşmanın yolu nedir? Çaresi nedir? Çok yaygın, çok derinlikli, çok boyutlu, kapsamlı bir biçimde kadınların eğitimidir, bilinçlenmesidir, örgütlenmesidir. Örgütlü ve birleşik mücadele yürütmesidir. Bu geliştikçe, yaygınlaştıkça, evrenselleştikçe erkek egemen sistem, bu sistemin yarattığı erkek egemen cinsiyetçi kültür, yaşam giderek tarihe karışır. Etkisini kaybeder, büyük bir değişim sürecine girer. Özgürlükçü eğilim, eşitlikçi, demokratik eğilim, kültür, yaşam, anlayış hakim hale gelir her yerde. O açıdan bir kadını sadece kurtarmakla, bir kadının şiddete uğrayan, katledilen, bir kadına ilişkin ses yükseltmekle sınırlı bir mücadele, bizi bir yere kadar götürür. Elbette etkili, başarılı bir sonuca götürmez. 

Bunları da yapmalıyız elbette. Tekil yaşanan katliamlar, cinayetler üzerinden de örgütlü ses yükseltmek, mücadele etmek, protestolar geliştirmek de önemli. Fakat esas çare, yaygın bir biçimde örgütlenmektir, örgütlenmektir, örgütlenmektir. Mücadeleyi çok güçlü bir biçimde yürütmektir, birleşik bir mücadele geliştirmektir bütün kadınlarla. Bu çok önemlidir. Ortak bir ses, ortak bir irade olmaktır. Bunu mutlaka geliştirmek gerekiyor. Çok yaygın bir biçimde her yerde kadınları eğitmek, bilinçlendirmek, mücadele içerisine çekmek gerekiyor. Kadının öz savunmasını geliştirmek gerekiyor. 

En büyük öz savunma elbette örgütlenmektir. Bu doğrudur. Ama örgütlenen her kadını da öz savunma bilinciyle donatmak, öz savunmasını geliştirmek, her yönelim karşısında tüm kadınları öz savunma duruşu, mücadelesi içerisine çekmek çok önemlidir. Bunu çok güçlü bir biçimde geliştirmek. Her günü kadına şiddete karşı mücadele günü haline getirmek gerekiyor ve tüm bu mücadeleyi de tüm zamanlara yayarak süreklileştirmek ve yaymak gerekiyor. Bu önemlidir. 

Barış ve Demokratik Toplum Süreci, Önder Apo’nun geliştirdiği süreç de bunun için çok önemli. Şiddete karşı en güçlü tutum, aslında bu sürecin kendisidir. Şiddete karşı bir tutumdur bu. Bu anlamda tüm kadınların da bu sürece sahip çıkması, bu sürecin başarısı için mücadele etmesi, birleşik mücadele yürütmesi, aynı zamanda kadına karşı, şiddete karşı da bir duruş, bir tutum olacaktır. Bunu bilerek de bu sürece çok güçlü katılmak ve bu süreci sahiplenmek gerekiyor.  

Mücadelenin başarıya ulaşması için farklı yöntemlere ihtiyaç duyuluyor 

Biz tek taraflı birçok adım attık. Tabii şunu bilmek lazım. 5-7 Mayıs’ta PKK’nin fesih kararı alması, Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi sonlandırması kararı şundan hareketle gelişmedi: Yani Türk devleti bizden böyle bir şey istedi, Önder Apo da Hareket’e çağrı yaptı, Hareket de Kongre’yi topladı, kendini feshetti, silahlı mücadeleyi durdurdu. Böyle bir şey yoktur. Önder Apo bu kararı kendi öz iradesiyle aldı. Bu konuda Hareket’e de mektup gönderdi. Bu zaten açıklandı da. Bir görüntülü mesaj da gönderdi. Çeşitli şekillerde Hareket’e perspektiflerini de ulaştırdı. Önder Apo program; bir politik rapor da Kongre’ye sundu. Manifesto da sunuldu. Bunun gerekçelerini 27 Şubat çağrısında Önder Apo çok çarpıcı bir biçimde özet olarak zaten ortaya koymuştu. 

PKK, soğuk savaş sürecinde kurulan, o sürecin koşullarından belli oranda hatta bazı açılardan önemli oranda etkilenen bir hareketti. O temelde mücadele yürüttü. Ortaya çok büyük değerler çıktı. Fakat bütün bu zaman süreci içerisinde 50 yıllık mücadele sonrası bölgede, dünyada, Kürdistan’da çok ciddi gelişmeler yaşandı. Bu anlamda sistemler çöktü. İki kutuplu dünya sistemi çözüldü. Dünyanın birçok yerinde çok ciddi 30 yılı aşkın bir 3. Dünya Savaşı yaşanıyor. Bölgede 20. yüzyıl dengeleri yıkıldı. Bölge yeniden dizayn ediliyor. Birçok şey değişti. Birçok mücadele dinamiği, siyasal dengesi değişti. 3. Dünya Savaşı’yla da değişen birçok şey oldu. PKK’nin yürüttüğü 50 yıllık mücadele yöntemleri, araçları içinde bulunduğumuz sürece cevap oluşturmuyor yeterince. Bu mücadelenin başarıya ulaşması için Kürt halkının özgürlüğünün, varlığının garantiye alınması, halkların özgürlüğü, eşitliği, bölgenin demokratikleşmesi, daha farklı yol, yöntem ve mücadele araçlarına ihtiyaç duyuyor. PKK zaten 2004’te ulus devlet paradigmasından vazgeçti. 

Demokratik ulus paradigması, yeni gelişen bir paradigma değil elbette. Dediğim gibi değişim arayışı 93’lerde başlıyor, adım adım gelişiyor. 2004’te de bu paradigmasal düzeyde ifadesini buldu. 2005’te KCK sistemi ilan edildi. Yeni paradigma, demokratik ulus paradigması temelinde demokratik konfederasyon sistem ilanına gidildi. PKK aslında 93’ten bu yana bir değişim dönüşüm süreci içerisindedir. Dünyadaki değişim dönüşümü görüyor. Değişen dengeleri görüyor. Değişen mücadele araçlarını görüyor. Artık teknoloji çağıdır. Buna göre gelişen savaş tarzları, taktikleri, araçları var. Bütün bunları analiz ediyor, görüyor. Ona göre çok ciddi bir şey içerisine girdi. Bu anlamda kendi öz kararımızla, öz inisiyatifimizle böyle bir değişim kararını biz aldık. 

Biz silahlı mücadele stratejisinden vazgeçtik, bıraktık bunu. Demokratik siyaset stratejisini esas aldık. Ulus devlet paradigmasını bıraktık. Çoktan zaten bu konuda bir kararımız vardı. O temelde bir mücadele vardı, bir çalışma vardı. 12. PKK Kongresi ile de tamamen buna nokta koyduk. Demokratik ulus, kadın özgürlükçü ekolojik demokratik paradigma temelinde Kürt halkının özgürlüğünü sağlama, inşa etme, kimliğini, varlığını, haklarını güvenceye alma temelinde bir mücadele stratejisini esas aldık, bunun kararını verdik. Bunu kendi öz irademizle verdik, isteyerek verdik. Bu konuda da son derece kararlıyız. Öncelikle bunu belirtelim. Yani bu konuda herhangi bir kafa karışıklığı olmamalıdır. 

Hareket Yönetimi tıkanmaların önünü açmak için ortaya bir kararlılık koydu 

Tabii biz bir sürecin içine girdik. Elbette devlet de bu sürece sıcak baktı. PKK’nin stratejisini değiştirmesi, demokratik siyaset stratejisini esas alması, demokratik yöntemlerle Kürt sorununu çözmeyi hedeflemesi, devlet açısından da olumlanan, uygun görülen, sıcak karşılanan bir tutum oldu. Yani çok açık. Önder Apo politik raporu kongreye sunarken bu devlet izniyle oldu. Görüntülü mesaj gönderirken bu devlet izniyle oldu. 9 Temmuz’da Önder Apo’nun yaptığı çağrı, devletin izniyle oldu. Herkes izledi. Önderlikle görüşmeler oluyor. DEM Parti heyeti gidiyor. En son komisyon gitti. Bütün bunlar devletin izniyle oluyor. Bu şu anlama da geliyor. Yani devlet de Kürt sorununun demokratik yöntemlerle çözülmesine sıcak bakıyor. "Evet" diyor. Öyle anlaşılıyor. Bu anlamda Önder Apo’yu da muhatap olarak kabul ediyor. Bunlar tamam. 

Bütün bu süreç içerisinde biz birçok adım attık. Fesih kararı, silahlı mücadeleyi durdurma kararını 11 Temmuz’da silah yakma eylemiyle bu kararlılığımızı çok güçlü bir biçimde ortaya koyduk. Bu aslında kongrede aldığımız kararı, bu kararın arkasında ne düzeyde güçlü durduğumuzu, ne kadar kararlı olduğumuzu ortaya koyma duruşuydu, tutumuydu. Belki biçimi askeriydi; aslında çok güçlü bir siyasi mesaj oluşturuyordu. Bir siyasi eylemdi. Bir siyasi hamleydi. Bir barış tutumuydu. Demokratik siyaset stratejisindeki kararlılıktı. Isrardı, istemdi. Bunu ifade ediyordu o 11 Temmuz eylemi. 11 Temmuz eylemi aynı zamanda barış ve demokratik toplum süreci açısından zemin oluşturmada, yol açmada… Çünkü süreç giderek tıkanmaya doğru da gidiyordu. Ama devlet tarafından bu konuda süreci daha güçlü besleyen, ön açan, yol temizliği yapan somut, pratik adımlar yeterince atılmıyordu. Böyle bir duruş ve tutum yoktu. O anlamda o eylem, o olası bir tıkanma durumunu aşma, bir bakıma barış ve demokratik toplum sürecinin zeminini güçlendirme, yol açma eylemi de oluyordu. En son 26 Ekim'de, Bakur’dan, Türkiye’den, kongre sonrası riskli alanlarda, provokasyona açık alanlarda çektiğimiz bir grup arkadaş, Sabri arkadaşın öncülüğünde, Hareket Yönetimi adına açıklama oldu ve bu süreci destekleme, olası tıkanmaların önünü açma temelinde ortaya bir kararlılık koydu. 

Batı Zap alanında da çatışma riski vardı. İç içeydi güçler, temas hatlarıydı. Oradaki o gruplar da çekildi. Bütün bunlar elbette sürecin önünü açma, barış ve demokratik toplum sürecinin zeminini güçlendirme, destekleme, bu konudaki kararlılığı ortaya koyma tutumuydu. Bunlar son derece önemli. Şimdiye kadar devlet açısından atılan adımlar ne oldu? Biz bütün bu adımları atarken elbette tecrit gevşetildi. Belli bir gevşeme var tecrit rejiminde, sisteminde. Heyetler görüşüyor. Önder Apo Hareket’e görüşlerini ulaştırıyor. Mektup yazıyor. Hareket, Önder Apo’nun yazdığı mektuplara cevap veriyor. Bir mektuplaşma, yazışma durumu var. Önder Apo’nun bu tecrit koşulları çok ciddi gündeme girdi. 

İşte umut hakkı tartışılıyor. Tecridin tamamen kalkması tartışılıyor. Önder Apo’nun fiziki özgürlüğüne dönük küresel özgürlük hamlesi vardı. Zaten bu süreçle birlikte bu hamle daha da güçlendi. Bu konuda dünyanın dört bir tarafından birçok kesim, hatta her kesimden insan Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünü gündeme getirdi. Bunu sahiplendi. Önderliğimizin gösterdiği bu duruş, bu barışçıl tutum çok büyük bir destek gördü. Gerçekten teveccüh gördü. Bunlar çok önemli. Umut hakkıdır, Önder Apo’nun fiziki özgürlüğüdür, bir bütünen özgürlük ve yaşam koşullarının iyileştirilmesidir ve bir bütünen değişmesidir; bunlar gündeme girdi. Şimdi bunun üzerinde ciddi bir gündem var, tartışma var. Hatta bazı böyle çalışmaların ve çeşitli hazırlıkların değişik biçimlerde olduğuna dönük, önümüzdeki sürece dönük tartışmaların ve çalışmaların olduğunu duyuyoruz, düşünüyoruz. Olması gerekiyor zaten bütün bu süreç sonrası. 

Güçlü bir irade ortaya koymak lazım 

Şimdi bunlar elbette önemli.  En son işte komisyon gitti. Yani komisyon kuruldu, kaç aydır çalışıyor ve komisyondan bir heyet de gitti. Biz bütün bunları bir adım sayabilir miyiz? Elbette bunlar olumludur, iyidir ama bunları böyle çok güçlü adımlar olarak da değerlendiremeyiz. Bu süreç şu anda Türkiye’nin, bölgenin içinden geçtiği süreç çok tarihi bir süreçtir. Gerçekten öyledir. Yani bölge büyük bir alt üst oluşu yaşıyor. Bölge yeniden dizayn ediliyor. Türkiye bu dizaynın dışında tutulmaya çalışılıyor. Şimdi Devlet Bahçeli çokça dillendiriyor; işte "Türkiye’nin bekası". Bunların hepsi doğrudur. 

Gerçekten Türkiye’nin bu anlamda bir beka sorunu var. Türkiye üzerinde çok ciddi bir tehlike var. Türkiye bu süreci geliştirmezse, Türk devleti adım atmazsa, bu barış ve demokratik toplum süreci başarıya gitmezse, yani Türkiye Kürt sorununu demokratik temelde çözmezse, Kürtlerin varlığını ve kimliğini tanımazsa, yasal anlamda çok köklü reformlara gitmez ve değişiklikler yapmazsa, gerçekten Türkiye’nin geleceği çok karanlıktır. Onu açık belirtelim. Türkiye varlığını ancak Kürt-Türk birliğini demokratik temelde ama hukuki eşitlik temelinde sağlayarak koruyabilir. Kürt sorununu demokratik temelde sağlayarak koruyabilir. Bu son derece açıktır. Zaten tarih de bunu bize gösteriyor. Önderliğimiz de sürekli buna vurguda bulunuyor. Devlet Bahçeli vurguda bulunuyor. Recep Tayyip Erdoğan; Türkiye Cumhurbaşkanı buna sürekli dikkat çekiyor. Evet, Türk-Kürt birliği ise; o zaman bu birliğin yolu, Kürt sorununu demokratik çözmekten geçer. Kürtlerin varlığını, kimliğini tanımaktan geçer. Bunu anayasal güvenceye kavuşturmaktan geçer. Gerçek kardeşlik de ancak böyle kurulur. Türkiye’de bu tehlikeli süreçten ancak böyle yara bere almadan çıkar ve ayakta kalır. Bunların hepsi de bir gerçek. Bu anlamda atılan adımlar, geliştirilen tutum çok çok yetersizdir. Bu konuda daha güçlü bir irade ortaya koymak lazım. 

Bir kararsızlık hali var 

Mevcut iktidarın yaklaşımı halen sürece dönük yaklaşımı çok zayıftır. Aslında kararsızdır. Yani Kürt sorununu demokratik, siyasi temelde çözmeye halen karar vermiş değildir bu iktidar. Yani ne zihniyeti var ne de bir çözüm programı, buna uygun bir politika geliştirmiş. Zihniyette elbette bir değişiklik olmazsa bunun programı da bunun politikası da ortaya çıkmaz. Yani oluşturulmaz. Bu konuda bir kararsızlık hali var. Gelişmeleri görüyor, tehlikeleri görüyor. Bunun Türkiye açısından yol açacağı sonuçları öngörüyor. Bunları biliyor yani. 

Bu anlamda bu süreci gerçekten en iyi okuyan -hakkını vermek lazım- Devlet Bahçeli’dir. Tehlikenin derinliğini görüyor. Bunları görüyor. Ve gelişmelere bakarak, siyasi konjonktüre bakarak böyle kendince bir yol belirlemeye, bir rota çizmeye çalışıyor. Bu işler böyle gitmez yani. Ciddiyet, tutarlılık, samimiyet, politika ister. Yani böyle siyasi konjonktüre bakarak, gelişmelere bakarak, “hele bir bakalım, biz belki Türkiye lehine bir şeyler bulur da…” Böyle bu tür şeyler içerisine girilirse, Türkiye kaybeder. 

Önder Apo'ya saygı, Kürt halkına saygıdır 

Önderliğimiz, komisyon meselesini 2012-13 arasındaki diyalog, çözüm süreci denilen süreçte gündeme getirdi. Ta 2012’nin sonlarında gündeme getirdi komisyonu. Fakat bir türlü şey olmadı. Bu sürecin başında da "tam yetkilendirilmiş bir komisyon kurulsun" dedi Önder Apo. Devlet Bahçeli’nin de belli ki Erdoğan’ın da çok yaklaşımı olmadı. Desteklediler, böyle bir komisyon kuruldu. CHP de buna destek verdi. Diğer muhalefet de destek verdi o faşist partiler dışında. İçinde de yer aldılar. 

Aylardır da bir çalışma yürütüyor. Fakat son derece yetersiz bir çalışma süreci geçirdi komisyon. Tam rolüne, misyonuna göre işlemedi, çalışmadı. O konuda birçok defa uyarılarımız, eleştirilerimiz oldu. Önder Apo’nun da çeşitli bu konuda eleştirileri gelişti. Gelinen noktada çok geçmişe girmek istemiyorum. Böyle bir komisyonun, komisyondan bir heyetin Önder Apo’yla görüşmesi elbette önemlidir. Önder Apo, Kürt halkının önderidir, baş müzakerecisidir. Kürt sorununun demokratik çözümünde baş muhataptır, baş müzakerecidir. Önder Apo muhatap alınmazsa, bu devlet asla Kürt sorununa dönük adım atmaz. Bu devletin Kürt sorununun çözümüne dönük, Kürtlere dönük yaklaşımı Önder Apo’ya yaklaşımda ortaya çıkar. Önder Apo’yu muhatap almak, Kürt halkını muhatap almaktır. 

Önder Apo’ya saygı Kürt halkına saygıdır. Önder Apo’yla bir masa etrafında oturup tartışmak, konuşmak, müzakere etmek, Kürt sorununu demokratik temelde çözümüne karar kılmaktır. Bu anlamda müzakereye evet demektir. Böyle anlıyoruz. Önder Apo’yla Kürt halkı etle tırnak gibi iç içe geçmiştir. Bu halkın önderidir. Bu anlamda önemlidir. Devlet Bahçeli de aynı şeyi söyledi zaten. Tarafıydı yani. Evet tarafıdır, 'muhataptır' dedi. 'Baş taraftır.' Onların hepsi hakikattir. Doğrudur. Bunlara söylenecek zaten bir şey yok. Herkesin de böyle yaklaşması elbette gerekiyordu, gerekiyor. 

Süreç ikinci evreye girdi 

Bu anlamda tabii bundan sonrası önemlidir. Artık ikinci evreye girdi süreç. Bu ikinci evre, yasal düzenlemeler evresidir. Yani artık bu ikinci dönemde yasal hukuki düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Özgürlük yasalarının çıkması, demokratik entegrasyon yasalarının çıkması gerekiyor. Özgürlük yasaları çıkarsa PKK kadrolarına, bu hareketin tüm kadrolarına, yönetimden savaşçısına kadar tüm kadrolarına siyaset yapma hakkı, toplumsal çalışma yürütme hakkı tanınırsa, herkes  isteyerek gider, mücadelesini Türkiye’de yürütür. Siyasi ve hukuki zeminde demokratik siyaset stratejisi temelinde demokratik siyaset yapar, demokratik toplum çalışmasını yürütür. Toplumun demokratik inşasıyla ilgilenir. Şöyle basit bir yaklaşıma girilirse, bu süreci hiç anlamadıklarını, süreci geliştirme niyetleri olmadıklarını ortaya koyar. 

Çünkü şöyle basit tartışmalar da var. Sanki bu yasalar bir grup için tartışılıyor, çıkarılacak. Ya da  bazıları tartışıyor; eve dönme yasası, eve dönüş yasası… Onun revize edilmiş, biraz da güncellenmiş hali. Böyle tartışmalar var. İşte tartışmalar yürütülüyor, PKK kadrolarının listesi çıkarılmış, şunun suçu bu kadar, bunun suçu bu kadar. Kendince yani. Suça göre kategorilere ayırma, yasalar tartışma, ona göre çeşitli kararlara gitme. Bu yaklaşımlar, bu tartışmalar son derece basit, son derece ucuz, gayriciddi. Sürecin karakterini, ruhunu, gerçeğini anlamayan, kavramayan, kavramak istemeyen, sabote eden, provoke eden yaklaşımlardır. Asla bağdaşmıyor yani. 

PKK kadroları, bu Hareket’in kadroları af maf istemiyor. Eve dönüş yasası falan istemiyor. Bir grup için yasa istemiyor. Bilmem şu suç, bu suça göre şey istemiyor. Hiç kimse suç işlememiş, suç işlemediği için de af istemiyor. Af, suç işleyenler için yapılır. Biz suç işlememişiz ki af isteyelim. Biz soykırım altında tutulan, yüz yıldır soykırım saldırılarına maruz kalan bir halkın özgürlük, demokrasi mücadelesini verdik. Varlık, kimlik mücadelesini verdik. Bu çok onurlu bir mücadeledir. Bu mücadeleyi veren insanlar çok onurlu insanlardır. Bu insanların gözü ailede, özel yaşamda, gidip  sıradan basit topluma karışmada değil. Bu insanlar özgürlük yasaları istiyor. Herkes için özgürlük. Bu örgütün en tepesindeki yöneticisinden en yeni katılan savaşçısına kadar özgürlük yasası çıkacak. Bu insanlar gidecek, demokratik siyaset yapacak, demokratik toplum çalışması yapacak. 

Kimsenin gözü gidip Ankara’da siyaset yapmada değil. Türkiye’nin her yerinde, Kürdistan’ın her yerinde demokratik inşa çalışmasıyla bu insanlar uğraşacak, çalışacak, topluma hizmet edecek, toplumu eğitecek, örgütleyecek. Toplumu özgürce ahlaki ve politik temelde inşa etme çalışması yapacak, yürütecek. Demokratik siyaset yapacak, yürütecek. Bizim siyaset anlayışımız da onların bildiği böyle Ankara’ya sıkışmış, parlamentoya sıkışmış bir siyaset anlayışı değildir. Toplum sorunlarıyla uğraşmak, toplumun sorunlarına çözüm bulmak gerçek siyasetin kendisidir. Bu kadrolar bunu istiyor. Bu ucuz tartışmaları da elbette bir tarafa bırakmak lazım. 

Şimdi yasalar tartışılıyor. Şimdi yasalar Türkiye demokratikleşmeden, Türkiye’nin demokratikleşmesine dönük adım atılmadan, bu konuda bir siyaset, bir politika geliştirilmeden ne kadar gerçek özgürlük yasaları, demokratik entegrasyon yasaları çıkar? Elbette bunu da tartışmak gerekiyor. Mesela Türkiye’nin demokratikleşmesine dönük bir siyaset halen yok. Bir siyaset üslubu, ona uygun bir uygulama... Bu konuda da ciddi bir değişim ve dönüşüm gerekiyor. Siyasetin dili değişmeli, tarzı, üslubu, uygulaması değişmeli. Bu önemlidir. Bu anlamda özgürlük yasaları, demokratik entegrasyon yasaları çıkarsa, biz elbette çok istekli, gönüllü bir biçimde gidip Türkiye’de demokratik siyaset yapmak isteriz, demokratik toplum çalışması yürütmek isteriz. Bu temelde bir gidiş olur. Aksini düşünmek, öyle basit şeyler, tartışmalar yürütmek, tekrar vurguluyorum; bu süreci anlamamaktır. 

CHP o klasik politikasından belli ki tam vazgeçememiş 

CHP’nin İmralı’ya giden heyete üye vermemesi büyük bir yanlıştı. Gerçekten bu politika, bu yaklaşım iktidara hizmet etmişti. Aslında CHP o klasik politikasından belli ki tam vazgeçememiş. 

Şimdi Önder Apo, -biraz önce de söyledim- Kürt halkının önderidir. Milyonların önder gördüğü, baş müzakereci kabul ettiği bir kimliktir, bir kişiliktir. Toplumsal, kurumsal bir kimliktir yani. Şimdi sen Önder Apo’nun yanına üye göndermezsen, heyet göndermezsen, muhatap almazsan, bu muhataplıktan kaçtığın anlamına gelir. O zaman sen Kürt sorununu doğru çözemezsin. Kürt sorununun çözümüne dönük doğru politika üretemezsin, çözüm üretemezsin. Şimdi CHP’nin kavramadığı budur. Mesela CHP yıllardır bundan kaçınıyor. Önder Apo’ya dönük olumsuz bir algı yaratıyor. Önder Apo’nun muhataplığını kabul etmiyor. Böyle farklı farklı yaklaşımlar, arayışlar içine giriyor. Bu, oldukça böyle gayriciddidir. Bunu özellikle belirtmek istiyoruz. 

CHP’nin Kürt sorununu çözme konusundaki samimiyeti Önder Apo’ya yaklaşımla ölçülür. Yani bu halk, Kürt halkı demiş ki, Önder Apo benim önderimdir, muhatabımdır, baş müzakerecimdir. Sen bunu kabul etmezsen, nasıl Kürt sorununa dönük politika üreteceksin, çözüm üreteceksin? Şimdi bütün savunmaların da diyorlar, 'bizim parti programında Kürt sorununun çözümüne dönük şey var. Biz Kürt sorununun adını Kürt sorunu koyuyoruz'. Evet güzel, CHP 'evet' diyor, 'Kürt sorunu var'. Kürt sorununu çözme konusunda sözde bir kararlılık, iddia da ortaya koyuyor. Özgür Özel’in çok önemli söylemleri, çağrıları oldu. 'Bu devlet Kürtlere de aittir' dedi. 'Kürtler, Türkler eşit olacaksa' dedi. O zaman ona göre bir muamele. 'Kürt sorunu var' dedi, 'bu sorunu mecliste çözelim' dedi. Evet Önder Apo da diyor, 'Kürt sorununu mecliste çözelim'. O yüzden 'mecliste tüm partilerin üyelerinden oluşan bir komisyon kurulsun' dedi. Önder Apo da adres olarak meclisi gösterdi. Hareket de adres olarak meclisi gösterdi. Zaten bu sorun mecliste çözülecek. CHP de zaten 'mecliste gelsin' dedi. Kimse bunu reddetmiyor ki! Bunlar doğru söylemlerdir. Ama sen karşı tarafın, Kürt halkının Önder’ini, muhatabını, baş müzakerecisini kabul etmeden 'ben sorunu mecliste çözerim, şöyle çözerim, böyle çözelim' dersen vallahi herkes buna güler. Samimiyet sorgulanır, ciddiyet sorgulanır, politikası sorgulanır, her şey sorgulanır yani. Mesela bu güvensizlik yaratır elbette. 

CHP’nin bu tutumu Kürtlerde gerçekten ciddi bir kızgınlığa, öfkeye yol açtı. Rahatsızlığa, eleştiriye yol açtı. Doğru yapmadı. Tamam, komisyona üye vermesi olumluydu, bu süreci böyle sahiplenmesi olumludur. Söylemleri gerçekten olumludur. Söylem olarak iktidarın da, AKP’nin de çok ilerisindedir; onu söyleyelim. Yani iktidar baştan itibaren bu soruna 'terörsüz Türkiye' diyor. CHP birçok defa dedi ki, 'bu sorun, bir Kürt sorunudur'. Yani Kürt sorununu tartışmak istedi. Hatta buna müdahale edildi. 'CHP sulandırmasın' denildi bu süreç. Çünkü kendince yürüttükleri bir politika var, o politikanın da deşifre olmasını istemiyorlar. Bu konuda çok sıkıştıran yaklaşımlar olduğunda bundan rahatsızlık duyuyorlar. Yani bütün bu konularda CHP’nin pozitif şeyleri vardı. 

CHP’nin temel handikapı, sorunu nedir? CHP halen o ezber, o eski kodları tam olarak bırakamıyor. CHP içerisindeki bu ulusalcı, sağ eğilim gerçekten şey hale geliyor ve CHP’nin politikasını etkiliyor. Bu, CHP yönetimi açısından gerçekten ciddi bir şeydir. Yani üzerinde durulması gereken bir durumdur. CHP Önder Apo’yu muhatap almadan, muhataplığını kabul etmeden Kürt sorununu doğru temelde çözemez. Yani bu anlamda doğru yaklaşması gerekiyor. Onu ben özellikle belirtmek istiyorum. 

CHP bu hatadan dönebilir 

Ve şimdi komisyonun içinde kaldılar. Bu önemlidir. Biz baştan itibaren söyledik, Önder Apo da çok önemsedi. Bu süreçte CHP’nin öncülüğünü gerçekten önemsedi. Dedi, “CHP inisiyatif alsın, bu sürecin öncülüğünü yapsın”. Mesela DEM Parti’nin de çok çağrıları oldu. Biz de bunu çok önemsedik. CHP sıradan bir parti değil ki! Ana muhalefet partisidir. Yerel seçimlerde Türkiye’nin birinci partisi oldu. Bu önemlidir. Bu anlamda halen her şey bitmiş değil. Bir hata yaptı ama bu hatadan dönülebilir. 

CHP, Önder Apo’ya dönük bu yaklaşımları değiştirebilir, değiştirmeli. Ve bu süreci daha güçlü bir biçimde sahiplenmeli. Gerçekten bu süreçte CHP inisiyatif almalı ve şey yapabilmelidir. Etkisini, ağırlığını güçlü bir biçimde Önder Apo’yu da muhatap alarak ortaya koymalıdır. Kürt sorununun demokratik temelde çözümünü mecliste ciddi gündeme koymalı. Türkiye kamuoyunun gündemine koymalı. Bu konuda çok ciddi bir gündem ve politika geliştirebilmelidir. 

Sürecin başarısı mücadeleye bağlı 

Tarihi bir süreç yaşıyoruz. Bu tarihi süreçte demokrasi güçlerinin, gençlerin, kadınların, emekçilerin, sol sosyalist çevrelerin, demokratik kesimlerin tutumu nasıl olmalı? Nasıl bir mücadele içerisinde olmalı? Nasıl bir rol üstlenmeli? Evet yani bu sürece çok güçlü öncülük etmeleri. Bu süreç toplumsallaşmalı. Bu sürecin toplumsallaşmasında, tüm toplumun bu sürece sahip çıkmasında, tüm demokrasi kesimleri, sol sosyalist kesimler, kadın hareketi, tüm ekolojik ciddi bir doğa yıkımı da var gerçekten. Bu süreç bu açıdan da çok önemli. Bu çevre hareketleri, Türkiye’deki tüm dinamikler, özellikle kadın ve gençlik de bu sürecin öncülüğünü yapmalı. Tüm demokrasi, sol sosyalist güçler de bu sürecin öncülüğünü yapmalı. Çok güçlü sahiplenmeli ve bu sürecin toplumsallaşmasında çok güçlü bir rol oynamalıdır. Mücadeleyi büyütmelidir, yükseltmelidir. Tüm Türkiye geneline yaymalıdır. Çok önemli. 

Ben sadece Türkiye açısından bunu söylemiyorum. Dört parça Kürdistan’da, bölgede, ülke dışında çok güçlü bir sahiplenme ile bu mücadele büyütülmeli ve güçlü bir sahiplenme evrensel düzeyde de geliştirilebilmeli. Bu son derece önemlidir. İktidar bu sürecin toplumsallaşmaması için, çünkü çok ciddi, gerçekten olumsuz bir rol oynadı yürüttüğü politikalarla. Özellikle bu Yaşar Güler’in, Hakan Fidan’ın, Ömer Çelik’in üslubu, bu süreci zehirleyen, provoke eden bir üsluptur. Ve benzeri tutum, üslup içerisinde olan kesimler var. Bu süreçten, savaş sürecinden beslenen çok rantçı kesim var. Süreç karşıtı kesimler var. Kürt düşmanı kesimler var. Bu anlamda süreç karşıtlığı da örgütleniyor. Toplumu da zehirliyorlar. Sürecin gündemleşmesini, toplumsallaşmasını engelliyorlar, önüne geçiyorlar. Ve bu anlamda bu demokratik muhalefetin, çevrelerin, özellikle kadın hareketinin bu sürece öncülük etmesi, sürecin toplumsallaşmasında daha güçlü rol oynaması, güçlü bir sahiplenme yaratması çok önemlidir. Bu mücadele güçlü bir biçimde devam etmelidir. 

Yani bu bir mücadele sürecidir. Bu mücadeleyi her yerde güçlü bir biçimde yürütürsek, bu süreç başarıya ulaşır. Mücadele olmazsa bu süreç giderek tıkanır ve çok olumsuz sonuçlanır. Bu sürecin başarısı mücadeleye bağlıdır. 

Suriye’de Aleviler üzerinde günlerdir yine bir soykırım var, biliyorsunuz. Daha önce de çok ağır katliamlar yaşandı sahil şeridinde. Dürzilere dönük de benzer bir şey var. Kürtlere dönük hep bir  tehdit var. Bu tehlikelidir tabii. Böyle devam ederse Suriye içinden çıkılmaz bir iç savaşa doğru sürüklenir yine. 

Ben bu katliamcı zihniyeti, anlayışı katliam yapanları şiddetle, nefretle kınıyorum. Öncelikle onu belirtiyorum. Herkesi Alevilere sahip çıkmaya çağırıyorum. Gerçekten çok mazlum ve zor durumda olan bir toplum. Çok büyük acılar yaşadı. Belli ki biraz örgütsüzler de. Savunmasızlar. O yüzden birçok katliama uğruyorlar ve çok ağır travmalar yaşıyorlar. Bu anlamda belli bir sahiplenme var, tepki var. Fakat bunun çok daha güçlü bir biçimde devam etmesi gerekiyor. Alevileri güçlü bir sahiplenme olmalı. 

Herkesi Suriye’deki halkların mücadelesini sahiplenmeye çağırıyorum 

Talepleri çok haklı. Otonomi istiyorlar Aleviler de. Ademi merkeziyetçi bir sistem istiyorlar. Suriye’nin demokratik olmasını istiyorlar. Haklarını istiyorlar, özgürlüklerini istiyorlar. Bunlar son derece haklı taleplerdir. Sokağa çıkanların hepsi “demokratik bir Suriye” diyor. “Ademi merkeziyetçi bir sistem” diyor. “Otonom bir sistem” diyor. Gerçekten Suriye ancak böyle bu iç savaştan kurtulur. Yani Suriye demokratik olmazsa, demokratik özerk bölgelere dayalı, otonomilere dayalı, işte ademi merkeziyetçi sisteme dayalı bir demokratik Suriye Cumhuriyeti inşa edilemezse, geliştirilemezse Suriye bu iç savaştan, katliamlardan kurtulamaz. Tehlike ve tehditlerden kurtulamaz. Çözüm buradadır. Suriye ile ilgilenen tüm güçlerin, Alevilerin, Dürzilerin, Kürtlerin bu taleplerini dikkate almaları, ciddiye almaları gerekiyor. Suriye gerçeğine doğru yaklaşmaları gerekiyor. Çözümün halkların taleplerinde olduğu açıktır. Alevilerin dile getirdiği, Dürzilerin, Kürtlerin, Suriye’de yaşayan diğer kimliklerin, ezilen tüm kimliklerin temel talebi, demokratik özerk bölgelere dayalı, otonomiye, işte ademi merkeziyetçiliğe dayalı demokratik bir Suriye Cumhuriyeti’dir. Çözüm de gerçekten buradadır. Tüm kimliklerin tanındığı, demokratik bir anayasadadır. Bu temelde tekrardan belirtiyorum, katliamcıları şiddet ve nefretle kınıyorum. Herkesi Alevileri, Alevilerin mücadelesini, Suriye’deki halkların mücadelesini güçlü sahiplenmeye çağırıyorum.